İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ
XI
– ÇİLEMİZ VE DÂVAMIZ
OCAK KIZIŞTI!
· Allah Resûlünün, bir gazada,
yersiz bir gururu tâkib edene ilk şaşkınlıktan, hattâ paniğe benzer bir halden
sonra, tek başlarına ileriye atılıp bütün sahabîleri geriye dönmüş ve peşlerine
düşmüş görünce, söyledikleri bir söz vardır: “İşte şimdi ocak kızıştı!”…
· Paniğe benzer hal, ne kelime!..
Türkiye’de İslâm dâvası dört asra yakın bir zaman boyunca Bâbil esatirini
yaşadı. Evvelâ, kendisini Müslüman sananların, sonra da Müslümanlıktan
tiksinenlerin elinde Bâbil esareti…
· Evvelâ 300 küsur, sonra 100
küsur, en sonra 50 küsur yıllık devreler halinde; evvelâ kuvvetten düşme, sonra
baygınlık geçirme, en sonra da komaya yatma felaketlerini yaşıyan İslâm dâvası,
Türkiye’de, 30 yılı aşkın çileler nihayetinde ve gökten yıldırım gibi ilahî bir
darbe neticesinde, kendisini birdenbire aynı hikmet noktasında bulmuştur: “İşte
şimdi ocak kızıştı!”…
· Bu çeyrek asırlık bir vâkıadır,
ocak çeyrek asırdan beri yanmakta ve kızışmaktadır; ve bu ocağın üzerine
kutupların buz dağlarını devirseler, onu söndürebilmenin imkânı yoktur.
· Tam 30 yıllık Büyük Doğu
ideolocya mimarîsinin kuşbakışı plânına umumî (perspektif)ine bir göz atan, bu
ocağın ne çileler karşılığı alevlendirildiğine ve niçin söndürülemez olduğuna
kolayca akıl erdirebilir. Ne mutlu anlayanlara ve anlatmak için, destanlık
ıstıraplar içinde hâlâ çırpınanlara!…
· Türk fikir hayatında en büyük
felâket, hem iman, hem küfür cephesinde, dünyayı topyekûn nazar çerçevesi içine
alabilecek bir (stratosfer)e yükselememek, nefs ve kainat muhasebe ve
murakabesine yaşanamamak yüzünde olmuştur.
· Batı dünyasına baktığımız zaman
“nefs muhasebesi” dediğimiz muazzam hassayı, Sokrat, Lûter, Paskal, Göte,
Tolstoy gibi fikir ve sanat adamlarını görüyoruz. Bizdeyse, öz tarihimizin
dışında ve henüz Batı balyozunun İslâm çerçevesini parçalamaya yeltenemediği
devirde, aynı hassaya ve en zengin çapta malik, İmam-ı Gazalî hazretleri var…
Şu kadar ki İmam-ı Gazalî, derinliğine ferdi muhasebe etmiş, aynı zamanda iman
ruhunu bulandırıcı kuru akılcıları temellerinden yıkmış, fakat devrinde İslâm
dâvası sadece iç fesad ihtimaline karşı olduğu, henüz zıt medeniyetin hücumu ve
kültür istilası karşısında bulunmadığı için, büyük muhasebesini, genişliğine,
cemiyet planına intikal ettirmek fırsatını elde edememiştir. Başta İmam-ı
Rabbanî Hazretleri bulunmak üzere, büyük tasavvuf ve ilâhî marifet kahramanları
ise, memur bulundukları, yedi kat gök üstündeki ruh sarayının ulvî mimarlığı
işinde, ancak hizmetçilerine layık bir iş için toprağa inmemişler ve zaten
zaman ve mekanları bakımından buna ihtiyaç hissetmemişlerdir.
· Fakat bugün şartlar değişmiştir.
Bugün, Doğuya karşı Batı tasallûtunun binbir âletli hokkabazlığını, Hazret-i
Musa’nın elindeki asâ nasıl ejderha olup sihirbazların ipten yılanlarını
yuttuysa öylece iptal edecek fikrî bir keramet gücüne ihtiyaç vardır. Yani
İmam-ı Gazalî’nin derinliğine gücüne, genişliğine ve bütün yeryüzünün bütün
meseleleri ve marifetleriyle karşılayıcı kudrette bir kahramana ihtiyaç…
· Dâva bu kadar çetin, şerefi de o nispette büyük;
ve ithal malı ezberleme ideolocya tekerlemelerinden o kadar uzak…
· Halbuki burada bilindiği sanılan,
fakat iç cevheriyle en uzak yıldızdaki taş kadar bilinmeyen, üstelik gericilik
diye yaftalanan bu dâva, Türk aydınına “kalk, meteliksiz adam, babanın mezarını
açacak olursan inci ve elmas dolu olduğunu göreceksin; mirasa kondun da
farkında değilsin!” haberini verecek kadar büyük, yeni ve ileri…
·
“İleri” mefhumunu küt burunlarının ucundan ileriye götüremeyen kör kafalılar,
bütün bir feza dairesini devrettikten sonra arkalarında kalan noktayı geri
sayarken, onu derinliğine ve genişliğine anlamaya başlamış yepyeni ve
nâmütenahi ileri bir neslin kızıştırdığı ocağı tükürükle söndürmek
gayretindedirler… Kızışan ocak, güneşin kışını yaza çevirecek kadar
hararetlidir.
HAKİKATİMİZ VE GENÇLİĞİMİZ
· BÜYÜK DOĞU
ideali, kendi tekerlemeleriyle, milliyetçiliğin de, cumhuriyetçiliğin de,
devletçiliğin de, halkçılığın da ve daha niceliğin de, neciliğin de aslına ve
hakikatine malik olarak şudur: Menbaından mansabına kadar, bütün Türk tarihini,
mazisini ve istikbalini kucaklayan, o aziz varlığı topyekûn cihan tarihinin en
aziz fikir çileleri içinde yetişmiş bir ehliyetle kâinat çapında bir mizan ve
murakabeye tâbi tutan, yarasa gözlü asrî yobazlara gerici görünecek derecede
ileri bir istikbalden haber veren, bazı memleket içi insan müsveddelerine
mürteci görünürken, bazı Avrupalılara bütün insanlığın beklediği ideolocyayı
belirtici bir derinlik ve mükemmellik hissi veren; ve ilerinin ilerisi son
ileriyi, nihayet ne olsa dediği olacak olan Allah ve Peygamberinin isim
mihrakına bağlayan; ve dün, bugün ve yarın arasındaki daireyi kırmadan
tamamlayan, eksiksiz ve tezatsız kurtuluş sistemi…
· Bilgisi, irfanı ve tecrübesi ne
olursa olsun, millî bir mefharet halinde taşıdığı hudutsuz sezişiyle, halis
tabakadan Türk halkı ve gençliği, bütün sahte ıslahat tarihimiz boyunca
görülmemiş bulunan bu sahiciliği pek güzel anlamış ve köküne kadar
benimsemiştir.
· Bugün aralarında yarım – yamalak
politika adamları da boy göstermiş olarak, yaşları 50 ile 25 arasında, yüzbinleri
aşan bir gençlik ve orta yaşlılık zümresini (formasyon-şekilleniş) bakımından
Büyük Doğu idealinin teknesinde yuğrulmuş kabul edebilirsiniz. İçlerinde
illetli doğanlar ve gerçek bir uzviyet âhengine erememiş olanlar varsa, kabahat
bizde değil, kendilerinde, kendilerini çabucak “oldum!” saymalarındadır.
· Bugün Meclislerde, parti
liderliklerinde, hattâ bir aralık bakan koltuklarında gördüğümüz bu ilk
örneklerin dâvanın çetinliği ve kendisinin çilesizliği yüzünden kavruk
çıktıklarını tesbit ve en büyük ümidimizi, henüz (agora-meydan) yerine çıkmak
fırsatını bulmamış, 25-35 yaşları arasındaki gençliğe bağladığımızı kaydederiz.
· Tesirimiz düşman kutuplar
üzerinde bile o kadar derin olmuştur ki, bugün komünistlerin fikirci
geçinenleri, muhabbet hedeflerimiz üzerinde olmasa da nefret hedeflerimizde
bizimle beraberliğe kalkmışlar, (Marks) ve (Engels)in (Hegel) metaryalizmasını
ters-yüz etmeleri gibi bizim (diyalektik-fikri aşılama sanatı)mızı aparmaya
kadar varmışlardır. Ama ne yapsalar boş… “Ezzıddân, lâ yectemiân-zıtlar
biraraya gelemez!”
· Halk Partisinin Cumhuriyet
koruyucusu ileri gençliği de işi (favori) ve tam bir başıboşlukta bitirmiş ve
meydan, hak ile bâtıl, iki dâva gençliğine kalmıştır: Biz ve onlar! Onlar ki,
süngü kuvvetiyle dudakları perçinlenmiş olsa da kalbleri intizamla işlemektedir
ve bu kalbleri durdurabilmek gücü ancak bizim gençliğimizin elinde…
· Ona bıraktığımız, ebediyet
bestesi bu nağme yeter!
MEFKÛRECİ AHLÂKI
· Mefkûreci ahlâkında, hiç bir
hasis nefs kaygısına yer yoktur!
· “Viran olası hanede evlâd-ü-iyal
var!” mazereti, Şarkın tefessüh devirlerinde, kör ve kaba nefslerin kendilerini
korumak için baş vurduğu aşağılık bir hileden ibarettir. Ayni tefessüh
devirleri değil midir ki, hile mefhumiyle arasında en küçük bir münasebet yaşayamaz
olan mukaddes şeriat hakkında da “Hile-i Şeriye” tâbirini uydurmuştur?
· Mefkûre ahlâkında, ya cemiyetle
beraber ferdî hanenin de kurtulması, yahut içindeki evlât ve iyalle beraber
viran olması vardır!
· Tam 400 yıldan beri bu ahlâka
uzak yaşıyoruz! Sade uzak değil, taban tabana zıt…
· Viran olası hane değil, kahrolası
nefs kaygısı, her ferdin kendi kendisini muhafazaya mahkûm bulunması gibi
mel’un bir şuuru besleye besleye, bizde, ictimaî bütünlük hassasiyetinin köküne
kibrit suyu dökmüştür. Öyle ki, on kişinin toplu bulunduğu bir cemiyette birisi
karşılarına çıksa da “içinizde bir namussuz var!” diye haykırsa, kimsenin bunu
üzerine alınmasına imkân kalmamıştır. Bizdeki mecburî hassasiyet ve aksülâmel,
ancak şahsen ismimiz tayin edildiği zamandır. Halbuki on kişilik biri topluluk
arasında isim tayin etmeden bir namussuzun bulunduğunu söylemek, isim tayin
edilinceye kadar on kişiye birden namussuz demek değil midir? Fakat, söyledik
ya, isim tayin edilinceye kadar, kimse, ictimaî tecavüzleri, ferdî tecavüz
ayarında görmez.
· Dörtyüz senelik günah devrimiz
yüzünden, maddî ve manevî izmihlâl çığırımız olan son yüz senedir başımıza ne
geldiyse, işte bu ictimaî bütünlük hassasiyetini kaybedişimizden; mefkûreci
ahlâkına topyekûn veda etmiş ve “viran olası hanede evlad-ü-iyal var!” derdine
düşmüş olmamızdan geldi.
·Meselâ komünizma gibi, haklı
olarak iğrendiğimiz bâtıl akîdeler manzumelerinin bazı kahramanlarında bile
mefkûreci ahlakı, hiç bir gaye ve esasa bağlı olmaksızın, tamam ve mükemmeldir.
Bu bâtıl akîdeler manzumesinin ilk aksiyoncuları, bütün ömürlerince soğan ekmek
yemiş ve koskoca bir imparatorluğu ele aldıktan sonra bile evlerini
geçindirebilmek için karılarına işçilik ettirmişlerdir. Kaldı ki, her
vesileyle, nefslerini, bağlı oldukları mefkûre uğrunda feda edici içtimaî fert
hamlesini göstermekten hiç bir ân yüz çevirmemişlerdir. Son zamanlarda
gösterdikleri bazı celâdetleri de ibret mevzuu diye ele almak ve aslında bu
ahlak aslında kimindir diye düşünmek lâzımdır.
·Komünizmanın arayıp bulamadığı ve yolunu
büsbütün Cehenneme çevirdiği Cennet, bütün aslı, esası ve hakikatiyle
İslâmlıkta olduğu gibi, hiç bir itikat manzumesinin aşılayamayacağı mefkureci
ahlâkının heyecan ve fedakarlık dolu ana kaynağı da İslâmlıktadır.
·Kâinatın Mefharine bağlı olanlar arasında
büyükler büyüğü Hazret-i Ömer’e “eğrilecek olursan seni kılıcımızla
düzeltiriz!” cevabını verenlerin mefkûreci ahlakı karşısında ürperelim! Bu
ahlâkı nasıl unuttuk, nasıl kaybettik; ve aman Allahım, nasıl da tersine
çevirdik?
·Bizde bu hal oldukça, suçu,
tarihimizde başımıza musallat olmuş şahıslarda aramak yerine, onları
tasallutlarında lüzumundan fazla lûtufkâr ve musamahakâr bulsak daha iyi etmez
miyiz? Gerçek sorumlu biziz!
·Allah,
bütün haneleri, içindeki bütün evlat ve iyaliyle beraber gerçekten viran eden
“viran olası hanede evlad-üiyal var!” korkusunun belâsını versin!
ÜMİDİMİZ
·Otuz yılı aşkın bir zaman
çerçevesi içinde, ağzımıza erimiş kurşun dökülmesinden daha beter şartlarla
pençeleşerek sesimizi çıkarabildiğimiz kesik kesik devreler ve parça parça
davranışlar sonunda, eserimiz, tesirimiz ve teessürlerimiz ne oldu?
·C.H.P.sinden başlayarak D.P.si,
M.B.K.si, bütün muvafakatler ve hattâ muhalefetler boyunca, her devrin mazlumu,
makhuru, mahpusu olduk ve hepsinin birden mahkûmu, menfuru, mel’unu bilindik.
Zira Türk milletinin unutturulmak istenen metbuu, matlubu, mahbubu yolundaydık;
ve tanzimattan beri millet madenini bir küf tabakası şeklinde kaplayıcı çeyrek
aydınlar, bu yolun mahrumu, mâdumu, makûsu yönde bulunuyorlardı.
·Böyleyken, gün oldu, bizi zindana
tıktıkları zaman vatan köşelerinde gençler, ıstıraplarından akıllarını
oynatacak hale geldiler, cinnet buhranları geçirdiler; ve bu yüzden bir takım
hastalık ihtilâtlarıyla ölüm döşeğine düşünce de, Şehadet Kelimesinin
yanıbaşında ismimizi söyliyerek ruhlarını Allah’a teslim ettiler. (1947 Kayseri
misali). Bu tek vaka, herhangi bir yurt köşesinde, herhangi aşırı hassasiyette
bir şahsın, müstesna, münferit ve belki de marazî örneği değil, binde dokuzyüz
doksandokuz onda dokuzuyla bütün gençliğin, bütün Türklüğün, bütün hak ve
hakikat yolculuğunun ruh ufkundaki mânevî tecelliydi. Bu tecelli, o gençte,
müstesna, münferit ve belki de marazî bir zemin bulmuş olabilirdi; fakat ruh
plânında bütün hakikatçi Anadolu gençliğine yaygındı.
·Şifresi fikirle çözülemese bile
hisle hecelenir öyle bir yaygınlık ki, cemiyet meydanına çıkmak ve oy kullanmak
hakkına mâlik değil… Herkesin birarada hasta bulunduğu bir karantinada kimsenin
hastalık lafını ağzına alamaması gibi bir şey… Hasta olabilirsin; fakat ne
olduğunu bilemezsin!.. Yasaktır!.. Karantinamız camiler; ve dış tezahürlerinde
serbest bulunduğumuz halde ne olduğunu bilmememiz gereken illet, iç hakikatiyle
Müslümanlıktır.
·Biz 30 yıldır zâhirde hiçbir şey
başaramadık, hattâ karantina bekçiliğinin büsbütün sertleştirildiğine ve
cemiyet meydanının bütün bütüne işgal altına alındığına şahit olduk ama,
ruhlardaki “gizli”yi fert fert, kendilerine karşı, açığa vurmuş olduğumuzu da
gördük. Böyleyken zahirde yine gizliyiz; zira bu fertlerin toplamı ve topluluk
ifadesini meydana getirebilmiş değiliz. Fakat ana unsur, temel örgü, atom fert,
esas protoplazma kurulmuştur; gerisi, dış plan, kemmiyet kadrosu
açıkgözlülükten ibaret ve hayatlık değerde olmasına rağmen basit…
·Bizim 30 yıldır yuğurduğumuz
nesil, yüzbinlere rağmen halisleriyle bir tren katarını, en halisleriyle bir
otobüsü, halisin halisi başbuğlarıyle de bir minibüsü dolduracak kadar
kemmiyette zayıf olsa da, maya kıymetindedir, istikametini bulmuştur; ve Allah
izin verirse memleketin en geniş ovasını taşıracak şekilde bir gün
kervanlaşmayı bilecektir.
·Bando mızıkalarının önünde koşuşan
sümüklü mahalle çocuklarına mahsus arsız ve yalancı belirliliklerden bizim
gençliğimiz münezzehtir; ve piyasaya hâkim sanılan sahte mâna kooperatiflerinin
bize cevri arttıkça, anlaşılmaktadır ki, mânaları zayıflamakta ve bizim
mânalarımız kuvvetlenmektedir.
·Düşmanlarımız bilsinler ki,
bağırsalar da, çağırsalar da, sussalar da, dövünseler de, çatlasalar da,
patlasalar da, hiç aldırmasalar da, arkalarını çevirseler de, dönüp bizi
öldürseler de, külümüzü savursalar da, okşasalar da, yalvarsalar da BÜYÜK DOĞU
ideali, artık, alevin bir kav kümesini kucaklayışı gibi, Türk ruhunu en soylu
nahiyesinden yakalamış ve üstün bir keyfiyet zümresinin tâ can evine girip
oturmuştur. Bundan sonra bizi susturmak ve yok etmek, susmayacak ve yok
olmayacak olanın yanında, ormanlar yanarken bir kıvılcım peşinde koşmak kadar
faydasız olur. Ormanları söndürmek için tükürük itfaiyesi göndermekse yananları
ancak çıralaştırır, alevlerini artırır.
ÜMİTSİZLİĞİMİZ
· “Allah’tan ümit kesilmez” sözü ve
hakikati, havada yanan ve baş aşağı düşen bir uçağın içindeki tam çaresiz
pilota kadar her şeyi ve her vaziyeti kucaklayıcı bir düstur olmasaydı, bütün
bu geliş ve gidişe bakarak şu hükmü vermek
zaruri olurdu: Artık hiç bir ümide yer kalmamıştır!
·Allahtan ümid kesilmez; ne
doğru!.. Fakat Allah, herhangi bir mevzuda bir ümide yer bırakıp bırakmadığını
sezdirecek bir takım delâletleri de yaratır ve onların yoluyla kullarına mutlak
iradesini dilediği nispette gönderir. Bunun için de derler ki: “Perşembenin
gelişi çarşambadan bellidir.”
·Öyleyse bütün bu geliş ve gidişe
bakarak, onda, her menfiliğe rağmen Allahın bize artık acıdığı ve bir gün
kurtuluşumuzu müjdeleyeceği bir doğrulma istidadından en küçük bir işaret
bulabilir miyiz?
·Heyhat ki, bu sualin cevabı
menfidir; içimizde en küçük doğrulma istidadından, en küçük bir işaret bile
yoktur!
·Mektup bu oldukça, mektep
dâvasında, fabrika bu oldukça, fabrika meselesinde, kanun bu oldukça, kanun
çerçevesinde, kanunu tatbik zihniyeti bu oldukça, kanunu tatbik işinde, terbiye
ve telkin bu oldukça, terbiye ve telkin yollarında, parti ve demokrasya bu
oldukça, parti ve demokrasya kadrosunda, daha ne varsa hepsi bu oldukça
topyekûn hepsinde hiçbir ümide yer kalmamıştır!
·Bizde “efkâr-ı umumîye” dedikleri
üstüste yığılmış milyonlardan mürekkep kudret, tek başına bir jandarma karakol
neferinin heybetine bile muadil değildir. O, bu hale başkaları tarafından
getirildiği gibi, kendi kendisini bu halde görmeye de alıştırılmış ve bu hale
mükemmel uydurulmuştur. Başka türlü olsaydı “viran olası hanede evlâd-ü-iyal
var…” diye öncülerine mazeret ve kaçaklık destanları yazdırır mıydı?
·Bu hal, “efkâr-ı umumiye”yi lâşe
kadar gayretsiz ve hareketsiz kabul etmek usulü, Türk topluluğunun içine işleye
işleye; ve gelen kim ve giden ne olursa olsun, birbirine düşman hizipler
tarafından da işletile işletile, netice de o kadar (komik) bir vaziyet
doğmuştur ki, insan buna anlayışlı bir gözle bakabilse, kasıkları çatlayıncaya
kadar gülmeye mecbur hale gelmiştir. Tek ferdin bile benimsemediği idare ve
rejimlerin âzası, kendilerini kalbten seven ve tutan tek kişi bulunmamak şöyle
dursun, nefret ve lanetle anmayan tek şahıs bulunmadığı halde, enselerde boza
pişirmekte, üstelik ancak “efkâr-ı umumiye” ye istinadı kabil rejimlerin
dâvasını gütmekte ve bu iş 50 yıldır böyle gelmekte ve böyle gitmektedir. Gel
de 50 yıllık Yani’nin Kâni olabileceğine inan!..
·Demek istiyoruz ki, her plânın en
üst plânında “Allahtan ümit kesilmez” düsturu yazılı olduğu halde, bugün zahir
plânında hiçbir şeyin en ufak mikyasta salâha yüz tutmasına bile imkân
kalmamış; ve atılan her adım ve dikilen her eser, bizi, bizzat o şeyin
hakikatinden büsbütün mahrum bırakmaya yaramıştır.
·Bugün son ümit, ümidsizliğin bu
türlü katmer katmer çöreklendiği şartlar âleminde, sadece BÜYÜK DOĞU tarafından
örgüleştirilen büyük ruhî içtimaî kıymetler nizamına bağlı kalıyor. Son ümit
bizdedir; bizde, bizim sonsuzluk nefesine bağlı taptaze ve yepyeni soluğumuzda…
Kendimizi bizzat ve bilfiil (aksiyon)a istekli görmeksizin, bu kıymetler
nizamını, biricik doğru, güzel ve iyi hükmiyle, geleceğin meçhul şartlarına ve
(aksiyon)cu vicdanlarına emanet ediyor ve diyoruz ki: Bu soluk da kesilecek ve
küfrün, yokluk rüzgârının buzlu ikliminde öldürülecek olursa, artık ümit
kelimesini lûgatlardan kazımak lâzımdır. Ama, ümitsizliğimizin içinde, tek ve
zaif kuşcağızın minicik gagasına alıp kaçıracağı ve herhangi bir noktaya
rastgele salıvereceği bir tohumdan
ormanlar fışkırması ihtimali de yok değildir. Müslüman ruhunun son haddiyle
ümitsiz ve ümitliyiz. Herşeye rağmen tepesinde yapayalnız kaldığımız dağdan
memlekete baktıkça göz attıkça da ümitli… Ümidimizin de dayanağını bildirdik.
FEDAKÂRLIK
·Büyük dâvanın evvelâ vecd ve
divaneliğine, sonra da cesaret ve hamlesine malik bulunmamak yüzünden, onun
başlıca ahlâkî esaslarından biri olan fedakârlığa tamamiyle yabancı, ömür
tüketip duruyoruz.
·Bekliyoruz ki, doğmayacak bir
günün, tahakkuk etmeyecek şafağında, gökten zenbille düşecek hazineler
vasıtasiyle gayemiz gerçekleşsin; ve biz bu gerçekleşecek dâvanın, varını
yoğunu ona sarfetmiş hissedarları sıfatiyle değil de, “Armut piş, ağzıma düş!”
tarzında lüpçüleri ve sanki baba hakkına dayanan mirasçıları olarak ondan
faydalanalım!
·Dâva tahakkuk ettikten sonra, onun
sebil musluklarına maşrapasını sürmiyecek tek fert yoktur. Fakat dâvanın
tahakkuk etmesi ve sebil hazinelerinin dolması için peşinen bir yüksük dolusu
su sarfetmeye kandırılabilecek bilemeyiz, kaç fert vardır?
·Fedakârlık mefhumu, devrimizde,
hiç kimsenin kapısından geri çevirmeyeceği ve her ân yolunu kolladığı efsanevî
bir tevzi memurudur; yoksa her defa kapısından döndürdüğü ve mütemadiyen
yolundan kaçtığı gibi, bir tahsil memuru değil... Fedakârlığı, yalnız almaya
mahsus ve nefsimizi tatmine mecbur bir fiil ismi makamında lûgatimizde muhafaza
ediyoruz; tamamiyle aksi olarak vermenin ve nefsi sıkmanın işi nerede, bu iş
nerede?
·Hazret-i Ali “Hasis mü’mindense,
cömert kâfiri tercih ederim!” buyurmuşlardı. Sadece Allah rızası için
mukabilsiz vermenin ifadesi olan ûlvi ve hasbî cömertlik noktasının bile küfre
yaklaşmasına mukabil, kendi öz kurtuluşu için meteliğe kıyamayan sözde
müminlerin halini acaba nasıl yorumlarsınız?
·Sadece mal ve para bahsinde değil,
her hususta hasislik, bütün ciğerimizi kavurmuştur. İtimatta hasis, anlayışta
hasis, ümitte hasis, hayalde hasis, temennide hasis, gayrette hasis ve nihayet
malda hasis…
·Sadece vermek, boyuna vermek, hep
vermek, her türlü vermek, her sahada ve her işde vermek şeklinde anlaşılması ve
ancak bu surette fedakârlığa tekabül ettirilmesi lâzım gelen umumî cömertliğin,
biz, ne acınacak mahrumları haline gelmişiz ki, aşkta hasis, gönülde hasis,
akılda hasis, emekte hasis, teşebbüste hasis posalara dönmüşüz!..
·Biricik özrümüz, terlemek ve
sıkıntıya girmek istemiyen ham ve kaba nefsimizin biricik ham ve kaba tesellisi
olan itimatsızlıktır. Deriz ki: “Şöyle veya böyle olacağını bilsem ve
neticesinden emin olsam her fedakârlığı
ederdim!” Bu teselli yalandır, şeytanîdir, günahtır! Sen itimat et de, isterse
vazifeye davet eden seni kandırsın! Ecri sana ve hüsranı onadır! Sen boyuna
itimat et ve icap ederse her defa aldatılmaya razı ol ki, böylece bir gün
aldatılmamak imkânın da tahakkuk etsin, aldatmayacak olan da zuhur etsin? Ve o
bir kere zuhur ve tahakkuk edince, onunla beraber muazzam zafer de
gerçekleşsin!.. Emin olsaydın kendinden bin vâhid vereceğin işe, her defa
kandırılacağın, fakat bir defa da kandırılmayacağın ihtimaliyle bin kere neye
birer vâhid veremiyorsun?
·1870 tarihinde Almanlar Paris’i
alıp Fransız milletine altından kalkılmaz bir harb tazminatı biçtikleri zaman,
Fransız kızları saçlarını kesip Avrupa pazarlarında satmışlar ve milletlerinin
borcunu en kısa zamanda ödemişlerdi. İtimat ve aşk o kadar büyüktü ki, hiç
kimsenin gönlüne şüphenin gölgesi bile düşmemişti. Ya bütün Türk mâzi ve
istikbalinin en köklü kurtuluş zeminine oturtulması dâvasında, bize sağ elinin
baş parmağından bir milimetrelik tırnağını kesip verecek olan kaç kişidir? Bu
tırnakların nefs terazisiyle tartılıp nefs pazarında satılacağından ve
mukabilinde nefs apartmanları kurulacağından şüphe edenler varsa, bunlar bizden
değil, kendi kendilerine şüphe ediyorlar demektir. Zira onlar vermeye hazır
olsun da, dediğimiz gibi, alan bugün bir hain bile olsa, elbette yarın başka
bir sadık zuhur eder ve gâye hasıl olur. Bu işin tecrübesi de, bir değil, bin
kere bile aldanmaya değer. Ya kimse vermeye hazır olmaz ve böyle bir şeytânî
tesellinin kabuğunda rahata çekilirse, tek bir hain ihtimaline karşılık, acaba
kaç bin veya kaç milyon gerçek hain türeyecektir?
·Fedakârlık eden aldanmaz ve ilâhî
adalet tecellisiyle mutlaka verdiğini misilleriyle alır. “Cesur, merzuktur.”
·Hasis
aslında mahrumdur; ve biz malik olduğumuz için değil, mahrum olduğumuz için
fedakâr değiliz! Allah uğrunda vermek… Dâva
ahlakımızın baş kaidelerinden biri budur!
ÇİLEMİZ
·Bütün dünya zaman ve mekânı
boyunca, bizim ideolocyamızın ruha ve maddeye nakşedilebilmesi için gereken
şartlarla başka ideolocyaların şartları arasındaki nispet bakımından, bizim
aleyhimize tecelli eden pay hiçbir defa görülmemiştir.
·Fakat aleyhimizdeki bu çetinlik,
hakikatte lehimizdedir; ve ideolocyamızın her ucuzluk kolaylıktan müstağni şan
ve şerefi icabıdır.
·Bu çetinlik şudur ki, bir
ideolocyanın muvaffak olabilmesi için gereken iki ana şarttan fikir kıymetiyle
bu fikrin aşılanacağı kitle kabiliyeti, bizim dünyamızda, kurnaz ve sahtekâr
istirmarcılar tarafından her an aleyhimize kullanılabilecek bir hususîliktedir.
·Fikir ve dâva bizde ne kadar yeni,
doğru ve güzel olursa olsun, kurnaz ve sahtekâr istismarcılar, onu, birtakım
müşahhas misallere tatbik ederek daima eski, yanlış ve çirkin göstermeye
çalışacaklardır.
·Biz ne şerefli bir dâvanın
insanlarıyız ki, bağlı olduğumuz ebedî yeni, değişmez doğru ve sonsuz güzel,
herhangi bir mü’min çobanın belirttiği müşahhas ve gayet iptidaî hale irca
edilivermekte, böylece o çobanın sadece ünvanda müslümanlığı, bizim bütün gaye
ve dâva kadromuz diye gösterilerek, hamlemizin münevver zümre arasında hiçbir
tılsım doğurmamasına çalışılmaktadır.
·Halbuki bizim gözümüzde devlet
reisinin ufku, asrımızın oluş çilesini çektikten sonra, başrehber Hazret-i
Ömer’in seciyesine yaklaşan örnektir. Fikir adamı İmam-ı Gazalî, vecd adamı da
Mevlânâ Celâleddindir. Her ân her müşahhası aşan mücerredin sayısız kemal
merdivenleri karşısında, kimsenin, ille müşahhası ele almak gerekiyorsa, hiç
olmazsa ulvî müşahhasları görmeye ve göstermeye niyeti yoktur. Müslüman adına
yamalar ve yaralar içinde bir köylüyü görürler de, Nur heykeli İmam-ı
Rabbânî’yi görmezler.
·Vatanımızdaki kitle kabiliyeti
ise, evvelâ ırkî hususiyetlere dayanan, sonra da asırlar boyunca gelen tesirler
yüzünden, içtimai dayanışma alâkasını tamamen kaybetmiş bulunmaktadır.
·Ortada, gerçekten bizi anlayan,
kurnaz ve sahtekâr istismarcıların basit ve köhne gördüğü nâmütenahî giriftlik
ve yenilik sırrını çözebilen, İslamı bu ölçülerle kalbinde, dilinde, kılığında
ve edasında değerlendirebilen, tam bir ictimaî dayanışma ifadeli bir halk
sınıfı mevcut değildir, ve biz, bunlarla beraber ibadet ederken namazda bile
yalnızız. Hayatta büsbütün yalnız…
·Fakat biz, yepyeni kurmaylarımızı
üretmenin, baştanbaşa simsiyah bir zemini yuğura yuğura onu süt beyaz bir
renkte köpürtmenin, en ince ve nazik gamızaları teker teker heykelleştirmenin,
dâvayı yassı kafalı bir çobanın ruh kadrosundan, beyni okyanuslar misali kıvrım
kıvrım, en ileri mütefekkirin çapına çıkarmanın ve barut zerreleri gibi
birbirine bağlı içtimaî bir alâka nesci dokumanın, Allah isterse, nasıl mümkün
olacağını isbat edeceğiz. O zaman ise, gerek yeni gibi duran ideolocya reçeteleri,
gerek ellerindeki canlı ve ileri millet kitleleri bakımından pek ucuz ve kolay
işlere girişmiş hiçbir yabancı inkılâp zümresiyle kıyas kabul etmez hakikatimiz
meydana çıkacaktır.
·O gün herkes bize yenilerin yenisi
diyecektir.
DİVANELERE MUHTACIZ
·Garplıların (possédé) diye bir
tâbirleri vardır; zapt veya istila olunmuş mânasına gelen bu tâbir; bir fikir
veya his tarafından kavranıp, sımsıkı yakalanıp, başka tarafa bakmaya, başka
birşey düşünmeye imkân ve mecali kalmamış insanlar hakkında kullanılır. Ve bu
tâbir, bazan, marazî ve muvazenesiz ruhların; bazan da, kendilerini bir dâvaya
kaptırmış, gönüllerini yalnız o dâva ile doldurmuş kahramanların vasfıdır.
·Her kahraman mutlaka bir
(possédé)dir; fakat her (possédé) mutlaka bir kahraman değildir. İşte, muazzam
davalarla şişip büyümesi ve sonunda insan topluluklarını eteğine dolayıp
göklere yükseltmesi gereken ulvî ve sağlam ruhlarla, delice vehimler yüzünden
şişemeden patlıyan ve sönen, fakat dış manzaraları ilk misali andırıyormuş gibi
duran süflî ve hasta ruhlar arasındaki fark!..
·Bu tâbirin mukabilini bize
“divane” sıfatı verebilir. Bizim ihtiyacımız, yalnız bu mânada, ulvî ve müspet
mânada divanelerdir. Oysa, devrimizde, kâmil iman, kâmil ahlak, kâmil insan
gibi, en az bulunan, hemen hemen kalmamış gibi duran nesne…
·Büyük bir velî, kendisine “Siz
zamanımızda sahabîlere eşitsiniz!” diyen müritlere şu cevabı vermiş: “Ben nasıl
sahabîlere eşit olabilirim ki, siz onları görseydiniz divane derdiniz; onlar da
sizi görselerdi böyle Müslüman olmaz derlerdi!” Âlemde hiçbir misal, (possédé)
ve “divane” tâbirlerinden anladığımız ulvî ve müspet mânayı bu kadar azîm çapta
belirtemez. İşte muhtaç bulunduğumuz müspet ve ulvî divaneliğin son durak
noktası!..
·Cihanda büyük ve ulvî insan olarak
kim gelmişse hepsi de müspet cepheden birer divanedir. Aşkın zıvanadan
çıkardığı insan olarak, divane olmadan bir iş görebilmeye, bir hamle
gösterebilmeye imkân yoktur.
·Kimi Allahın, kimi şeytanın
divanesi olarak, İmam-ı Gazalî’den Yunus Emre’ye, Sokrat’tan Bergson’a, Konfüçyüs’ten
Gandi’ye kadar her büyük çaplı fert, bir iç dâvanın istilâ edilmişi, yani
(possédé)sidir. Müspet divaneliğin bâtıl kutbu olarak da, her inkılâb ve
hareketin sahibi, meselâ Marks, meselâ Lenin; onlarla beraber Hitler,
Mussolini; onlardan evvel Mirabo, Danton, Robespiyer, Napolyon, hep birer
divane… İnkılâpta bu, idarede bu, askerlikte bu, ilimde bu… (Sen Piyer)in
Bazilikasını yaparken haftalarca ayağından çıkarmadığı çizmesini bir gün
çıkarmaya mecbur kalınca derisi de beraber çıkan Mikelânj’ın misali nedir?
Bulonya ormanında rastgeldiği bir lândon arabasını evindeki siyah tahta
zannedip üzerine yazı yazmaya kalkışan Lâvvazye’nin hali neyi gösterir?
Arşimed, Nuyton vesaire…
·Halbuki divanelik, aslî, esasî ve
hakiki kutbiyle gerçek imanın verdiği bir sıfat; ve insanı aracılığa,
buluculuğa, keşfediciliğe, yapıcılığa, yakıştırıcılığa memur eden ilâhi bir
lûtuf… Divaneliktir ki, yedirmez, içirmez, uyutmaz, gaflete daldırmaz,
vazgeçirtmez, ümitsizliğe düşürmez; ve
mutlaka dindirir, yaptırır, koşturur, bağırtır, saldırtır, vardırtır, erdirir.
·Tarih boyunca Türkün başına ne
geldiyse, hep ulvî ve mukaddes vecd ve aşk seciyesini gölgelendirmesi ve
divanelikten uzaklaşma yüzünden geldi. Türkün, plânla, bu seciyesini
gölgelendirmeye ve ulvî divanelikten uzaklaşmasını sağlamaya çalıştılar.
Bugünse elimizde, birtakım klişeleri papağanvâri heceleyen, fakat imanın ruhu
olan divaneliği zerre miktarı kalbine sindiremeyen müstehaselerden başka
kimsecikler kalmadı.
·Mukadesatçı Türk!.. Dâvamızın
birinci ruh ve ahlâk kaidesi olarak evvelâ divaneliğin çaresini bulman, ruhunu
vecd ve aşk eline kaptırman, böylelikle bizi anlaman, bize yapışman lâzımdır.
·Mukaddesatçı
Türk!.. Hep fâni 24 saatleri kollayan ve kovalıyan miskin ve nâmevcut hayatın
açıkgöz muvazenelerinden olmaktansa, insanlığın biricik haysiyeti, ulvî ve
ebedî divaneliğe koş!.. İşte o zaman seninle anlaşır ve kervanımızı
kurabiliriz. Yoksa, iş yok!..
MÜRTECİ-GERİCİ
· Bir yerde insanı “mürteci” diye
sıfatlandıran bir tip gördünüz mü, hemen hükmünüzü veriniz: Bu adam, sadece
ucuz klişelerle geçinen ve tekerlemeciden, sahte nisbetler kuran bir
hokkabazdan, bir zamane yobazından başka bir şey olamaz.
· Mürteci, lûgatte “geriye dönen”
demek… Anlam olarak da, sabit bir yeniden eskiye, iyiden kötüye, ileriden geriye
dönmek isteyen… Bu hesaba göre sapan, traktörün; Arnavut kaldırımı, asfaltın;
kağnı, trenin yanında birer irtica unsurudur. Ve bu nisbetler doğrudur.
· Bu nisbetler elbette ki doğru…
Zira bir halin öbür hale gerilik isnat edebilmesi için, evvelâ onların bir
cinsten olması, sonra da birinin öbürüne nazaran bedahet derecesinde sabit bir
tekâmül belirtmesi şarttır. Biri öbürünün içinden çıkmış olacak, böylece zarurî
tekâmül kanununun canlı ifadesini teşkil edecek ve öbürüne nazaran üstünlüğü
bedahet çapında bulunacak…
· Fakat, birbirine göre ileriliği
ve geriliği sadece zamanın kaba kemmiyet ve basit (kronoloji) senedinden başka
bir şeye dayanmayan zıt keyfiyetler arasında irtica isnadı, ancak hakkı yenmek
istenilenlere, peşin mahkûmlara ve mazlumlara karşı kullanılan fikirsiz ve
haysiyetsiz damgalardan başka ne olabilir?
· Ham softalığın en modern ve nihaî
ifadesi olan bu silâh, 40 küsur yıldır komünizma yobazlarının bize karşı
biricik baltasıdır. Hınk dediniz mi, tınk dediniz mi, düşünür gibi oldunuz mu,
yüzünüzü buruşturur gibi oldunuz mu, hemen damgayı basarlar: Mürteci!..
· Ne hazindir ki, sizi yobazlıkla
suçlandıranlar, mücerret yobazlığın böylece en parlak şaheserini verirken,
kendi halleriyle sizin haliniz arasında şöyle tarafsız bir nefs murakabesine
girişmek ve dâvaları mücerret plânda muhakeme etmek gibi bir insaf ikliminden,
kolera mıntıkasından kaçarcasına firar ederler. Zira, kaçmasalar, asıl kendi
hastalıklarının meydana çıkacağını âdeta sezerler.
· Bir şey geri ise geriliğini,
ileri ise ileriliğini, mücerret plânda isbât yerine, kasdî bir duyguyu
mütearife diye elçabukluğuna getirip, yâni esasa ihanet edip âdi usul
hileleriyle muhatabını çürütmeye yeltenmek, mürtecilere ait ruh yapısının tâ
kendisi demektir.
· Durun efendim, kerem buyurun ve
izin verin, esası konuşalım! Ve doğru, iyi, yeni, ileri kimmiş ve neymiş,
mücerret olarak tesbite çalışalım!.. Ayniyet değil de, zıddiyet ifadeleri
arasında “şu evvel, bu sonra” gibi ahmak tasniflere girişecek olursak, mürteci
diye suçlandırdığımız adamın bize dönüp şu karşılığı vermesi son derece tabiî
olur: “Müsaade et, başa geçeyim de, ondan sonra seni müdafaa edecek olanlara
mürteci damgasını basmaya ben koyulayım!”
· Bir hâdise, giriftler ve
muğdiller âleminde kör fırsatların arka arkaya veya öne getirmesiyle kendi öz
kıymet veya kıymetsizliğini kapatan muhkem bir imtiyaz kazansaydı, insanoğlunun
bir defalık ne olmuşsa onun üzerinde kalması ve tek adım atmaması gerekirdi.
· Zira (kronolojik) mantıkla geri
gibi duran nice şey vardır ki, ilerinin ilerisidir; fakat kokmuş (yeni)ler bu
ebedî (taze)ye bayatlık kondururlar.
· İyice belleyelim ki, gerçek
(yeni)nin, (doğru)nun, (ileri)nin yolunu kesenler ve zamanı kokutanlar,
mücerret plânda müdafaa edemedikleri kendi hallerinin üstüne kapanıp, mücerret
plânda müdafaasını yasak ettikleri hallere mürtecilik isnat ederler.
· Gerilerini dönüp, ileriye
kıçlarındaki gözle bakanlar bize “gerici” diyor.
· “Gerici”… O da ne kelime?
Gerilerinde damgamız mı var ki “gerici” oluyoruz?
· “İleri”, bir yuvarlak üzerinde
gezici bir noktadır. Bakarsınız, kendisini ileri sanan, sabit ve ölü noktanın
gerisinde, bakarsınız, ilerisinde… Bütün hikmet, daire sırrını ve devir farkını
kestirebilmekte değil mi?..
· Zaman, yokuşu çıkarken de
ilerler, yokuşu inerken de… Çıkıştan sonra gelen inişin zamanı, çıkışa geri mi
diyecektir?
· Bugünkü Yunan cemiyeti, ikibin şu
kadar yıl sonra geldiği için, (Sokrates)in eski cemiyetine geri mi desin?
(Rönesans), güneşini eski Yunan ve Romada ararken onlara geri mi diyordu?
· Niçin
bir şeyi, zaman, mekân dışı mücerred keyfiyet hesabiyle teraziye vuramıyorlar
da, her şeyi boğucu bir darlık içinde, öldürücü kemmiyet plânına bağlamaya
kalkıyorlar ve mânâları katlediyorlar? Böyle düşünen ve anlayanlara “gerici”
bile denilmez de, bütün verimi bağırsaklarında ve mesanesinde toplanan ve
mekteplerin teşrih derslerinden başka hiçbirşeye yaramayan, insanı kaybetmiş
insan olarak hayvandan aşağı bir yaratık denir.
DELİ OLMAK LÂZIM!
· Tarihte, belli başlı tahakküm ve
tasallut zümrelerince milletlerin kıskıvrak bağlanmaları ve iradesiz
(medyum)lar gibi keyfî fermanlara münkat kılınmaları, hep aynı usule bağlıdır.
Bu usul, içtimaî benlik ve birlik duygusunun o zümreler tarafından sömürülüp
yok edilmesi, fertler arasındaki bağların çözülmesi ve her ferdin kendi başına
kurtarmaya mecbur bir infirat haline getirilmesidir.
· Tahakküm ve tasallut zümreleri, anlayarak veya
anlamayarak, fertte ictimaî alâkaya yer bırakmazlar. Onların
rejiminde fert, sadece kendi şahsî ve nefsanî alâkasının dopdolu küpü halinde
kalır ve başka küplerden kaç tanesi kırılırsa kırılsın, kendi küpüne zarar
gelmedikçe başını kaldırmaz.
· Kitle duvarı, tuğlaları arasındaki bütünlük rabıtasını
kaybettiği ve sadece entipüften bir kemmiyet istifiyle durduğu için, tahakküm
ve tasallut zümreleri, diledikleri gibi o duvarı mıncıklarlar ve hiç mukavemete
uğramazlar. Zira mukavemet edecek tuğla, tek başına bir fiskede düşürülür ve
gittiğiyle kalır.
·
Fizik ilmi bile gösterir ki, zerreler arasında kitle alakası bulunmadıkça
cisimler teşekkül edemez; ve hiçbir kuvvet, bir cismin kutlesine hâkim olmadan
zerrelerine müteessir edemez. Fakat insan kitlelerinde vaziyet tersinedir.
Zerreler müteessir edilerek kitleye hâkim olunur.
·
Böyle cemiyetlerde, kimse çıkıp da “yâhu, birleşin, ne duruyorsunuz, her irade
sizin değil mi?” diye bağıramaz. Çünkü bunu bağıracak olan, daima, cemiyet
değil, bir veya bir kaç fert olacaktır ve onlarda cemiyette cemiyet
haysiyetinin teşekkülüne vakit kalmadan tasfiye edilivereceklerdir.
·
Geride kalanlar da, daima fert kadrosunda, asla cemiyeti teşkil edemeden
başlarına gelecek bu mahzun ve mahkûm âkibeti bildikleri ve ondan tek tek
ürktükleri için hiçbir şey yapamazlar. Böylece bir cemiyette tek tek herkesin
“hayır!” dediği bir mevzuda, birbirine bağlı üç beş zalimin “evet”i, ister
istemez hüküm sürer.
· Bu
hale gelmiş ve getirilmiş cemiyetlerde, zalimler şebekesi alenen kitlenin
tarihine, ananesine, maşerî vicdanına en şenî fiili tatbik etse, fertler bu
tecavüz kendi öz karılarının başına gelmedikçe hâdiseyi benimsemez ve umursamaz
olur.
·
Böyle cemiyetlerde, fert gitgide o kadar alçalır ki, millî vicdan, bir kadın
gibi, açık havada, bir pas pas üzerinde ve dünyanın gözü önünde kirletilse
kimse kendi üzerine toz kondurmaz.
·
Bütün tarih boyunca firavunlar, kisrâlar, çarlar, racalar, mandarenler,
krallar, titanlar, melikler, imparatorlar, kayserler, sultanlar, her türlü
zulüm şebekelerinin başları, daima bu metodla kitlelere hükmetmişlerdir; fakat
onların tasallutları her şeye rağmen maddî istismar plânında kalmış, teşkilâtlı
ve imtiyazlı sınıf sayesinde muvaffak olmuş, büyük kitlenin cehalet ve
şuursuzluğu da buna yardım etmiştir. Bu şartların hepsi de, ezenler ve
ezilenler hesabına birer izah şekli ve birer mazeret unsurudur.
· Asıl
izah kabul etmiyen ve mazeret unsuru olmayan vaziyet, bütün baş ve ayak
takımiyle cemiyetin, bütün bir millî irade ve mâşerî vicdan plânında ve küçücük
bir kadro tarafından tahakküm ve tasallûta uğramasıdır ki, bunun için, ancak
ters tarafından mucize çapında akıl almaz bir misale ihtiyaç vardır.
· En
mütereddi cemiyetlerden biri haline gelmesine rağmen fertlerin, (Bastiy)
kalesini kazma ve kürekle zaptetmiş nesillerden gelme bir heybetle dolaştığı,
mutlakıyet devrinde hâkimlerin kral oğullarını hapse attığı, (Giyom Tel) isimli
destanların devşirildiği, mücerret fert hakkı uğrunda olanca menbaını insanlık
emrine veren hükümetlerin iş gördüğü, cumhurreislerine “vatan haini!” diye
bağıran şahısların polis tarafından ancak yolları tıkamamak ihtarını aldığı ve
nihayet vahşilerinin bile sinema perdesi üzerinden demokrasya dâvasını
ezberlediği bir dünyada böyle bir misalden bahsedebilmek için yoksa deli mi
olmak lâzımdır?
TÜRK GENÇLİĞİNE!
·
“Büyük Doğu”, son haddiyle derin, ince, girift ve kütüphaneler dolusu tafsilât
isteyen dâvasının ana çizgilerini tek eksiksiz ortaya koymuştur. Bu bakımdan,
sesi ne zaman kesilse “aman, şu da vardı; şu bahsi de açacaktım!” diye gam
yemez.
·İşin
esasını, Türkiye haritasını göz önüne koyar gibi sınırlayabildiğimize
inanıyoruz. İşin teferruatına gelince o, Türkiyenin, her taş parçasına kadar
geniş topoğrafyasını çıkarırcasına muğdil ve hudutsuzdur; ve bakalım Allah,
bize bu hudutsuzluk içinde ne nisbette bir hudut nasib etmiştir?
· Bu
memlekette “Allah” adını alelâde teleffuz etmenin bile bir azim suç teşkil
ettiği mevsimde, bundan tam 30 yıl evvel, sabık Maarifsizlik Bakanı Hasan Âli
Yücel’in bize kendi ağzıyla söylediği gibi, “Allah’a itaat etmiyenlere itaat
olunmaz” meâlli bir hadîsi neşrettiğimiz ve yalnız “Allah” dediğimiz için
kapatıldık; bir yüksek mektebdeki hocalığımızdan koğulduk ve Eğridir dağlarında
çile doldurmaya memur edildik.
·
1994’te böyle başlayan çilemiz, ondan sonra, tiyatro perdecisi gibi bize
sahneyi açtı ve 27 Mayıs gece baskınına kadar, Halk Partisi devrinde
görmediğimiz zulümleri Demokrat Parti zamanında tadmak şartiyle, hapis üstüne
hapis, kapatılış üstüne kapatılış ve bir Fransız ansiklopedisinin tabiriyle
“hapisleri üniversite hayatını aşan fikir adamı”nın hikayesi… Bir başka
eserimizde renk renk ve çizgi çizgi anlatılan bu hikâyenin yeri burası değil…
Yalnız şu noktasının yeri burası ki, toplamı belki 101 seneye varacak
mahkûmiyetlerimizin hepsinden birden, İhtilâl dedikleri 27 Mayıs gece
baskınının basın affı lûtfiyle kurtulurken, bütün dünya adalet tarihinde ilk
defa görülmüş bir sakamet olarak, o gün edek istisnası yapılmamış bir
mahkûmiyetin şahsen af dışı diye yorumlanması üzerine askerî garnizondan sivil
hapishaneye gönderildik; ve ondan sonraki aflara rağmen hep o mahkûmiyetin
müstesna olduğu kaydı devam ettiği için, tam birbuçuk yıl, Toptaşı Cezaevinin
ağlamaklı duvarları arasında ağlamaya bırakıldık. Çilemiz üzerinde bu kadarcık
tafsilatı da, birbirine zıt iktidarların hep birden müşterek bulunduğu nefret
kutbunu göstermek için veriyoruz. O biziz; yani tam hakikatiyle İslam… Düşünün ki,
Millî Birlik Komitesi, çıkardığı ilk emirden birinde “Büyük Doğu
kapatılmıştır!” fermanını yayınlıyor ve böylece zaten kapalı bulunan bir
organı, ölüye kurşun sıkarcasına, bir daha kapatılıyordu. Halk Partisi,
Demokrat Parti, Millî Birlik Komitesi boyunca böyle giden halimiz ondan sonra
ne olabilirdi ki… Hangi parti bizim ruhumuzu tercüme kifayetinde olabilirdi?
· Bu
vaziyette, başımıza ne gelirse gelsin, söylenecek, söylenmeye değecek ve gerisi
yalnız “laf-ü-güzaf” dan ibaret kalacak söz şudur ki, herşeyin esasını
bildirmiş insanlara mahsus bir itimat ve itmi’nan duygusiyle sesimizi tarihe
emanet ediyor; ve aziz ve ebedî varlığına dua ettiğimiz Türk milletinin, bir
gün yeni bir nesil elinde bu dâvayı gerçekleştireceğinden emin bulunuyoruz.
YOLUMUZ
· Rabbim, bize ne güzel bir yol
nasib ettin! Şöyle bir yol: Efsanevî bir levha halinde, sislere batmış bir
dağbaşına doğru ilerleyen kıvrım kıvrım bir patika örgüsü… Bu patika vaktiyle
dünyanın en muazzam caddesiymiş; sonra gelen bozmuş, giden harab etmiş, en son
gelenler ve gidenler de onu büsbütün tıkayıp üstünden geçilmesin diye
sivriliğine cam kırıklariyle döşemiş… Sislere batmış dağ başında, insanoğluna
yekpare ebedîlik ânını ve gerçek oluş saadetini tekeffül eden bir saray var…
Fakat bizim gözümüze böyle görünen saray, yolu cam kırıklariyle döşeyenlerin
gözünde, dünya saadet ve nimetine, eşeklik hürriyet ve meziyetine mâni bir
zindandır. Onlar, biz dünyaya bu zindanı musallat etmiyelim diye yolumuzu
keserken, biz de dünyayı bu felâketten kurtarmak için yolu o saraya doğru
açmaya çalışıyoruz. Bu “yeni”lerin en yenisine, ezel noktasını ebed noktasına
iliştiren mutlak ve nihaî “yeni” ye malik olduğumuz halde, bu “yeni”nin mâziye
ait bayat ve yanlış tatbikatından, eski olmakla suçlandırılıyor ve bu yüzden
tek kelimesi dinlenmez “kokmuş kafalar” ve vahşi yobazlar telâkki ediliyoruz.
Halbuki bizi böyle telâkki edenler, sahte kemiyet yeniliklerinin aldatıcı
kabukları içinde donmuş, mutlak ve şifasız küfür yobazları… Donmuş kafa asıl
onlarınkidir; ve o kadar kokmuşlardır ki, kokmuşluğu bile dondurmuşlar ve
tefehssühlerini konserve kutusunda ebedîleştirmişlerdir. Bunların, gerçekten,
ebedîleştirebildiği tek şey, bizzat ve binnefs kokmuşluktur.
· İşte bu yüzden, kimsenin
anlamadığı, kuş diline benzer bir muamma lisanı konuşuyoruz. Bizi, ne bizden
olduğunu sananlar, ne de bizden olmayanlar anlayabiliyor. Bizi anlayabilmek
istidadı, ancak Allah ve Resûlünün sırları yolunda kafasını berhava etmiş
yüksek çile ehli Müslümanlardadır. Onların da bu devirde sayısını tesbit edebilmek
çok zor… Korkarız ki, “kaç kişisiniz?” diye sorulsa “milyonları aşkınız!” diye
cevab verildikten sonra “öyleyse buyurun zehirle pişmiş aşı yemeye!” der demez,
tıpkı Hacı Bayram-ı Velî’nin müritleri gibi birbuçuk kişiye inmesinler!..
· İşte arkamızdaki bu birbuçuk
kişi, sivriliğine cam kırıklariyle döşeli yolda, topuklarımızdan saçlarımıza
kadar kan içinde, ilerlemeye çalışıyoruz biz!.. Yürünmez yolda, anlaşılmaz
dille, aşılmaz mânialara rağmen mesafe aldığımızı görenler, bununla da
kalmıyorlar! Dağların ve kırların, köpek, çakal, sırtlan, karga, fare, domuz,
ne kadar mundar hayvanı varsa üzerimize musallat ediyorlar! Ayrıca kanunî yol
bekçileri, ellerinde ceza makbuzları, memnu mıntıkalara girmiş olmanın suçunu
ha bire kaydedip duruyorlar. Bu kadariyle de dolmuyor çile… Arkamızdaki bir
buçuk kişinin çeyreği, bizden aldığı tefekkür dersini, davaya en zıt yollara
saparak, bir nevi istiklâl ilânına kadar gidiyor ve İslâm cephesine âdeta
“Tavâif-i Mülûk” manzarası veriyor ve küfür ejderhası tarafından kolayca
yutulmamıza çalışıyor, asıl bu manzara karşısında cam kırıkları topuğumuzdan
ciğerimize kadar batıyor, köpekler havlıyor, mukayyitler yazıyor, dönekler çark
ediyor; ve şu âna kadar bahsettiğimiz en korkunç zümre, bugün belki bütün
cihana hâkim Yahudiler ve Yahudilik müessiseleri, bütün şubeleriyle perde
arkasından bu vaziyete bakıyor. Cam kırıklarını onlar döşetiyor, köpekleri
onlar besliyor, mukayyitlere onlar talimat veriyor ve dönekleri vasıtalı
vasıtasız, onlar idare ediyor.
· Ve biz her şeye rağmen yüzbinleri
aşan kadromuzla yürüyoruz; her şeye rağmen yürüyoruz, yürüyeceğiz ve güzel
isimleri arasında “Galip” isminin sahibi Allah adına ve aşkına yürümekten
vazgeçmeyeceğiz!
·Rabbim, Rabbim; bize ne güzel bir
yol nasib ettin! Sırlarının ve nimetlerinin hazinesi olan saraya, elbette ki,
bundan daha kolay şartlarla gidilemezdi. Mademki zorluk bu kadar müthiş, o
halde tam yolun üzerindeyiz; ve mademki tam yolun üzerindeyiz, o halde
yürüyeceğiz ve erişeceğiz! Çünkü biz, herhangi bedavacılık ve lüpçülükten uzak,
senden, nimetinle mütenasip ebedî devleti istiyoruz; o halde her çileyi
çekeceğiz ve sonunda –yalnız senin dilemen şartıyla- bu devleti kazanacağız!
Mademki ıstırap bu kadar büyük, mazhariyet ve devlet de o nisbette azîm
olacaktır.
LÜPÇÜLÜK, HEPÇİLİK
· Âdem peygamberden beri, ictimaî
dâva ve savaş mevzuunda daima iki cins zümre seciyesi görülmüştür: Lüpçüler,
hepçiler… Lüpçüler, ceset mezara girdikten sonra üzerine üşüşen kurtlara
benzer; hazıra konarlar. Hepçilerse, cesedi, sağlığında bir dağ yavrusu gibi
omuz kabartırken alnının tâ ortasından vurup yere serenlerdir. Hazıra
konmazlar; bizzat hazırlarlar. Bütün dinler ve büyük inanış sistemleri
hepçidir; hak veya bâtıl, herbirinin kendisine göre bir oluş çilesi vardır.
Lüpçülüğün biricik vasfı ise, çilesizlik, bedavacılık, kolayına getiricilik…
· Bizim ictimaî tarihimizde,
asırlar boyunca lüpçülükten başka bir şey göremiyoruz! Ham ve kaba softa,
bizde, mukaddes dinimizin bir çile mevzuu olmaktan çıkarılıp lüpçülük matahı
halinde getirilişinden sonra doğmuştur. Ondan sonra bu ham ve kaba softaya ve
birbirine zıt ne kadar cereyan ve hareket türemişse, tüm lüpçüdür.
Tanzimatçılar, hem garbı en ucuz çizgileriyle taklide yeltenmekte, hem de iç
huzurluğu tefsir ve istismarda gayet lüpçüdürler. (Jön-Türk)ler ve ittihatçılar,
büyük ihtilal hareketlerinin lüpçü üstü lüpçülerdir. Cumhuriyet Halk Partisi,
kendi kendisini kurtaran Türk milletinin hicabından, tereyağından kıl
çekercesine bütün bir kurtarıcılık devşirmekte, zorla aldığı bu hak üzerine
hudutsuz bir salâhiyet bina etmekte ve kütübhaneler dolusu dünya
ideolocyalarının karşısına altı okla çıkmakta, gelmiş gelecek lüpçülerin en
kıyağıdır. Heyhat ki, demokrat Partinin, bu, Allah eliyle içinde törpülene
törpülene yılan gömleği halinde bomboş bırakılmış Halk Partisi lüpçülerini
patlatıvermesi de, lüpçülükte ötekine taş çıkartıcı tarihî bir misalden başka
bir şey olmadı ve lüpçülükle gelen, başka lüpçülere kurban olup gitti.
· Komünistlerimiz lüpçü,
dindarlarımız lüpçü, demokratlarımız lüpçü, faşistlerimiz lüpçü, milliyetçilerimiz
lüpçü, insaniyetçilerimiz lüpçü; bizim halimiz ne olacaktır???
· Bizim bir şey olabilmemiz ve
boşlukta mekân işgal etme hassasına erebilmemiz için, mutlaka tarihimizdeki
birkaç asırlık lüpçülük seyrinin sona ermesi ve içimizden hepçi bir zümrenin
fışkırması lâzımdır.
· O, biziz efendiler; ve bunun
içindir ki, bu kadar sinirleri dokunmakta, huzur kaçırmakta, üstelik kendi
sinirlerimizi yemekte, huzursuz kalmakta; ve milyonlarca surat içinde kaybolmuş
tek çehreyi arar gibi, bizden olabilecek önder veya önderleri aramaktayız! Biz
hepçiyiz; bütün bir çile pahasına “hep” ten geliyor ve topyekûn “Hep”i dileyen,
“hep”e erer.
BEKLENEN NİZAM
· Yüz yıldanberi bir toplu iğne
yapmaktan bile âciz yaşayan bu milleti, radyosunu, otomobilini, traktörünü,
dikiş makinesini, falanını ve filanını zorlayacak bir nizam… “İstersen bunları
tenekeden yap; fakat kendin yap!” diyecek bir nizam…
· Türk gümrüklerinden, hayat devlet
ihtiyaçları müstesna, tek Garp âletinin geçmesine müsaade etmiyecek bir nizam…
Tâ bu âletlerle rekabet edici Türk sanayi ve imâl kudreti doğuncaya kadar başka
çıkar yol görmiyecek bir nizam…
· Bütün Garp âlemini, Türkün ve
onun ruhî idaresinde bütün Asyalıların gözüne tılsımlı bir umacı gibi
görünmekten çıkaracak bir nizam… Garp âlemini, (Rönesans)dan beri sadece aklın
fetih hakkını kullanmış ve eşyayı teshir etmiş bir müspet bilgiler hârikasından
ibaret gösterecek ruh plânında taklide değer hiçbir kıymeti bulunmadığını
meydana çıkaracak bir nizam… Ve mevcut Garp bilgilerini maharetle çalacak ve
onları ehliyetle Türke mal edecek bir nizam…
· Türkiye’de tek bir kahve köşesine
bile izin vermeyecek ve saatte 35 milyon kilovat çapındaki millî enerjiyi
tasarruf edecek bir nizam…
· Sinemayı, tiyatroyu, edebiyatı,
fikriyatı, hattâ ilmi bile mutlaka millî şekilde verimlendirecek bir nizam…
Bunlar bir kere millîleştikten sonra da onları beynelmilel çapa ulaştıracak bir
nizam…
· Kârhane, meyhane, kumarhane ve
bütün rezalethanelere “paydos!” diyecek bir nizam…
· Ruhumuzu dayadığımız mukaddes
ölçülerin hem düşmanlarına, hem de dost görünüp bu ölçüleri anlamayan ham yobaz
bozuntularına hayat hakkı tanımayacak bir nizam…
· Çoraptan serpuşa, harften binaya,
muaşeret edebinden bütün ifade şekillerine kadar (plastik) plânda şahsiyetin ne
demek olduğunu meydana çıkaracak bir nizam…
· Adam öldüreni hemen öldürecek,
hırsızlık edeni bir daha edemez hale getirecek; ve bütün ictimaî ihtilâtlarında
ferde öz evinden daha emin sığınaklar gösterecek bir nizam…
· Dâva adamlarının nasıl
çalışacağını belirtecek; ve en büyük göz mütehassısını en şiddetli trahom
mıntıkasında hayatını feda etmeğe zorlarken, en büyük terbiyecinin de en hücrâ
köyde bir jandarma erinden farksız yaşamasını sağlayacak bir nizam…
· Memlekette tek sahipsiz çocuk,
tek serseri, tek işsiz, tek sakat bırakmayacak ve hiç olmazsa bunları göz
planından sürecek bir nizam…
· Ve nihayet halkın nefsaniyetini
değil, Hakkı razı edecek ve Kurultayın büyük duvarına “Hakimiyet Hakkındır!”
düsturunu kazıyacak bir nizam…
· Nizamların nizamı olan düzen, iki
heceli ve beş harfli bir isim taşır: İSLÂM…
TAMAMLIĞIN ŞARTLARI
· Tatbik ettiği kanuna inanan
hâkim… Kendisini hâkime inandıran kanun… Aldığı dâvanın hak olmasına bağlı
avukat… “Kanunun kestiği parmak acımaz” bilen mahkûm… Bunlar oldu mu adalet
tamamdır.
· Terazideki uygunsuzluğu Allah’ın
gördüğünü bilen ve parmakları titreyen esnaf… Teraziye bakmayı kötü zan ve boş
zahmet sayan müşteri…
· Fazla kazancının kaç fakir
lokmasından meydana gelme bir vâhid olduğuna dair ruh muhasebesinde hususî bir
fasıl açan tüccar… Tüccarların vergi kaçakçılığını takib için bir hafiye ordusu
beslemeyen ve bunu Allahın bilgisiyle müeyyide altına alan idare… Bunlar oldu
mu, müeyyide tamamdır!
· Sırtında tasarruf edilen emek
artığını sanki kendisi biriktiriyor ve cemiyet hesabına yatırılıyormuş gibi bir
huzur ve (mistik) zevk içinde çalışan amele…
· Amelesinin diken batmış ayağını
dizine koyup saran patron…
· İş verenle iş gören arasındaki
âhengi bir orkestra nizamıyla kıvamlandıran ölçü… Bunlar oldu mu, usul
tamamdır!
· En ileri, en zengin ve en
kalabalık (Metropolis)in billûr sarayında; en geri, en fakir ve en tenha köyün
cemiyet bütünü içindeki hak ve vazifesini kollayan ve bu kollayışın kafa
hâkimiyetini temsil eden münevver…
· En ileri (Metropolis)in en ileri
ufkundaki ufuk münevverin teşekkülünü besleyici şartlara inanan ve kendisi için
bu şartlardan daha üstün bir koruyucu olmayacağı idealine feda olan köylü…
· En ileri münevverle en iptidaî
köylü arasındaki oluş kavşağını açık tutan sistem… Bunlar oldu mu, nizam
tamamdır!
· Bacaklarına bakılıp memuriyete
kayrılacağını ummayan daktilo kız…
· Günahın idarî ve ictimaî
selâhiyetlerinden hiçbirine ortak etmeyen ve mide kanseri gibi ferdiyeti içinde
hapseden âmir…
· Cemiyete sâri günahı en büyük
felâket sayan toplum havası… Bunlar oldu mu, ahlâk tamamdır!
· Mikroplara karşı muvazalı bir
muhalefet tavrı takınmayan doktor…
·Nefsi hastalığına razı olsa bile
cemiyetin buna razı olmayacağını ve nereye saklansa kendisini arayıp bulacağını
bilen hasta…
· Bir hastahanedeki ilim ve hakikat
otoritesi önünde, fert hakkı, hürriyet, demokrasi gibi laflara yer
bulunmayacağına inanmış ve bu inanışla beslenmiş, gönül… Bunlar oldu mu,
hakikat tamamdır!
· Öğrenmemenin vatana ihanet
olduğunu en başta öğrenen öğrenci…
· Hatır için numara vermeyi, vatan
ihanetine müsavi bilen öğretmen…
· Bütün haklarını okul ve öğretmene
devretmiş aile ve cemiyet… Bunlar oldu mu, terbiye tamamdır!
· Saadetini, ne yapıp yapıp kötüyü
bulmakta değil, ne yapıp yapıp kötünün bulunmadığını bulmakta arayan polis…
· Polisi, kendi mesleğinin tesadüfen
aksini temsil etmeye memur bir yoldaş sanmayan hırsız…
· Polisle korkuttuklarına karşılık,
polisi korkutmak ceberrutu yerine, ona hak takipçiliğini telkin eden hükûmet…
Bunlar oldu mu, emniyet tamamdır!
· Namazda, akşama indireceği
hatimden kaç para alacağını düşünmeyen imam…
· Her ferdi öbüriyle dirsek teması
halindeyken, yine her ferdi Allahla yapayalnız ve aynı ictimaî dayanışmaya her
sahada mâlik, milyonluk safları çerçeveleyen cemaat…
· Dini, kör ve sağır nefslerin
karanlık bodrumuna indirmeyen, asliyet ve saffetinden zerre feda etmeksizin
koruyan bilgi… İmam tamamdır!
· “Hâkimiyet halkın değil
Hakkındır!” düsturunu mahyalaştıran telâkki…
· Hâkimiyet kendisinin değil, ancak
Hakkın olursa kendisinin de hâkim olacağını şuurlaştıran halk…
· Halka “Sen kendi hayrını
bilemezsin; onu Hak bilir ve gösterir! Gerçek hürriyet de bu teslimiyettir!”
diyen hükûmet… Bunlar oldu mu, demokrasya tamamdır!
· Büyüklerin keyfi için tarihi ve
gerçekleri değiştirmeyen bilgin… Düşünce tamamdır!
· Sanatın, sanatla beraber her şey
için, her şeyden evvel mutlak hakikat ve cemiyet için olduğu sırrına eren şair…
Duygu tamamdır!
· Herkesi ve herkesten ziyade
kendisini aşan prensipler heyûlasının gölgesiyle heybet ve haşyet saldıktan
sonra, hak ve vicdan adına kendi gölgesinden ödü patlayan politikacı… Devlet
tamamdır!
· Yangın kulesinden Sarıçizmeli
Mehmet Ağayı arar gibi boş yere ismi haykırılmayan, daha ilk seslenişte ilk
ferdiyle “burdayım!” diye meydana çıkıveren yığın… Cemiyet tamamdır!
· Beyin, kalb, yumruk ve taban
arasındaki ilâhî vazife bölümünü ve rütbe dağıtımını, her uzvu kendi faaliyeti
içinde mesut ve öbürüne riayetkâr, cemiyet bünyesi…
· Allahın, meleklerine bile mahrem
tuttuğu hakikat yuvası kalblerle, hakikatin sesi diller arasında mesafe
bırakmayan samimiyet… Bunlar da oldu mu, baştan beri saydıklarımızın hepsi ve
her şey tamamdır!..
ANADOLU
· Anadolu… Bozkurdun bir dere
kenarında gümüş sulara dalıp gözlerindeki tılsımlı ateşi seyrede ede, içli ve
mütevekkil bir söğüt ağacına istihale ettiği (mübarek) diyar…
· Anadolu… Türkün, gerçek ruh ve
muhtevasını bulur bulmaz seyyarlıktan sabitliğe geçtiği ve ruh vataniyle içiçe
yeryüzü vatanını kurduğu büyük mâna çerçevesi…
· Anadolu… Kıt’alar arası tarihî
hesaplaşmaların geçit meydanı, medeniyetlerin sergi evi, mahrem ve muazzam
Asyanın, Avrupa’ya bakan cumbası…
· Anadolu… Putların ve salîbin
binbir cümbüşü arkasından kendisini topyekûn hilâle teslim eden ve onun
dâvasını bütün dünyaya şâmil bir (aksiyon) halinde güden aslî ve asîl unsur
kadrosu…
· Ve nihayet Anadolu… Tarih boyunca
cihanın en büyük mâna ve madde imparatorluğuna dayanak vazifesini gördükten
sonra, dört asırdır öksüz, mazlum, harap ve mahrum yaşayan; bir asırdan beri de
ihanetlerin en acıklısına uğrayan, derken an’anevî tahammül ve tevekkülünün
üstünde ruh eşkiyasının çatı kurduğuna şahit olan misilsiz çile ve işkence
arsası…
· Halbuki Anadolu; şehitler
toprağı, gaziler bucağı, velîler ocağı…
· Nihayet Anadolu, her taşında bir
Yunus Emre’nin oturduğu, her yolundan bir Yunus Emre’nin geçtiği, hak
âşıklarının yurdu ki, minareleri, evleri, rüzgârları, ırmakları, kağnıları ve
kalbleri hep “Allah Allah!” sesleriyle uğuldamakta…
· Böyleyken, Anadolu; suları bile
“Allah deyu deyu” akarken, tam 68 yıldır kendi iradesiyle başa geçtiğini iddia
eden istismar idarelerinin esiri olmak gibi, hayal ve efsaneye sığmaz bir
gözbağcılığının, hokkabazlığın zebunu…
· Anadolu’nun yine 68 yıldır
beklediği, böyle bir Anadolu görüşü ve en üstün milliyetçilik halindeki böyle
bir Anadoluculukla, ona, kendi kendisini, kendi ukdesini, kendi kökünü
göstermeye, kendi özünü ve yemişini kuvvetlendirmeye, sırlarını çözmeye ve
dostlariyle düşmanlarını tanıtmaya memur, büyük fikir hamlesidir.
· Suları bile “Allah deyu deyu”
akan vatanın, o mukaddes emanet çerçevesinin “Harîm-i İsmet”inde, Anadolu,
düşmanlarını boğacak şuura yükselmedikçe, bilerek veya bilmeyerek, Firavunların
ehramlarına taş taşıyan esirlerden farksız yaşayacaktır. “Harîm-i İsmet”te
boğulmasıyla, Anadolunun ve Anadolu ruhunun büsbütün boğulması arasında,
ihtimal payı olarak hiçbir mesafe kalmamıştır. “Olmak mı, olmamak mı; işte
bütün mesele!..”
· Annelerin gittikçe unutkan,
habersiz ve nebat hayatına namzet yavrular doğurduğu ve aziz mânaların gittikçe
ışıkları sönük bir liman gibi arkada kaldığı bu hengâmede, sahipsizliğine
rağmen ulvi bir sezişle hakkı gördüğünü birkaç yıldır belli etmiş bulunan
Anadolu, elbette ruhî istiklâl veya buna bağlanması değil, mücerret bir
hasretle yanması yeter! Sadece şuur!…
· Hasret, vuslatın yarısıdır. İste
ki, olsun!.
GENÇ ADAM!
Genç adam, düşün! Evvelâ,
insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün!
Senin yaşadığın devirde
insanların meşin toptan birer kafa taşıdığını ve bu topu dolduran havanın en
basit fikri bile kavurup kül edici bir kezzap buharı olduğunu düşün!
Düşünmeyi düşün; düşünülecek her
şey ondan sonra kuyruğa girer. Filozof: “Mademki düşünüyorum, öyleyse varım!”
der. Ya biz ne diyelim?..
Bırak filozofu, milozofu:
Kâinatın Efendisi ve insanlığın Ufku, bir ân düşünceyi bilmem kaç yıllık
ibadete denk tutar ve şöyle buyurur: “Yarabbi; bana eşyanın hakikatini olduğu
gibi göster!” Aziz varlığın aziz aynası fikir… Düşün!
Seni karartmak isteyen tesirler
evvelâ sende mücerret fikir istidadını, yani varlık şiarını körletmekle işe
girişti. Bunu düşün!
Hiç bir kaptan haritadan, hiç
bir şoför kilometre işaretinden, hiç bir doktor röntgen camından şüphe edemez.
Fakat sen, Tanzimattan bu yana, önüne sürülen bilgi ve hakikat unsurlarından
şüphe edebilirsin!.. İlimde bile dolandırıldın? Bunu düşün!
Düşün ki, genç adam, Masonluk,
Yahudilik, Kozmopolitlik, daha bilmem ne ve ne, Türk bütünlüğünü çürütmeye
memur, gizli ve maskeli tesirler eliyle, senin için yalancı tarih kitapları
düzülmüş, zehirleyici telkin iklimleri kurulmuş, kök kurutucu aşılar
hazırlanmıştır; ve senin, gayet mazur olarak, bunlara inanman, kapılman,
bağlanman sağlanmıştır. Düşün!
Beynelmilel fesat erkân-ı
harbiyesi Yahudiliğin, kâh emperyalist, kâh komünist, kâh liberal cepheden,
fakat daima murakabesiz bir taklitçilik ve hesabı görülmemiş bir ilericilik
telkiniyle yürüttüğü bu tesir, her şeyden evvel, senin, mutlak temele dayalı
mükemmel ahlâkını didiklemeyi hedef tutar. Ondan sonra kafanı herc-ü-merce
uğratmak, senin bütün gerçek kahramanlarını düşürmek ve sahtelerini, yani
emirleri altındakileri yükseltmek… Bu iş için siyasî recüllerden, sözde ilim
adamlarına, sanatkârlara iş ve servet otoritelerine kadar, devir devir,
müstemleke – şahsiyetler bulmakta hiç zorluk çekmemişlerdir. Düşün!
Sana sürdürülen bu kaba ve
nefsânî hayatın ötesine, varlık sebebine, hakikatlerin hakikatine ait
uyandırıcı telkinler, senden cüzzam illeti gibi kaçırılmış, sana lâşe gibi
gösterilmiştir. İnsanoğlunun biricik meselesi olan sonsuzluk iştiyakı ve onun
ahlâkı, yaşanmaya değer hayatın hesabı ve onun duygu ve düşünce ölçüleri, onlarca
sebze hâllerinin süprüntü eşyasıdır. Düşün!
Bunlar sende, dimağî cihazı
kişniş şekerinin tanesi kadar küçültüp, hazım ve tenasül cihazlarını
alabildiğine şişirmekten ve urlaştırmaktan başka yol takip etmediler. Bu gidişi
görüp seni tezgâha çekecek ve beyninle tabanın arası büyük ruh imarına tâbi
tutacak bir rejim de hiç bir gün kurulmadı.
Sen yalnız düşün!
Suç senin değildir!
Suçu irca edeceğin vâhidleri,
sınıfları ve şahısları düşün! Düşün!
Sen, düşünmeyi düşünmekten
başlayarak düşün, yeter!
GÖRÜNMEYEN GENÇ
Ortada görünmeyen bir genç var…
Şu veya bu vilâyet lisesini tamamladıktan sonra, üzerinde acemi terzi elinden
çıkmış soluk ve buruşuk bir ceket ve pantolon, çekingen ve kaygılı, yılgın ve
kuşkulu, dilsiz ve iddiasız, sokaklardan kırgın kırgın ve hep yere bakarak
geçen genç adam…
Bu genç Adam; ortalıkta
görünmeyen bu genç adam, köylüsünden üniversitelisine kadar şu müşterek
vasıfların tablosunu çizer:
Apışmış ve donmuş… Eşya ve
hâdiselere hâkim ve menbaından mansabına kadar tezatsız bir oluş çizgisi
üzerindeki insanların emniyet hissinden uzak… Yırtık, şirret, arsız mizaçlara
yabancı… Hakkın, söylenemez ve konuşulamaz bir şey olduğunu görmekten gelen bir
tevekkül içinde.
Bu genç adama dikkatle baksanız,
onu, Firavunun ehramına taş taşıyan bir esir sanırsınız… Halbuki, o “ebâ an
Ceddin” bu vatanın sahibidir.
Bu genç Anadolu genci!..
Düne kadar bu genç adam,
inanılmış bir dâva etrafında ve ancak ev sahibine düşen bir çile borcu altında,
Viyanadan Yemene kadar bütün taarruz ve müdafaa yollarımızı al kaniyle
asfaltlamış, böyleyken hor görülmüş ve değerlendirilmemiş; bugün ise –ne siz
sorun, ne ben söyleyeyim- yakasının içinde büzülmüş kalmıştır.
Bugünün genç adam tipini, dedesi
başka, babası başka, mescidi başka, mektebi başka, mahallesi başka, meydanı
başka, köyü başka, kasabası başka; kitabı, dergisi, gazetesi başka başka
istikametlere çekerken, o, sadece bir bünye sırriyle ayakta kalabilmekte ve bin
yıllık Anadolu tarihinin hazin ve değişmez tecellisine bağlı, her şeyi boyuna
içine akıtmakta, içinde biriktirmektedir.
Ortalıkta görünmeyen bu gençtir
ki, Türk gencinin hakikî tohumu ve tohumluğudur; ve bütün dâva, cemiyet
meydanında onun sâyedar ağacını yetiştirmekten ibarettir.
Bu genç olma ve oldurulma
yolundadır.
ANADOLU GENÇLİĞİNE
Anadolu gençliği! Sen kimsin,
biliyor musun? Ruhunu, malını iman köküne dayadıktan sonra dünya çapında bir
devlet kurmuş… Peşinden, vecd ve aşk çığırı kapanınca, ev ve hak sahipliğinden
koğulmuş… Derken İran transitli Şark fesadlariyle, Makedonya transitli Garp
fesadları arasında çürütülmek istenmiş… Derken, vatanın boğaz tokluğuna azat
kabul etmez ırgadı haline getirilmiş…. Ruhuna, şuursuz fedâkarlık ukdesi
olarak:
Adı Yemendir;
Gülü çemendir!
Giden gelmezmiş,
Acep nedendir?..
Dedirtecek kadar dâsitanî bir
hayret ve dehşet havası üflenmiş… İran ve Bizans kırması İstanbul efendileri
tarafından “bir sürü Etrâk-i bîidrak” diye anılmış… Nihayet topyekûn
sindirilmiş, yıldırılmış, apıştırılmış; ezdirilmiş, bezdirilmiş, zaman ve mekân
dışına sürülmüş… Dünyanın en şanlı taarruz devresini takip eden üç asırlık
hazin müdafaa ve kahharî bozgun çığırını nihayet tam tasfiye hükmiyle idrâk
etmiş… Haritadan büsbütün silineceği ve artık İslâm düşmanı emperyalist Garp
Firavunları hesabına Haymana ovasını sulamaya memur edileceği anda, hâlâ
kanının tortusunda yanan son varlık hummasiyle şahlanıvermiş… Millî Kurtuluş
hareketini idare edenlerin, göz çıkaracak kadar ön plâna dikili şahıs
bahaneleri gerisinde, göze görünmeyecek kadar arka plânda, bizzat sadece din ve
devlet uğrunda bu vatanı kurtarmış… Fakat ondan sonra, bir takım şahısların
yoktan var ettiği bir topluluk sıfatını giyerek maddî ve mânevî vergilerin en
ağırına matrah teşkil etmiş… Maddede başkaları tarafından kurtarıldığı
rivayetine karşılık, ruhta; aynı başkaları tarafından doğrudan doğruya harap
edilmiş… Ve sadece rakı şişeleri, iskambil kâğıtları, verem ve frengi
mikropları ve bir takım kasket şekilleri arasında yalnız bırakılmış… Üstelik,
canlı cenazesinin başında tamtam dansı şivesiyle “Efendimiz sensin!” diye
bağrıla bağrıla, kendisini tarihte efendi kılan bütün mukaddesat kıymetlerinin
çalındığına şahit olmuş…
BİR NESLİN SON ÖRNEKLERİ
Sen bizdesin ve biz sendeyiz.
Biz, senin içinden, seni sana anlatmıya ve seni vatanından başlıyarak eşya ve
hâdiselere hâkim kılmaya doğru ilk cereyanı açmış olan kol…
Bütün ümidimiz sensin! Zira
gençlik adına, yine göz çıkaracak kadar ön plâna dikilmek istenen ve millî marş
yerine “Samba” ve “Rumba” teganni eden birkaç sahte inkılâp gencinin arkasında
ve yine göze görünmez plânda, vatan sahipliği hüviyeti sende kalmakta; ve bu
hüviyetin ilâhî cevheri, bu zamana kadar damarlarına ve zerkettikleri en şenî
zehirlere rağmen hâlâ “damarlarındaki kanda mevcut” bulunmaktadır.
Vazifemiz, seni mâna
dolandırıcılarının derhal gözlerini çıkaracak kadar keskin bir noktaya dikmek,
ön plâna çıkarmak; ve “Efendimiz sensin!” diye sana 27 yıl söylenen yalanı
gerçekleştirmektir!
O da, senin, Hak ve hakikate kul
ve Hak ve hakikat rehberlerine âlet olmanla tahakkuk edecektir.
SON VE TEK KIVILCIM
Şu bu kemmiyet böbürlenmelerine
paydos! Aslına bakarsanız, arsadaki odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir
kıvılcım noktasıyız biz! Odunların üstüne, yıllar ve asırlardır, yağmadık
yağmur, düşmedik kar kalmadı. Onları küf basmış, pas yutmuş, rutubet bürümüş;
üstelik Garp dünyasının bütün kanalizasyonları bu odunların üzerine akmıştır.
İşte, arsadaki böyle bir odun
yığının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Kim bilir hangi
muazzez velînin mangalından sıçradık, hangi mübarek müminin fenerinden
damladık, hangi muhterem mustaribin sigarasından düştük de; bu, süngerlerden
daha ıslak ve çöp tenekelerinden daha kirli odun yığınının bir köşesinde
karargâh kurduk.
Bu odun yığını, uzaklarda, çok
uzaklarda, ormanı temsil eden ve hergün bir ağacı daha köklerinden koparılıp
mahut arsadaki yığına atılan münezzeh Türk milletinin içinde menhus bir
zümredir; ve işte biz, böyle bir odun yığınının gizli bir noktasında tek bir
kıvılcım noktasıyız!
Dâva, bu odun yığınını, büyük ve
ebedî oluş hummasiyle çatır çatır yakmak, onun alevleriyle güneşi soldurmak; ve
üzerinde, kir, pas, küf, rutûbet, ne varsa, hepsini birden buhara çevirmek…
Ateş, her pisliği yiyen,
süpüren, götüren, yok eden ateş, mânevî ateş; sana âşığız!
Doğru ama, bu odun yığını öyle
bir kütle ki, üzerine, Şarkın ve Garbın bütün petrol kuyuları dökülse yine alev
alacağa benzemiyor! Onu ıslatmak, onu küfletmek, onu pisletmek, onu rutûbet
süngeri haline getirmek için, bazı sihirbazlar, babadan oğula menfi bir tarikat
edebiyle el ele verip tam bir asır çalıştılar! Biz ki onun gizli bir köşesinde
tek ve son kıvılcım noktasıyız, onu nasıl yakar, tutuşturur, alevlerle
sarabiliriz?
Biz, işte, Allahın böyle bir
harikaya memur ettiği, pis sularda boğulmuş kimbilir hangi yanık bağrın
sönmiyen ve istikbale sıçrıyan son zerresiyiz! Fırtınalar içinden geçtik,
kasırgalı denizler üzerinden aştık, lâğım akıntılarını bir saman çöpüne sarılıp
geçtik, yine sönmedik, yine bugünlere vardık; ve şimdi mahut odun yığınının
gizli bir köşesinde parıldamaktayız!
Allahını ve Allahının
Sevgilisini seven bu son tek kıvılcım noktasının üzerine titresin, onu Nuh’un
gemisindeki son insanın son menî nutfesi gibi muhafaza etsin, onu gayet büyük
bir ihtiyat ve itina ile üflesin, genişletsin; ve Allahtan lûtfedeceği mucizeyi
beklesin!
Bekleyiniz!