ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

- NECİB FAZIL -
Yazıları Paylaş
İdeolocya Örgüsü (10. Bölüm: Hal ve Manzara)
Eklenme: 2011-01-09 | Okunma: 518

İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ

 



X – HAL VE MANZARA



 

BU HAL

* Bu hal, Kanunî Sultan Süleyman’ın hemen arkasından başladı; ve 4 asırdır hiçbir değişiklikle aslını ve mayasını değiştirmeden geldi.

* Bu hal, kışırda kabuk bağlayan ve iç vecdini kaybeden sözde imanla, bir türlü iman haline gelmeyen gülünç inanışların bazı kör nefsaniyetlerde belirttiği tarihî yobazlıktır.

* Bizde değişiklik adına ne yapılmışsa hep kışırda, deri tabakasının üstünde oldu; ve tarihî ham yobaz, bir an evvelki yobazlığın tam tersine dönmüş ve eskisinin düşmanı diye ortaya çıkmış olarak hep ayni asla ve mayaya sadık kaldı.

* Sakın yobazı, bir dâvaya, onun en mahrem çilelerini çektikten sonra kıl ve nokta feda etmeksizin emirlere sımsıkı bağlanan ulvî adam sanmayınız! Yobaz, her sahada, asla anlayamadığı ve iç yüzünü göremediği tecelliler karşısında papağan gibi hep ayni aksülâmelleri gösterip “Nuh” diyen, fakat “Peygamber” demiyen; ve insanda en büyük İlâhî nimet, ruh ve fikri, bekçi sopası, tulumbacı nârası ve “yurya!” çığlığıyle boğmaya kalkışan, böylece inanışları kör ve havasız nefsaniyetine indiren insan kılıklı insan tersidir.

* Yobaz, sadece Allahı bulmak için düşünmeye, ürpermeye ve kıvranmaya memur insanoğlunun en büyük düşmanıdır; ve en sefil hayvanlar arasında bile bir eşi bulunmaz esâtîrî hayvandır.

* İslâmlığın en ince kanunlarından biri, bir müslümana küfür isnad edildiği zaman eğer o kimse gerçekten küfürde değilse, küfrün, bir kurşun gibi geriye teperek isnad edicisini bir daha dirilmemecesine öldüreceğidir. Böyleyken, bir zamanların müslümanlık taslayan yobazı, mukaddes ve muazzez Şeriatin gözünde asla suç olmamak şöyle dursun, hattâ teşvik ve rağbet mevzuu olan işlere küfür damgasını vurmakla teferrüd etmişti.

* Bir asırdan beri nesil nesil, bir derece daha katılaşa katılaşa gelen yobazlarsa, şimdi aynı hüneri dinsizlik ve Allahsızlık yolunda göstermek istiyor; ve insanoğlunun ebedî varlık ve kurtuluş yolunda istikamet göstermek isteyenleri hemen damgalayıveriyor: “Soysuz, vatansız, mürteci, inkılâp düşmanı!”

* Sen, ruh bağırsaklarındaki inkıbazı itfaiye hortumlarının sökemeyeceği ve kafasındaki sertliği şahmerdanların kıramayacağı Yirminci Asır yobazı! Münzevî bir karıncanın bile ayağının kıpırdattığı noktada, bir faaliyet ve hayatiyet merkezi varken, ne olur, o kaskatı kafanı bir lâhza çevir de ne dediğimize, ne yaptığımıza bak ve bir lâhza düşünmeye çalış! Sonra elinden gelirse bize fikirle mukabele et! Fikir, senin gözünde kolera mikroplarının sahası mıdır ki, onu gördüğün her yerde üzerine kireç dökmekten başka çare bulamıyorsun?

* Dünün bir türlü ölçü ve insafa gelmez yobazları, kazan kaldırdıkları mevzularda bir izah ve müdafaa tavrı gördükleri zaman şöyle haykırırlardı: “Söyletmen, vurun!”... Ve bir kelime söyletmeden vururlar, kelleleri uçururlardı. Doğruysa doğru, yanlışsa yanlış olarak yine bizzat fikirle tesbit edilmesi gereken fikirden bu derecede korkmak için, insan geçinenlerin, maymunlar ve leş kargaları arasında bile kendilerine bir müttefik bulamamış olmaları lâzım değil midir?

* Bugünün yobazları, dünün, hiç olmazsa aslı hak olan bir dâvada hak suretinden geçinen zavallılarına nisbetle, aslı haksızlık olan dâvaların bâtıl suretine mıhlı ve her bakımdan sultanî iman yağmacıları ve fikir kaatilleridir.

* Avrupalının kendi içinde çoktanberi tasfiye etmiş bulunduğu bu hal, bizde tâ dibinden ve kökünden kazınmadıkça, bunu kazıyacak cemiyet ve terbiye usullerine erilmedikçe, hiçbir bahsi ele almaya usûl bakımından imkân yoktur. Büyük ve gerçek Türk inkılâbının başı, tarihî yobazlığın tâ kökünden kazınması hadisesine dayanmalıdır.

 

ASIL DAVA HEP’ÇİLİKTE

* Bin ciltlik dâvamızı, bir cilde, bir yaprağa, bir satıra, bir cümleye dökülebileceğimiz gibi, bir heceye de yerleştirebiliriz. O hece şudur: Hep!..

* Evet, hep!.. Hep’e bağlanmak, hep’çi olmak... Yol budur! Yani yolun ana metodu, bu!..

* Hangi dâvanın adamı olursa olsun, hep’çi olmayan hiçbir şeyci değildir.

* Biz hep’çiyiz; ve İslâm, gökte tek yıldız ve yerde tek kum tanesi bırakmamak şartiyle her şeyi mihrakında toplayıcı hep’çilik ruhu...

* Kuvvet, sadece bu metodu sımsıkı tutmak ve topyekûn eşya ve hâdiselere tatbik etmekten geldiği gibi, zaaf da onu gevşetmekten, kısmaktan, boyuna arazi kaybetmeye ve tâviz vermeye mahkûm kılmaktan doğar.

* Nihayet bu hal, İslâmın fezayı kuşatan dairesini daralta daralta, tebeşirle kondurulmuş bir nokta kadar küçültmeyedek varır. Böyle olmamış mıdır?

* Hikmetlerine eremediği ölçülerin kabuklarına sımsıkı yapışıp onlar dışında dünyayı kapkara gören, iç ve dışa hâkim, derinliğine ve genişliğine bir âleme yol bulamayan (gûya imana yakın) dar ruhlarla, işi gücü boyuna fedakârlık etmek, safra atmak, buhar koyuvermekten ibaret (mutlaka küfre yakın) tâvizci mizaçların halidir bu...

* Bu halin tarihi bizde 4 asırlık... Tanzimata kadar gelen ilk 2 buçuk asırda dar ruhlular, ondan sonraki 1 asırda da tâvizci mizaçlar iş başında... Geriye kalan yıllarda ise imana uzaklık ve küfre yakınlık diye bir meseleye yer bile kalmamıştır.

* Halk Partisi şekavet idaresinin İkinci Dünya Savaşı nihayetine tesadüf eden devresinde, Hristiyanlık dünyasından cebir yoliyle gelme sözde hürriyet havası içinde, kömür yüklü bir kamyondan yere düşmüş tek bir parça halinde, İslâma içinden karıncaların bile geçemiyeceği bir muvazaa deliği açıldığını ve yine sözde müslümanların bununla yetindiğini görüyoruz.

* Firavun’un ehramına taş taşımaya mahkûm esirlere, kuru ekmekle beraber ayda bir kere hoşaf lûtfedilircesine, efsane çapında bu hasis muvazaa, aradabir Allahın ismini andığı için gafil halka mümin görünen başbakanlar tarafından her fırsatta “teokratik idare” tabiriyle şeriate saldırarak açığa vurulduğu ve gözlere sokulduğu halde kimsede bir anlayış yoktur. Bu halin verdiği sahte teselli bakımından da, cebrî küfürden beter olduğuna dair yine kimsede bir takdir hissi mevcut değil...

* Muvazaa ve muvazaacılık, olmanın, olmaya doğru gitmenin değil, olmamanın, olmak istidadını her ân biraz daha kaybetmeye yönelmenin işidir. Yamalı bohça, çingene bohçası marifeti...

* Atla eşek arasında muvazaa oldu mu, meydana katır çıkar. Doğurmayan, eser vermeyen, yalınız yük taşıyan hakîr hayvan... Muvazaacı budur!

* Bir hep’çi yıkılacak olursa, çelikten bir putrel gibi bütün gövdesiyle devrilir; fakat vücudunda bir zerrecik bile koparılmasına, bir talaşcık bile yontulmasına tahammül edemez. Ne mesuttur o insan ki, devrilenlerin bile şeref ve haysiyet sahibi olduğu hep’çilik dâvasında, ezelden ebede kadar ayakta duracağını bildiği sisteme bağlanmış ve onun muhasebesini “hep” üzerinden vermeyi borç bilmiştir.

* Biz, inanmanın Allah için olduğunu bilenler, fakat neye olursa olsun, mücerret inanmaktaki gücü anlayanlar, bâtıla inananlardan ziyade, hiçbir şeye inanmayanlardan tiksiniriz. Zira bâtıla inandığın halde mücerret inanma cevherini kaybetmeyen delâletteki adam, bir gün aynı cevheri Hakka çevirecek olursa ondan halis bir mü’min doğabilir. Ama hiçbir şeye inanmayan ve boyuna inkâr etmekten başka işi olmayan gübre insandan, çıksa çıksa tezek çıkar. Bu yüzdendir ki, komünist, ilericilik taslayan, kendi öz ruh kökünün haini, başıboş bir devrimbazdan daha az iğrençtir. Zira devrimbazın ne kitabı, ne mezhebi, ne dünya görüşü, ne kafa çilesi vardır. Kısacası, hayvanî nefsi ve nebatî duygularından başka hiçbir şeyi yok...

* Demek ki, hep’çi, toptancı, yekûncu olabilmek için, kâinata hâkim kanuna ermek, ona inanmak, bağlanmak ve zerre feda etmemecesine yapışmak lâzım...

* İslâm, işte bu kanunlar manzumesinin ismidir ve mücadelesini “hep” üzerinden tanzim borcundadır.

* Pratikte ve müşahhasta Büyük Doğu dâvası, her iş şubesiyle, nazariyede ve mücerrette en büyük prensibimiz olan hep’çilik usulüne bağlıdır.

 

GELİŞ VE GİDİŞİMİZ

* Alçalma günlerimizden, hele Tanzimattan beri, hiçbir asrın, hiçbir yılının, hiçbir ayının, hiçbir gününün, hiçbir saatında, Türk milletini gerçekten uyandırma hamleleri görülmedi.

* Alçalma günlerimizden, hele Tanzimattan beri Türk milletini, kendi öz kökünden dallarına kadar, devir devir bütün bir nefs muhasebesi ehliyetine ulaştırabilecek hiçbir yetiştirici içtimaî şart doğmadı.

* Türk milletine, evvelâ nefsini, sonra dünyasını, ilk defa kâinatını, sonra yine nefsini teşhis ettirici idrâk ve irfan melekesi, inhitat günlerimizden ve hele Tanzimattan beri bir türlü mahyalaştırılamadı.

* Türk milletine, dâvaları ve aksi dâvaları hiçbir gün öğretilmedi, gösterilmedi.

* Türk milletine, niçin, hâlâ öz eliyle bir dikiş iğnesi yapamadığı ve bir fabrikanın parçalarını yabancı diyarlardan getirip burada kurmakla bir sanayi sahibi olunamayacağı sırrından asla bahsedilmedi.

* Gerçek münevver ve dünya meselelerinin çilesini çekmiş en aşağı bir milyon adam yerine, niçin bir düzine insan bile yetiştirilemediği Türk milletinin yüzüne, saffet, samimiyet ve halisiyetle haykırılmadı.

* Şu İkinci Dünya Savaşının hangi ruhî, içtimaî, iktisadî, siyasî, müessirlerden doğduğunu izah edebilecek kıratta bir devlet ve siyaset adamı istidadına bile tesadüf olunamadı.

* Tam 27 yıllık CHP devresi içinde 29 yaşında kumar, 39 yaşında içki, 49 yaşında ihtikâr, 59 yaşında sahte vatan edebiyatı reçetelerine eş kuvvette hiçbir şey zuhur etmedi.

* Şu kadar yıllık şekavet devri, tamamiyle mühmel bir madde plânı içinde Türkün ruh ve ahlâkını sistemle kemiren bir rol oynadı; ve nihayet işleri Allahın âni bir kolayına getirme cilvesiyle, yeni, fakat eski devrin tesirinden dışarıya çıkamamış partilere yol açıldı ve bir şekavet ocağının yıkılmasına rağmen aradaki bu kök alâkası, artık yeni bir zuhurun da talihini karattı.

* Demokrat Parti, Halk Partisinin tam zıddı olamamanın vebalini, asıl onun suçlarını kendisine yükleyen fikirsiz bir ihtilâl darbesi yüzünden hayatiyle ödedi ve bu sır da anlaşılamadı.

* Nihayet, “bana şifa getirin!” diyen millet “şifanı sen tâyin et!” gibilerden kuru bir hürriyet vaadinden başka bir şey verilemedi; ve ruhî, ahlakî fikrî, harsî, idarî, içtimaî, iktisadî; siyasî plânlarda dumanla boğulmuş bir ülkede her şey güneşin doğuşiyle batışı arasındaki kısa zaman içinde bir “idare-i maslahat” canbazlığına iliştirilip bırakıldı.

* Dramımız, son yıllarda, en hâd fışkırışlardan sonra birdenbire felâketli bir müzminlik devresine geçmiş bir hastalık manzarası arzetmeye başladı.

* Bu gelişten sonra bu gidişin tek ümit hedefi, Allahtan yeni bir hâd devre yaratmasını dileyerek, onda, tam ölüm ihtimaliyle içiçe tam şifayı aramaktır.

 

ASIL İNKILÂP

* Eski teşbihimiz: Bir asrı aşan bir zamandan beri, türlü sun’î gübreler ve kimyevî yemlerle bir Noel ağacını beslemeye çalışıyoruz. Batılılık dedikleri ağaç... Yemişleri, Noel ağaçlarının dallarındaki takma ve iliştirme eşyadan ibaret... Bu meyveler, ağacın Türk milleti olması gereken kökünden doğma ve beslenme değildir.

* Dal dal taşıdığı takma ve iliştirme eşya altında bu ağaç tıpkı Noel ağaçlarının bir sarhoşluk gecesi sonundaki kusulmuş haline dönmeye mahkûm...

* Nitekim hep böyle oldu ve hep böyle olacak...

* Ya bu dallardaki yemişlere yeni bir kök bulacaksınız, yahut ağacın öz kökünü dallarına hâkim kılacaksınız! Hilkat kanunu bu; başka türlü olamaz!

* Bizde bir asır üstüne bir çeyrek asırdan beri dallarımızın nimetini dışarıdan taşıyanlar bu sistemsiz ve temelsiz marifetlerine karşılık sistem ve temele dayalı olarak içeriden kökümüzü kurutmaya baktılar. Halbuki dışarıda ne kadar dal nimeti varsa hepsi de belli başlı bir kökten gelme. Kökü yabancıda ve yemişi bende bir nakli ve iktibas işine inanabilmek için hayvan olmak bile fazla...

* Yeni zaman yemişlerini olduracak hamleyi, eğer 4-5 asırdır kendi ağacımızın kökünden geçinerek devşirmedikse bunun sebebini nihayet köksüz yaşamaya razı oluşumuzdaki, ruha nüfuz edememek ve hep sığlarda kalmak sebebiyle birleştirmeli...

* Dünün her türlü dal nimetine düşman din hikmetleri dışı ham kaba softası neyse bugünün Noel ağacı simsarı küfür yobazı odur!

* Birbuçuk asıra yakın bir süredenberi gelen inkılâpçılarımız anlıyamamışlardır ki, âdi at, ıstıfa süzgecinden geçirile geçirile “safkan” derecesine ulaştırılabilir; fakat eşekle evlendirilecek olursa meydana katırdan başkası gelmez.

* Tanzimattan beri gelen, medeniyetler arası muvazaacılığımız, işte böyle atla eşeği evlendirmeye kalkışmaktan öteye geçmemiştir. Zira medeniyetler arası mahsup sırlarına ermiş, bir tefekkür sınıfı yetiştirilmemiştir. En büyük millî zaafımız işte bu tefekkür eksikliğindedir.

* Cumhuriyet devrinden beri büsbütün kurutulan ve ortaya olanca lûgatçesi birkaç hırıltıdan ibaret, çilesiz, ıstırapsız, meselesiz bir nesil çıkaran ruh ve fikir iklimimiz, eğer dâva bir anda idrak edilip sıhhî imdat ekipleriyle üzerine varılmazsa, bütün rotanın topyekûn kanser illetine tutulmasından daha felâketli olabilir.

* Asıl inkılâp, cüce ve yarım oluş devirlerini kapayıp kendimize dönmek ve 4 asırdır kaybettiğimiz kendi kendimiz 21 inci Asrın eşiğinde ve onun icapları önünde yeniden murakabe ve keşfetmek olacaktır.

 

FELİX CULPA – MES’UT SUÇ

* Lâtince bir tabir... Mes’ut hatâ, kutlu suç mânasına...

* Bu tabir, Türk tarihinin son safhasını dolduran köksüz ıslah hareketlerinin ve sahte kahramanların iç yüzünü ifşa etmesi bakımından bir şaheser... Onda, muhtaç olduğumuz üstün idrakın en büyük ve en incesine yol açan bir anahtar değerini buluyoruz.

* Eski Romalı, bu tabiri, dışından mes’ut gibi görünüp de iç yüzü felâketli işler hakkında kullanıyor. Evet, eski Romalı, bir hâdisenin dış yüzünde kalmayıp iç maktâlarına kadar işleyici bir göze malik olmanın bugün Batı dünyası tarafından şiarlaştırılmış akıl harikasına malik bulunuyordu.

* Böylece, daldaki meyvenin kökle alâkasını şart koşucu oluş kanununu, yoksa illetli kök üzerindeki, ağaç dalına yapışık iğreti meyveden hiçbir hayır gelmeyeceğini pek güzel belirtiyor bu tâbir...

* (Felix Culpa) yı gayet açık bir misale kavuşturmak için, yedek parçası, muharrik kuvveti, hattâ ham maddesi dışarıdan gelen bir fabrika düşünelim: Bu fabrika, kurulduğu memleket hesabına, dış cephesi mübarek bir cinayetten başka bir şey değildir.

* Bünyeye uymayan, bünye içinden gelmeyen ve iktisadî, içtimaî, ruhî, siyasî, ana dayanağını bünyede kuramamış olan her ıslah hareketi bir (Felix Culpa) dır.

* Tanzimattan bugünedek, devrim, verim, eser, nizam adına ne yapılmışsa, hepsi birer (Felix Culpa)...

* Mağrur, fakat hakikatte mahrum (Felix Culpa)larla ezmeye çalıştıkları mahzun, fakat hakikatte her şeye malik şahsiyetimizi müdafaa etmek için bu anahtar mefhum en büyük silâhlardan biridir.

* “Eser, eser!” diye tepindikleri şeylerin karşısına bu tabirin gözlüğüyle çıkıp bakınız: Sinan’ın eserleri gibi gerçek ve şahsiyetli bir bina mıdır gördüğünüz, yoksa gece-kondular semtine bitişik ve deniz kumundan yapılmış bir gök-delen misâlinde, sahiden gökleri delen ve ağlatan bütün sahte oluşlarımızı seyredebilirsiniz.

 

HÜRRİYET

* İnsan hür değildir; hür olan, eşek veya köpek...

* Tam frensizlik ve alıkoyucu melekelerden yoksunluk mânâsına hayvanî hürriyet, hayvanda bile sınırlıdır ve ona pisliğini toprakla örttürecek kadar olsun, bir hicap zabıtası telkin edicidir!

* İnsanda, aynı insan tarafından biri istiklâline kavuşturulacak ve başına taç konulacak, öbürü de zindana tıkılacak ve ayağına pranga vurulacak iki zıt hüviyet vardır: Ruh ve nefs... Ruh, hürriyeti, hakikate esir olmakta bulur, nefs ise onu her istediğini yapmak mânâsına alır. Nefsin, tanrılık iddiasına kadar isteklerine pâyan yoktur.

* İnsan ruhunu, tek kum tanesini açıkta bırakmamış topoğrafyası diyebileceğimiz tasavvuf ölçülerine göre, insanda İlâhî nura perde olarak yaratılan ve büyük marifete ermek için mutlaka yıkılması, eğilmesi, çiğnenmesi gereken nefs, nasıl fert plânında murakabe altına alınması zaruri bir nesne ise, misalimizin cemiyet plânına tatbikinde de, ma’şerî vicdana (toplum vicdanına) fertleri bağlayıcı bir mutlakiyet tanınması telkin edici bir keyfiyettir.

* O halde, fert plânında ruha karşı nefs neyse, cemiyet plânında da ma’şeri vicdana karşı fert odur; ve mutlaka hakkı eksiksiz verilmek şartiyle sımsıkı bir disiplin cenderesi içinde kıskıvrak bağlı kalması, cemiyetinin bekası noktasından hilkat kanunu icabıdır.

* Hürriyet için hürriyete talip milletler, kendi kendilerinin esiri olmaktan kaçarken, başkalarının esiri olmaya mahkûm...

* Hürriyet bir gaye değil, vasıtadır ve gaye bir tarafa bırakılıp vasıta gayeleştirilemez.

* Demek ki, Allahın, Kur’anında “dinde ikrah yoktur” fermaniyle doğruladığı ve hakkını bahşettiği hürriyet, hakikate ermek için, canlıların havaya muhtaç olması gibi, vicdanlara vasıta kıymetinden ibarettir ve hakikate erilince, hürriyetin en büyük tecellisi, hakka esaretten başka bir şey değildir.

* Hürriyetin tecelli ettiği her yerde hak bulunamazda, hakkın tecelli ettiği hiçbir yerde hürriyet müdafaa dilemez.

* Hürriyetin –hak için- olmadığı yerdeki felâket, hürriyetin –sırf kendisi için- olduğu yerdeki felâketten büyük değildir. Yani zulme esaretle nefse esaret aynı belâ...

* Her şeyle beraber hürriyetin de hakikati ve aslî kaynağı bizdeyken, tam bir vicdan istiklâli yolundan erilmiş, bir petek bal gibi mânası ve hendesesi içiçe, aslında muhteşem ve muazzam nizamımızı bozmak için bize hürriyet tuzağını kuranlar, hürriyetten anladıklarına zıt olarak başıboşluğumuzu sağlamaya bakmışlar; ve böylece, göğsümüze taktıkları, içyüzü gizli “hürriye”» madalyasiyle ruhumuzu esir etmeyi bilmişlerdir.

 

UYDURMA DİL FELÂKETİ

* KISA HECELER... Aşağıdaki cümleyi, ona hususî bir mâna biçmeden, onda ayrı bir mâna murad edildiğini hesaba katmadan, sadece Türkçe olarak okuyunuz:

* “Ciğerimi delici, yüreğimi yakıcı, kafamı kemirici soru şu ki, gericiliğe mi, ilericiliği mi, ne tarafa döneceğini bilemeyene, anadilini yitirine, yolunu şaşırana, ya kuzu gibi boyuna budalaca acı acı meleyene, ya da kısa heceli ölü kelimeleri dizi dizi boşuna sıralayana, şu yeni kuşağa ne demeli; acımalı mı, acımamalı mı?”

* İçinde 50 kelime ve 162 hece bulunan bu cümlede tek bir uzun yoktur ve böyle bir lisan yeryüzünde mevcut değildir.

* Bu hâl, tarihinin ilk çağlarında, henüz hançeresi gelişmemiş bir millete işarettir.

* TEK HECELER... Dilimiz umumiyetle tek, hiç değilse az heceli kelimelerden örülü:

Al, kal, çal, dal, ol, sol, dol, yol, ser, ver, ger, yer, yan, ban, kan, san, at, kat, tat, çat, kap, sap, tap, yap, say, yay, kay, cay, sil, bil, ek, çek, şiş, piş, ye, de, filân, falan, sayısıza kadar giden bir dizi...

* Askerî kumanda sesine benzeyen ve sonlarına birer “mak” veya “mek” edatı eklenince ancak iki heceli masdarlığa çıkabilen “emr-i hâzır”lardan ibaret bu tek veya az heceli kelimeler kalabalığı içinde yabancı dillerden devşirilmiş dolgun heceler de Türk hançeresine uymadığı için bölünmüştür:

Psomi (rumca ekmek) – İpsomi...

Fikr – Fikir... Spor – Sipor... Film – Film... Nefs – Nefis... Remz – Remiz...

Vesaire...

* Başka dillerde tek hecede 4 – 5 sese kadar çıkabilen (rast, drops) dolgun heceler Türkçede 2 –3 sesi aşamaz ve ancak kültürlü insanların hançeresinde yer bulabilir.

* Bir dilde uzun, dolgun ve çok heceli kelimeler, tefekküriyet ve medeniyet işaretidir.

* Türk milletinin, ruhunu dayayacağı üstün bir medeniyet mihrakı buluncaya kadar sürdüğü hayat içinde dili, kısa heceler bahsinde olduğu gibi, konuşmaya ve dolayısiyle düşünmeye vakti olmayan bir topluluğu ifade eder.

* MÜCERRET MEFHUM... Türkçede, kendi öz malı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur. Aşağıdaki, hemen her lisanda mevcut mücerret mefhumların Türkçe karşılığını arayınız:

* Zaman, mekân, mesafe, zevk, şevk, mevzuu, merkez, mihrak, gaye, mefkûre, din, Allah; ve nâmütenâhîye kadar sayabiliriz. Mücerret mefhumların hattâ basitlerinden ibaret olan bu kelimelerden bir tanesini bile Türkçede bulamazsınız. “Allah” adının hiçbir lisanda eşi bulunmaz hâs ve âlem ismi olması bir tarafa, ilâh mânasına her dilde mevcut kelime bile Türkçede yoktur. “Tanrı” kelimesi “tanyeri”nden gelir ve mücerretlikle alâkasız, putperestlikten kalma bir madde ismi olmaktan ileriye geçemez. “Mevzuu” kelimesine uydurulan “konu” ise “koymak” gibi kaba ve maddî bir fiile dayanır. “Vazetmek” fiili “koymak” değildir ve onun üstünde bir mânayı (nüans – gamıza) belirticidir.

* Neticede, sade ve mahdut madde isimlerine mahsus, beşerî tefekkür malzemesinden mahrum bir lisan karşısında kalıyoruz. Hattâ “dil” bile “lisan” kelimesine uymuyor da ağızdaki et parçasından ibaret kalıyor.

* (FONETİK) İMLÂ... Seste tecelli eden dil, ayna veya fotoğraf camındaki hayalini yazıda bulduğuna göre, onun yazılış tarzındaki ölçü aynen kendi keyfiyetine dahil bir kıymettir.

* Dünyada hiçbir dil yoktur ki, bugünkü Türkçenin yazılış derecesinde (fonetik – seslendirildiği gibi) olsun...

* “Fena mı, kolaylık!” mı diyeceksiniz? Evet, kolaylık; fakat ulvî “zor”u ortadan kaldırmakla, insanı süflî bir basite götüren kolaylık!... Hece usulü yerine bugün kaim olan kelime usulünün, yani her kelimeyi kendi müstakil yazılış şekliyle bir resim gibi ezberleme ve ezberletme metodunun, zekâ terbiyesi bakımından üstünlüğü, medenî öğretim düsturları arasına girmiş ve bizim bundan haberimiz olmamıştır. (Fonetik) imlâ jandarma erlerine göredir.

* Aslı ve iptîdaî haliyle fakir olan Türkçe, bugünkü yazılış şekliyle de, zihin terbiyesi gücünden yoksun bir fakirliğe düşürülmüştür.

* UYDURMA DİL CİNNETİ: Dil, istikrâi, yani kendi iç ve öz kanunlariyle mevcut bir müessisedir ve dışarıdan, bütün bir lisan uydurma şeklinde müdahaleye tahammülü olamaz.

* Tıpkı kâinat gibi... Esrarı ve kanunları aranır, bulunur, fakat uydurulamaz. Lisan ile kâinatın hiçbir farkı yoktur. Zira kâinatta ne varsa, karşılığı lisanda mevcut... Dil, kâinatın plânıdır ve kendi dışında başka bir kâinat ile değiştirilemez. Mecnunun her çeşidi görülmüştür ama, böyle bir dâvaya “evet!” diyeni görülmemiştir.

* DİLİN PİŞMESİ: Kömür, toprak altında elmas oluncaya kadar binlerce yıl pişiyor. Dildeki kelimeler de öyle... Milletin dilinde yıllarca pişecek ki, kalble dudak arasındaki elmas dizili nâkilli vücuda getirebilirsin... Sonradan da zorla bu nâkille dizilecek her madde, o milletin ruh ve idrak temeline en korkunç bir suikasttır. Böyle bir lisanın adı da, Türkçe değil, uydurukça... Bir milletin öz dili, âlimlerin, aydınların, yabancı kültürlerle temasta olanların lisanı değil, hattâ okur – yazar olmayanların, bakkalın, çakkalın, hamalın, işçinin, dadının, babaannenin, köylünün, neferin dili... Bunların bilmediği hiçbir kelime Türkçe olamaz; ve topyekûn bir tasfiye hareketi belirtmesi bakımından tedrici bir ıstıfa ile bir tutulamaz. Böyle bir hareket, olsa olsa, bir milletin ruh nakışlarını silmek ve onu mânada cascavlak hale getirmek olur. Sadece ihanet...

* ABESLER SERİSİNDEN: Türkçede meselâ “sebep”, “mevzuu” gibi Türkçeleşmiş, fakat asılları arapça kelimelere karşılık, icat edilen “neden”, “konu” tabirleri, vahşet hissi verecek kadar iptidâî ve sathîdir.

Evvelâ “neden?” bir sualdir ve isim yerine kaim olamaz. Her dilde onun yeri ayrı, “sebeb” in yeri ayrı...

Meselâ:

- Neden bu sebebi ileri sürüyorsunuz?

Derken:

- Neden bu nedeni?..

Diye mi söze başlıyacağız?.. “Mevzuu” ise vazetmekten geldiği için Türkçeye tercümesi zâhirî tesiri altında kalınarak başka bir mefhum bulamamak zoru altında o güzelim mefhum, en kaba bir müşahhasa düşürülmüş be bayağı işlerde kullanılan “koymak” masdarına bağlanmıştır. Halbuki “mevzuu”, çuvala kömür konurcasına maddî bir “koyuş” fiiline yakıştırılamaz ve lisanımızda mücerret mefhum sıkıntısına gösteren, zoraki ve daima Arapçanın tesiri altında, güya ona zıt boş çabaları gösterir.

* NİSPET EKLERİ... Bilimsel, fiziksel, tarımsal, siyasal, ulusal, Anayasal gibi, nispet edatı yerine (sel), (sal), (el) ve (al) getirilerek Türkçeye mal edilmeye çalışılan tabirler, güvercinler arasında eşek arıları kadar vahşi ve yabancıdır; ve ne Türkçe, ne de halkın hançere dehâsiyle alâkalıdır. Doğal, koşul, amaç, kıvanç, uygar, özgür, soyut, somut, ilke, belge, evren, tören vesaire vesaire gibi aslî madde olmak iddiasında kelimeler de, bize Moskof işgal kuvvetleri gibi görünecek ve aşıları asla takma kalbten ileriye gidemeyecektir. 40 yıllık (bay) ile (bayan)ın, (bey) ve (hanım) tabirleri önünde uğradığı hezimet malûm...

* Kat’î ve mutlak bir kaidedir ki, bir dile, aslî madde halinde kelime aşılamak, insanların beynini değiştirmeye kalkışmak gibi bir abestir.

* ARAP İŞGALİ YERİNE GÂVUR İŞGALİ... “Enflâsyonist ekonomi, emisyon ve devalüasyon skandalleri, anarşik realiteler, kaliteli ve kalifiye eleman azlığı, entellektüel kıtlığı, koalisyon zoru, nasyonalist klik ve partilerin politik espri ve plândan mahrumluğu, her alanda potansiyel düşüklüğü, rasyonel enerji ve lâboratuar idesine uzaklık, mistik ve sembolik illüzyonlar, atmosferimizin bazları olmuştur.” Şu 43 kelimelik cümleden, 6 adet “ve” yi, 28 adet de yabancı kelimeyi çıkaracak olursanız, Türkçeye ne kaldığını dehşetle görürsünüz!

* Aslî bünyesini berhava ettikten sonra üzerine bu kadar yabancı kelime üşüşmesine ses çıkarmayan bir dil, ilmî bir kat’iyetle mevcut değil demektir.

* Besbellidir ki, atılmak istenen şey dil değil, Türkün ruh cevheridir.

* Ruhumuzun ırzına geçtiği sanılan Arapçaya karşılık, ruh ismet ve iffetimiz gâvurcaya takdim ve teslim edilmiştir.

* DÖNME AĞZI... Dilimize dönme ağzı hâkim olmaya başlamıştır. Bu ağzın ilk tecellilerinden biri, şart edatı olan “ya” kelimesine eklediği, “dahi”, da... Ya da... Türk şivesinde böyle bir ağız yoktur. Bizde şart edatı “ya” iki kere kullanılarak kendisini belirtir:

* Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin!

Veya:

* Ya kurtarıcını bulursun, yahut gümler, şapa oturursun!

 Fransızcada olduğu gibi, her dilde de böyle...

* İslâm düşmanı bir “eleştirmeci”den kalma ve daha nice Yahudi, Ermeni, Rum şivesine kadar yanaşma bu dil, dikkat edilecek olursa Moskova’nın milletleri çürütme plânından hususî bir madde olarak solcu ağızların edasıdır.

* Bu minicik sivilce noktasını küçümsemeyiniz! O, kanser işaretinden başka bir şey değil... İşaret küçük ama delâleti büyük...

* Onların ağziyle hüküm:

Ya dil niteliğimizi sınırlarımız gibi koruyacağız, ya da...

 Şimdi kendi ağzımızla:

Yahut, sınırlarımızı bile tehlikeye sokacak bir ruh kaybı içinde, sessiz sedasız, çürüyüp gideceğiz!

* TEŞHİS VE ÇARE... Tek ve kısa heceli kelimelerden örülü... Dar, basık ve ancak gözle görülür maddî hadiseleri anlatmaya muktedir... İçinde hiçbir mücerret yok... Nihayet, uydurma kelimelerin sıvası altında fakirliği büsbütün aşikâr... Dönme ve tatlısu frenklerinin sefil ağızlarına kadar âlet... Irzını işgal ordularına teslim edercesine ecnebi kelimelere kucak açmış bir dil... Bu dil her şeye rağmen Türkün, içinde doğup öldüğü ruh kalıbıdır ve bütün dâva onu kurtarmanın yolunu bulmakta...

* Cedlerimizin İslâmı kabul edip kâinat çapında bir tefekkür ve tahassüs hazinesi yüklendikleri ân, takdir ettiler ki, kumanda seslerinden ibaret tek ve kısa heceli, âhenksiz, sadece yalçın madde plânına bağlı, mücerret mefhumdan yana sıfır derecesinde bir dille ne insan, ne cemiyet, ne de devlet teşkil edilebilir. Artık Türk, madde fâtihliğinden, onunla beraber mâna fâtihliğine geçmiştir, bunun için de maddî kılıcına eş bir mâna kılıcı lâzımdır. Halbuki elinde, mânevî kılıç adına, çelik değil, bir saman parçası bile yoktur? Ne yapsın?

Aynı ruh akrabalığı içindeki büyük dillerden devşirmecilik...

* Türk, İslâmiyeti kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır. Bu, anlayan ve insafı olan için riyazî bir hakikattir. İşte bu Türk, yani İslâmiyeti kabul ettikten sonra gerçek Türk’ü bulan Türk, ilk iş olarak, kaba müşahhaslardan ileriye geçemeyen dilini zenginleştirmek zaruretini idrak etmiştir. Bunun için de, Batılının, Yunanın ve Lâtin kaynaklarına uzanışı gibi, öz kültür kaynağının iki örnek diline el uzatmış ve Türkçenin çarşafı üzerine Arap ve Fars ağaçlarının meyvelerini tek yol kabul etmiştir.

* Ecdadımız aynen batı dillerinin eski Yunan ve Lâtin kaynaklarına el atması şeklinde, bağlı bulunduğu İslâm medeniyetinden âlet ve unsur sağlar ve bu medeniyetin iki büyük lisanını kaynak edinirken o büyük lisanlar içinde öylesine erimiş ve öz şahsiyetini feda etmiştir ki, aldığı unsurları aslî maddeler halinde benimseyip Türk diline uydurmayı, Türk gramer ve hançeresine mal etmeyi ihmal etmiş ve doğrudan doğruya Arapça ve Farsçanın ifade mimarilerine esir olmakta bir mahzur görmemiştir. Şahsiyet şuurundan mahrum bulunmayı gösteren bu hal hataların en büyüğü olmuştur.

* Cedlerimiz Arapça ve Farsça gibi iki azametli dille temasa geçince kendilerine hiçbir istiklâl hakkı tanımadılar. Büyük bir selim akılla bu dillerden devşirdikleri kelimeleri, aslî maddeleri, öz hançerelerine ve lisan mimarîlerine (gramer) tatbik etmeyi düşünmediler. Onları kendi mimarîleri içinde kabullendiler ve hattâ bir “münevver” için, Osmanlıcayı değil, Arapça ve Farsça bilmeyi esas saydılar.

* Hatâ bundan oldu ve bu hatânın tepkisi, yolların en yanlışı halinde, lisanı topyekûn ana sermayesinden yoksun bırakmaya kadar vardı. Başımızdaki bugünkü kurbağaca, işte bu dil şahsiyetsizliği yüzünden!..

* Arap ve Fars kelimelerinin kanımızda eritilmeden bünyemizde pörtükleşmesi üzerine, kapı, asla Türkçe olmayan birtakım uydurmalarla, (Lâtin) kaynaklı kelimelere açılmış ve meydana hiçbir kumaş hususiyet ve kıymeti olmayan bir yamalı bohça çıkmıştır. Üstelik Türk lisan mimarîsine (sarf ve nahiv) uymayan bir Selânikli dönme ağzı... Bu, doğrudan doğruya millî ruhun katledilmesi hâdisesidir; ve artık bu bahiste son söz “sebep” ve “netice” nin tespitinde kalmıştır.

* Yapılacak tek şey, dilimize girmiş bütün Arapça ve Farsça kelimeleri benimseyip aslî maddeler halinde kabullenmek, onları kendi “sarf ve nahiv” dünyasından ayırmak, kendi (gramer) ve hançere dehâmıza terketmek, bütün uydurukçaları atmak, Batı dillerinden gelenleri de yalnız teknik plânda olmak şartiyle almak ve aynı muameleye tâbi tutmak, yani Türkçeleştirmek...

* ÖLÇÜLER: Cahil dadının, basit köylünün, bakkalın, çakkalın, amelenin, bekçinin, çöpçünün bilmediği dil Türkçe değildir.

* Alman dilinin kıvamlanmasında en büyük rolü oynayanlardan (Göte) diyor ki: “Bir millete yapılacak en büyük fenalık, onun diliyle oynamaktır.” Bir milletin diliyle oynamak, onun hayatiyle oynamaktır.

* Dillere daima yeni kelime aşıları yapılabilir. Fakat bu aşıların tutması, yahut tutmaması bahsinde zor kullanılamaz. Yeni kelimeler ve iştikaklar halkın kabullenme duygusuna ve hançere dehâsına bırakılır ve bu işi sadece sanatkârlar yapabilir.

* İşte, Türk dili evvelâ müşahade altına alınamamış, ecdadımızın ne yapmak isteyip de tam beceremediği incelik noktaları görülememiş, aksine ve sadece İslâm nefretiyle ulvî mefhumların aziz eşyası süprüntülüğe atılmış, bunların yerine frenklerin de güldüğü frenk şapkalı barbar eşyası yığmak modası alıp yürümüş, bütün idrak melekelerini kavurucu bir ruh yangını mânevî vatanı silip süpürmüş ve neticede bugünkü kısırlaştırıcı, iğdiş edici, her türlü büyük kafa yetiştirmeye engel ve eser vermeye mâni felâket iklimi doğmuştur.

 

İKTİDARLARIN HİKÂYESİ

* Bazı rejimler, kalabalıkları, sırf ruhlarının çengellerinden tutar. Ruh müeyyidesi o kadar sağlam bir dayanaktır ki, halka, midesinden ve maddesinden her fedakârlığı yaptırabilir. İman kutupları saygı gördükçe güç yerindedir. İsterse inanış bâtıla olsun...

* Bazı rejimler de, kalabalıkları, sırf midelerinin kancalarından tutar. Gıdasız kalan ruha mukabil halkın kursak ve bağırsak hayatı, ortada ruh diye bir kaygı bırakmaz. Bir nebat ve hayvan hayatıdır, gider. Toprak versin, mideler yutsun da ne olursa olsun...

* Birinci soydan rejimler için şu veya bu madde aksaklığı, verimsizliği, sıkıntısı diye bir şey olamaz. Fakat ikinci cinsten rejimlerde en küçük bir darlık oldu mu, her şey tepetaklaktır. İnsanlar birbirine girip boynuz boynuza gelmeye ve çifteler savrulup duvarları yıkmaya başlar.

* İşte o zamandır ki, ruh, madde sıkıntısının miskin bahanesi arkasında boy gösterip kendi eksikliğinin ne demek olduğunu ihtar eder.

* Şüphesiz ki, kalabalıklar, ruhundan ziyade maddesiyle avlanmaya müsait... Yalnız madde cephesinin kemmiyet hesaplarıdır ki, kalabalıklarca kolayca anlaşılır. Kedilere ve köpeklere kadar şâmil bu bedahet duygusu insanda yaşarken, onun yerine ruhu ve mefkûreci görüşleri yerleştirmek çok zor...

* Fakat esas bu zorlukta... Ayakta durabilmek, tahammül ve sabır gösterebilmek, bir iş ve hamle hedefine yöneltici cehdi sağlayabilmek için ruha el atmaktan gayri çare mevcut değildir.

* Eski C.H.P. iktidarı, ne birinci, ne de ikinci soydan bir rejim olabilmiş; halkın hem ruh çengellerini sökmüş, hem de mide kancalarını kırmıştır. D.P. iktidarı ise, halkta bir ciğer kanseri haline getirilen bu ruh belâsını olduğu gibi yerinde bırakıp, sadece mideleri ve maddeleri imar yolunda bir şey beklemiştir.

* Bu vaziyette bir millet hareketi, ancak halkın ruhuyla beraber maddesini de harap edici bir tutuma karşı fışkırmak icap ederken, böyle olmamış; ve halkın ruhunu olduğu yerde bırakıp maddesini uzun vâdeler ve muvazenesiz hesaplarla süslemeye kalkışan bir idare, sadece iktidar makamında bulunduğu için, on senelik değil, 27 yıllık hıncın tokatını tek başına yemiştir.

* Neticede halk, tâ ciğerinden, o türlü sarsılmıştır ki, bizzat midesini ve maddesine ait bütün ihtiyaç iştihalarını kaybetmiş, hayat plânındaki varlık şevkini asgariye indirmiş ve İhtilâl sonrası iktisadi buhrana, açık bir ruh aksülâmeliyle yol açmıştır.

* Demek ki, yıllardır, ruhu ve maddesiyle harap edilen halk, İhtilâl sonrasında, bu hâle sadece ruhiyle karşı koymuş; ve Adalet Partisini millet eliyle çizilen çevrenin merkezine meccanen oturtup ondan da önce ruhunun intikamını almasını beklemiştir.

* Fakat gelen rejim bu nükteyi anlayamamış ve her şey basit bir madde muhafızlığına döküp bir gün hakkını aramaya kalkacak olan ruhun her şeyi elinden alabileceğini hesaba katmamıştır.

* Hulâsa: C.H.P. bu milleti yoktan var ettiği iddiasiyle açıkgöz ve sahtekâr bir madde kurtarıcılığı imtiyazına dayanarak Türkün ruh köküne zıt, bu kökü baltalayıcı ve onu Batı uşaklığına bend edici, her türlü fikir ve dünya görüşünden yoksun öyle bir yol açmıştır ki, bu yol, onu takip eden bütün partiler ve iktidarlar tarafından sadece küçük idare ve tatbikat plânlarında tenkit edilmekten başka karşılık görememiş; ve şu veya bu farklarla, hattâ şimdi onun kendisine yeni bir hüviyet araması ve gençlik aşısına el atması farkına rağmen, tek fârikaları İslâm düşmanlığından ibaret, çeyrek aydın ve cüce politikacıların yolu olmakta devam etmiştir.

 

DÜNYAMIZ

* Evvelâ küçük ve cüce politika hokkabazlığı dışında bizim dünyamızın, bizim üstün politika dünyamızın tesbiti gerek... Ancak bu suretledir ki, dış politika ölçümüzü basit ve gündelik politika zanaatinden ayırmış ve bir dünya görüşü temeline oturtmuş oluruz.

* Kol kol bütün örgüleştirmelerimizi boyunca kavranacak bir bedâhet vardır: Millî Türk politikasının temel ölçüsü, kendi kendisine ve riyazî bir kat’iyetle, Türkiye’yi öz sınırları içinde, ileri, müstakil ve şahsiyetli bir tekevvüne lâyık görecek, yahut buna en fazla müsamaha edebilecek Garplı kuvvetler manzumesine bağlanmak ve bu manzumenin kutuplarına faydalı görünmek sayesinde elde tutulabilir.

* Bu aziz kaygının asla barışamıyacağı kutup, düne kadar Faşizma ve Nazizma idi. Evvelki gün, dün, bugün ve yarın, İslâv ırkçılığı ve komünizmadır. Türkiye’nin kendi öz sınırları içinde, ileri, müstakil ve şahsiyetli bir tekevvüne lâyık görülmesindeki gaye en fazla kabul, yahut en az red tavrını, Garplı kuvvetler manzumesi zaviyesinden yalnız demokrasyalarda bulabilir.

* Herşey, üstün ve yüksek politika zaviyesiyle, asırlar boyunca hep okka altına gidişimizin nihaî zarureti halinde, “en az zararlı cephe” yi bulmak ve bu “en az zararlı cephe” yi gitgide daha az zararlı kılmak ve sonunda ve son fırsatlara göre büsbütün zararlı olmaktan çıkarmak gibi umumî bir siyaset ölçüsünde toplanıyor. Bunun için de “hak ve hürriyet” lâfını yalan olarak bile ağzından düşürmeyen tarafa yönelmekten başka çare kalmıyor.

* Nitekim, geniş ve tezatsız bir dünya görüşü manzumesinin kıyasları içinden süzülmüş olmasa da, selim bir bedâhet hissiyle çeyrek asırdır hep bu yolda yürüdük. Fakat gerçek hüner, ilcalarla, tesadüflerin ve rüzgârlarla akıntıların dürttüğü bir zeminde, dümen, pusula ve (seksant) âletiyle yürüyebilmekte ve evvelden hesaplı bir hedefe varabilmekte... Bugün, gidişimizde, bütün millî ve tarihî olurlarımız ve olmazlarımızla yönelmeye mecbur olduğumuz böyle bir hedefin hesabını verebilecek muadele kafasından hiçbir ize şahit değiliz.

* Üstün politikanın anahtarı, üstün idrakin anahtarına eş, nefsini ve dünyasını bilmek hikmetinde gizliyse, kendimize ve etrafımıza bir bakalım; Millet millet Şarka doğru, mahkûm, tesellisiz ve ümitsiz mazlûmlar panayırı; Garba doğru da her gün biraz daha tezatlarını çözme ve buhranlarını bastırma cehdinde, güya hâkim, muhakkak tesellisiz ve sanki ümitli, fakat köküne kadar mustarip zâlimler cümbüşü. Ve ikisinin ortasında, bir zamanlar birinin haşmet ve saltanat hakkiyle ötekinin ödünü patlatma ânına kadar gelmişken, gitgide ödü patlaya patlaya kabuğuna çekilmiş ve en sonunda teselliyi bütün köklerinden kopmak ve hiçbir tarafa kök atamamakta bulmuş, ufala ufala aksakaldan yoksakala geçmiş esbak cihangir ve mahzun bir millet; biz!.. Eğer Şarka doğru hepsi adına mutlaka rehber bir millete, Garba doğru da en hâkimleri ve lâyıkları önünde bazı haklarına ve faydalarına inandırmış bir “fasl-ı müşterek” devlete ihtiyaç varsa, bu Türkiye’den başka kim olabilir ve Türkiye bunu nasıl yerine getirebilir?

* Askerlikte en sağlam müdafaanın yolu nasıl taaruzsa, bir milletin vücut emniyeti de, ancak olacağı, olmayacağı, olmaya mecbur olduğu şeyin, bütün dünya muvazenesi içinde en tabiî bir istihkakla devşirilmesi şeklinde temin edilebilir. Hakkından kısmî vazgeçişlerle elde tutulabilecek cüzüler olduğuna inanmayınız! Dörtyüz senedir böyle gidiyoruz: “Ne koparırsak kâr!”

* Demokrasyalar kutbu etrafında, fevkalâde nazik ve görünürde samimî, fakat son derece hudutlu ve şartlı bir bağlanış dehâsiyle, kendi iç tekevvünümüzü dahilî yıldırım harpleriyle meydana getirip yeni bir dünyanın eşiğine yeni şartlarla ayak basabilmemiz için, Şarka ve Garba doğru, birini umdurucu ve gözletici, öbürünü de oyalayıcı ve geçiştirici bir politika marifetine muhtacız.

* Herşey, birbirinin öldürücü eksiği halinde, bütün Şark ve Garp dünyasını nefsimizde düğümleyici bir iç tekevvünü billûrlaştırıncaya kadar, Şarkı ve Garbı maharetle idare etmek ve istikbale talik edebilmek düsturunda mihraklaşıyor.

 

SAHTE ŞANS DEVİRLERİ

* Başımıza düne, çeyrek asır evveline kadar gelen idarenin biricik özrü, kendi zamanına göre insanlığın içinde yüzdüğü dünya buhranıydı. Bu idare farkında değildi ki, bu hal de onun biricik talihiydi.

* Zira bu idarenin, dış ihtilâtlarla asla alâkası olmadan, sadece iç bünyesindeki illet yüzünden her ân biraz daha meydana çıkmaya başlayan çehre karhaları, onun iş başında kaldığı dünya buhranın 10 yılı içinde demagocyaların en ucuziyle hep bu dünya buhranına atfedilmiş, hazımkâr millet de bu masalı hazmeder görünmüştür.

* Harbe giren hiçbir milletin iktisadî, içtimaî, siyasî vaziyeti o zaman bizimki kadar bedbaht olmamış, harp ve istilâ zehirini tatmaktan kurtulabilmiş birkaç nâdir memleket de saadetin evcine ulaşmıştır. Bütün tecelli sahalarında en muztarip memleket, o gün, yalnız Türkiye olmuştur.

* İkinci Dünya Harbi, bizim Cumhuriyet sonrası idare ve politika ölçümüzün içyüzünü birdenbire deşen, bir zarı patlatan, yumurtanın kabuğunu kırıp içindeki kokmuş maddeyi ortaya çıkaran bir âmil olmuş; âni fiyasko ise, özrünü hemen dünya vaziyetine bağlamak açıkgözlülüğünü göstermeye kalkmıştır.

* İlk 15 ve sonra 12 yıllık devirlerden birincisi; işin başlangıç merhalesindeki kâzip saltanatı belirttiği, ikincisi ise zevale geçen bu saltanatın saçakları altından fışkırıcı hakikat ve âkıbetleri dünya vaziyetiyle izaha imkân bulduğu için, kâzip tarafından talihli kabul edilebilir.

* 1950’den sonra başlayan üçüncü devir ise, teslim aldığı şartlara göre, bu kâzip talihlerden uzaklaşmaya doğru giden çetin bir çığır açıldığını görememiş, gösterememiş; hattâ o da aynı sun’i yardım ve talih yollarını aramış, geliştirmiştir. Vatanı, dış yüzünden süslemeye bakmış ve iç yüzleri kendisine dert edinmemiştir.

* 27 Mayıs ihtilâlini yapanlarsa, sahte talih ve hazin ucuzculuk bakımından dünyanın en şanslı adamları olmuş ve devirdikleri, esasen bozuk muvazenenin bir daha iade edilemez olması yüzünden, başımıza bugünkü idarî, ahlâkî, iktisadî, ruhî buhran çökmüş ve bütün bu sahte talih oluşlarının hesabını verme ve yükünü çekme devresi açılmıştır.

* Asıl talihsizlik, yani hâdiseler tarafından himaye imtiyazından mahrum kalma vaziyeti, daha doğrusu tam istihkakına rücu ânı, yarın, bir dünya muvazenesi kurulduğu zaman belli olacak ve o vakit günlük ölçüler içinde bile bu milleti ayakta tutabilme zorluğu birdenbire belli olacaktır. Bakalım, o zaman da başımızda kim ve ne, hangi idare bulunacaktır.

* Amerikanın, bizden, bütün yardımını hiç olmazsa bazı ıvazlar mukabili olarak isteyeceği veya büsbütün keseceği, Batı piyasasının piyasamızdan hiçbir şey çekemiyeceği, bütün kaynaklara mâlik Garp demokrasyalarının bize 180 derece arka çevireceği, Çin ve Hint pazarlarına giden hava ve kara yollarının bellibaşlı zabıtalar altına alınmak isteneceği, Türk Milletinin ise boşlukta mekân işgal etme hassası adına şahsiyet ve ehliyete mâlik bulunduğu sorulacağı gün, başımızda bulunacak olan devlet mümessilleri, eğer hâlâ dünkü ölçünün bir devam ve istihalesini ifade edeceklerse, halimiz duman olacaktır.

* Zira, gelmesi mukadder görünen böyle bir gün, sun’i tedbir ve sahte talih devirlerinin paydosunu da beraber getirecektir.

* Bütün bir mazi, hal ve istikbal mikyasile dünya çapında nefs muhasebelerine girişen cins kafaları ve gerçek düşünürleri yetiştiremedikçe, alınan bütün tedbirler, yanık bir elin acısını muvakkaten dindirmek için kendisini suya batırıp daha korkunç acıları istikbâle tâlik etmesinden farklı olmayacak; ve herkes sahte talih tedbirleriyle gününü gün etmeye bakacaktır.

 

NİÇİN, NİÇİN, NİÇİN?

* İslâm ve Şeriat mefhumlarından niçin korkuyorsunuz? Siz, küfür rahipleri!

* İslâm ve Şeriat mefhumlarını, niçin tarafımızdan karşılığı olan bir fikir meselesi olarak değil de, çocukların, izahsız ve cevapsız umacı ruhiyatı içinde görüyorsunuz?

* Bizim bu mevzuda söyliyeceğimiz ve dünya çapında izahına girişeceğimiz sözümüz var da, sizin verebileceğiniz cevap niçin yok?

* Yoksa bu iki mefhum, sizce, ananızı ve babanızı öldürmüş ve ocağınıza incir dikmiş iki kaatilin ismi midir?

* Bu halinize sebep, İslâm ve Şeriat mefhumlarını, bir zamanlar, bizzat İslâm ve Şeriate zıt anlayışla temsil edenlerin sebep oldukları felâketler ve kötü misallerse, sizden evvel dinin mahkûm ettiği ve edeceği o sakîm zihniyeti suçlu bulacağınıza, niçin İslâm ve Şeriati suçlu buluyorsunuz?

* Bütün kanunlarınız ve ölçüleriniz hakkında isteyen, kendi şahsî mide gurultusunu bile esas tutarak bir kıymet hükmü koyabilirken, niçin sadece İslâm ve Şeriat böyle bir hak ve selâhiyetten memnû tutuluyor?

* Sâf ve hakikî kanun anlayışında; İslâmı medhetmekle, temel devlet nizamlarının onunla değiştirilmesini istemek arasında, eve girmesi yasak edilmiş bir kadının “içeriye girsin” demeksizin güzelliğini ve doğruluğunu övmek gibi, biri fiille teşvik ve öbürü sadece tefekkür ve tasavvur plânında tecelli gibi muazzam bir fark varken bu mevzuda “gık!” diyenin 163 numaralı torpile çarptırılışındaki facia nedir? Yasak olan, fiilî teşvik veya fiile teşvik halinde Müslümanlık mıdır? Eğer Müslümanlık yasak değilse; bir mü’minin kendi dâvasını “kanunlarınızı buna uydurun!” demeden savunmasından daha tabî ne olabilir?

* Bu toprağın sahipleri, üzerinde dolaşan 33 milyon insanı mı, onu idare eden 3300 kişi mi, yoksa altında yatan 3 milyar 300 milyon Türk mü?

* Bir memleketin hakikî sahiplerini, kendi öz ruh kökünden utandırmaya ve bu ruh kökünün hükümleri üstünde söz söylemeyi suç saymaya kadar giden bir ölçü, eğer o memlekete dışarıdan musallat bir işgal rejimine ait değilse, hangi idare şekline bağlanabilir? Hele demokrasya iddiası güdülen bir âlemde, Firavunlar asrının bile tanımadığı bu hürriyetsizlik havası; ve söz, tebliğ ve telkin hürriyetini tahdit edici şekiller, ne demektir? Şapkasının biçiminden potininin bağına kadar taklit ettiğiniz Amerikada Protestanlığın ağzına böyle bir gem vurulsa, yahut vurulacağı ihtimalinden bahsedilse, yahut da böyle bir mevzu açılıp açılamıyacağı sorulsa, acaba ne olur?

* Sizin, ey ilericiler, kanunlarınız ve ölçülerinizle cihan demokrasyasında vaziyetiniz, hiçbir fikir hakkını kanun dışı saymayan bu âlemde doğrudan doğruya kanun dışı sayılmanız olabilir!

* Biz, sağ, sol, bu tâbirlerden hiçbir şey anlamayız. Biz sade ve elhamdülillâh Müslümanız. Bu defa da küfür adına çalışan ruhundaki erimez nasır bakımından, asıl takibi gereken yobaz sizsiniz! Siz, dini anlamamak ve nefsine uydurmak bakımından isimlendirdiğimiz dünün yobazı karşılık, onun tersi ve aksülâmeli olan, halis ve mükemmel küfür yobazlarısınız! Ve elinizde demokrasya, iğneli fıçıda oturttuğunuz milletin, “Egemenlik Ulusundur” levhası altında, içinden kan ağlama ve dışarıya karşı gülümseme ve mutlu görünme işkencesinden başka bir şey olmamıştır.

 

NESİNİ KABUL EDELİM?

* Amerikan yardım ve kredisiyle ayakta durmaya çalışılan, gelire göre gider değil de, gidere göre gelir peşinde gezen, yıktığı rejimin idam sebebi 3.50 milyar liralık (enflâsyon)unu takdir ve tebrik mevzuu olarak 21 milyara çıkaran ve bu hale düşmesi için harp felâketi gibi bir mazereti olmayan bir âlemde iktisadî bir oluş kabul eder misiniz?

* Muhalefet adına hep aynı kökten fırlama muvazaa partilerinin dal ve yaprak hududunu aşmayıcı küçük ıslâh ve pudralama tenkidlerinden başka bir şeye tahammül edemiyen bir âlemde, siyasî bir oluş kabul eder misiniz?

* Yıktığı iman ve ahlâk kaynağına karşı “Ahlâk telâkkiniz nedir?” sualine verebileceği hiçbir cevap bulunmayan bir âlemde ruhî bir oluş kabul eder misiniz?

* Köylüsünün büyük kısmı günden güne kavrulan, bücürleşen, kukumavlaşan ve sıtma, frengi, verem tırpanları altında biçilen bir âlemde sıhhî ve bedenî bir oluş kabul eder misiniz?

* Henüz millî kıraat kitabını, lûgatini, kamusunu, tarihini yazamamış ve üstünkörü tercümeden başka hiçbir şey yapamamış bir âlemde harsî bir oluş kabul eder misiniz?

* Söz bu âlemde yokluktan başka ne kabul edersiniz?

 

7 ÖLÜME KARŞI BİZ

* Türk Milletinin hakikî ve mefkûrevî hayata kavuşturmak için, onu, yedi ölüm tehlikesinden kurtarmak lâzım..

* Tehlikelerden dördü iç, üçü de dış istikamette...

* İç ölüm tehlikelerinden birincisi, tarihimiz boyunca, bizi, İslâmiyetin her zaman ve her mekâna zaferle tatbiki kazancından alıkoyan ham softa ve kaba yobaz... Yarın muazzez ve mukaddes iman kaynağımızın zaferi gerçekleşirse, bu hastalığın nüksüne mâni çare bu tiplerin tasfiyesi usûliyle en başta mütalâa edilmelidir. Ham softa ve kaba yobaz, dinî hükümler çerçevesine bağlı gerçek mü’min değil, (Büyük Doğucu, işte, şeriatten kıl feda etmeyecek olan o, mü’mindir) dini kendi havasız ruhuna ve kör nefsaniyetine tâbi kılan vecdsiz, idraksiz ve nasipsiz ezbercisi...

* İkinci tehlike, Tanzimattan bu yana, iman ve ahlâk güvesi Yahudi ve Dönme dehasının türettiği, köksüz ve taklitçi nesiller kolu... Bugün derdini en şiddetle çektiğimiz bu âfetin üzerine yanmamış kireç döküp bu köksüzler kökünü kurutacağımız gündür ki, her şey halledilmiş olacaktır.

* Üçüncü tehlike, çiy etin dövüle dövüle pişirilmesi gibi her çareye başvurarak önlenmesi gereken an’anevî fikirsizlik halimiz... Büyük Türk tefekkür iklimini kuruncaya kadar, Hint fakirleri tarzında nefesimizi dakikalarca içimizde tutsak yeridir.

* Dördüncü tehlike, bu üç tehlikenin birincisini dinsizlik adına makûsen (tersinden) ikincisi ve üçüncüsünü de aynen ve mebsuten (yüzünden) temsil eden eski (C.H.P) tipleri tarzında devrim ağaları... Türk Milleti, ağalıkları ilga eden ve hâkimiyetin millete olduğunu söyleyen bu beterin beteri ağalık ruhunu tasfiye etmedikçe her ümide paydos!

* Dış ölüm tehlikelerinden birincisi, komünizma... O, bir gün dünyada ve Türkiye’de tahakkuk edecek olursa, güya hakkını koruduğu (Proleter) adına, hakkını korumaya lüzum olmayan (proleter) olarak Türk Milletini gösterecektir!

* İkincisi, bugün geçmiş, fakat bir gün tekrar baş kaldırmayacağı temin edilemez olan faşizma ve nazizma... Yatalak zamanlarında garp demokrasyalarının azmanı olarak türeyen faşizma ve nazizma, hâkimiyet plânını ele geçirseydi, Türk Milletine düşen vazife, yine, topyekûn Haymana ovasını sulamak memuriyetinden başka bir şey olmayacaktı!

* Dış ölüm, tehlikelerinden üçüncüsü, bugün doğu istikametinden gelmesi melhuz olduğu kadar, yarın batı istikametinden gelmesi melhuz, an’anevî Garp emperyalizması... Beynelmilel Yahudilikle el ele, Garp emperyalizması. Buna karşılık biricik tedbir de, yine, daima ve mecburen demokrasyalar tarafını tutup, onlara iç tekevvün hakkımızı teslim ettirici bir bünye sahibi olmaktır.

* İçeriden ve dışarıdan 7 ölüme karşı mücadele zorunda olmak!.. Evet, Türk Milleti, hakikî ve mefkûrevî bir hayata ulaşabilmek için, Garp dünyasının üç şubesine karşı ayrı ayrı müdafaa ve muhafaza tedbirleri aldıktan sonra, içeriden de her biri bu tehlikeler çapında dört ölümü tepelemek borcunda..

* Bütün bir tarih seyrinin bugün sırtımıza yüklediği mahkûmiyet bakımından bu kadar çetinlik belirtici bir kurtuluşun kefaleti, hangi fikirler manzumesindedir? “Büyük Doğu”, işte o fikirler manzumesinin ismidir!

 

MERHAMET BUYURUNUZ!

* Demokrasyalar bir hesap yapıyor: Neticede Türkiye’yi kendi taraflarına mı, Sovyet Rusya tarafına mı zammederek dünya tezadının çözülmesi tecrübesine girişilecektir?

* Bugünkü kuvvet ve imkân muvazenesine göre, demokrasyalar için, nasıl olursa olsun, hayatî bir fark yoktur. Onlar nasıl olursa olsun, dünya hâkimiyetini demokrasya mefhumunun emri altında toplayacaklardır.

* Türkiye onlar için, yüzdeyüz komünist düşmanı millî bünyesiyle beraber, hazır bir sevkülceyş ve coğrafya avantajından başka bir şey değildir.

* Bu avantajın, millî bünyeye rağmen karşı tarafa geçirilmesi, onlara nihayet birkaç damla fazla ter döktürmekten başka bir şeye mal olmaz.

* Koskoca Çinin bile elçabukluğiyle komünistleştirilmesi, nihaî hamleye hazırlık terleri döken Demokrasyaları, ümitsizliğe düşürücü bir netice doğuramadı.

* Elbette ki, bu iş, çok ter ve kan dökülmeden halledilemiyecek ve elbette ki, kuvvet almak için gerileyen, ileriye atıldığı zaman tam atılacaktır.

* Bu dünya muhasebesinden biz, kendimizi, eğer nihaî hükmü meydana getirici bir kıymet ve ehemmiyette görüyorsak, aldanma cetvelimize en hazin maddeyi ilâve ediyoruz demektir.

* Bu dünya muhasebesinden bize düşen tek borç, gerçekten millî bünyemize uygun olarak, Demokrasyalara tam itimat telkin edici bir yekparelikle, komünistlere bütün nüfuz ve hulûl yollarını kapamaktan gayri ne olabilir?

* Yalnız bu küçücük ve kolaycacık vazifenin yerine getirilmesiyle bütün bir millî kurtuluşun kefalet altına alınması arasında fark bırakmayan tarihi bir hengâmedeyiz! Hele bu kat’î ölüm tehlikesini yenelim; ondan sonra yenmek zorunda olduğumuz daha niceleri var, niceleri!... Biraz önce saydık.

* Böyleyken, millî bünyemize yüzdeyüz zıt olarak hâlâ Demokrasyalara tam itimat telkin edici bir iç emniyet ağını örebilmiş, hattâ bu ağın emniyetli ellerde bulunduğu kanaatini verebilmiş değiliz!

* Millî bünyemize uygun olmayan işlerin marifetli kahramanları olan biz, acaba bu defa, bu son oyunun, topyekûn millî tarih ve mevcudiyete bedel bir iş olduğunu ve artık hiçbir tecrübeye yer kalmadığını farkedebiliyor muyuz? Yoksa “Merhamet ediniz, millî bünye ve iradenin tecelli edebilmesi için milletin başa geçmesine imkân lûtuf buyurunuz!” diye yalvarmaktan başka çare kalmadı mı? Bu iş yalvarmakla olmaz; yalvartmanın usulünü bilmekle olur.

 

UCUZLUK

* Yirminci asrın ortasında mânevî ucuzculuk son haddine vardı. Hem Doğu, hem Batıda ayni hal...

* Bugün baştan başa Doğu, kendisini madde cenderesinde ezilmeye bırakan ruhun hazin âkıbetini gösterici bir sefalet tablosu...

* Bugün Doğu öyle bir misaldir ki, bir zamanlar Batılı düşmanlarının bile kendi aralarından çıkaramadıkları ruh cellâdlarını bizzat içinden çıkarmış olmanın mahkûmiyetini yaşamakta... Bu tipler, tam bir asırdır, Doğunun her köşesinde ucuz terakki ve medeniyet tekerlemeleriyle halkı kaz gibi gütmüşler ve Garplı efendilerinin âlet hegemonyalarını kendi öz vatanları içinde heyûlâlaştırmışlar, umacılaştırmışlardır. Çilesi çekilmeyen dâvaların satıh üstü simsarı geçindikleri için de müthiş bir ucuzluk, bedavacılıkla iş görmüşler ve daima maddî ve mânevî Garp emtaasından kuvvet alarak kendi ucuzluklarını kapamaya bakmışlardır.

* Tam bir asırdır Doğuda manzara, kendi içinden ürettiği sahte ıslahatçılar bakımından, bir hapishanede, açıkgöz bir mahkûmun gardiyanlığa özenmesi, onun tavır ve edasını takınması ve mahkûmlar koğuşunda gardiyandan çok daha tesirli bir gardiyan kesilmesi gibi bir şeydir. Ve elbette ki, bu vaziyet, hakikî gardiyanın gözünde en sefil ve gülünç bir şey olmakla beraber, gayet verimli ve istifadelidir. Zira bir cemiyette şahsiyet tefessühünün birinci alâmeti, işte böyle ucuzun ve satıhçıların meydanı kaplamasıdır.

* Tanzimattan bugüne doğru gelen kahramanlar panoramasını sadece ucuzculuk zaviyesinden ölçüye vursanız, her şeyin içyüzünü görmüş olursunuz. O günden bugüne edebiyat ucuz, mimarî ucuz, musikî ucuz, fikriyat ucuz, siyaset ucuzdur. Ve bu ucuzculuk, bizden, bir zaman Doğu âleminin bayraktarı olan bizden sızarak, Doğunun her köşesinde, Suriyeye, Mısıra, Iraka, İrana, Pakistana, her tarafa yayılmıştır. Bu memleketlerin münevver geçinen sınıflarına ve hükümet kadrolarının mânevî gradosuna bir göz atmak, (Markopolo)yu dizüstü getiren eski şark prenslerinin şimdi Amerikan malı (Kadillâk) otomobillerde nasıl sırmalı uşaklar halinde dolaştığını gösterir. Manzara mide bulandırıcı ve beyin törpüleyicidir.

* Doğu, bu hale, Avrupalının icad ettiği madde bukağısı aynı bukağıya kendi öz ruhunu ihmâl ettiği için düşmüştür.

* Bugünün Batının temsilcisi kahramanı, mânalar âleminin fatihi (Sokrat) veya (Plâton) değil, madde âleminin çilingiri teknolocya oyuncakçılarıdır.

* Fakat Batı pek yakında bir (Plâton) doğurup, madde şahlanışını ruhla dizginlemenin çaresini bulamazsa kendi içinden patlayıp yıkılacaktır.

* Doğunun ise ihtiyacı, mutantan bir zuhur halinde kendi özünü madde terakkilerine hâkim kılacak ve bu defa Batıya örnek teşkil edecek büyük fikir adamınadır.

* Doğu ve Batıyı; kendi ucuzculuklarının en mahrem sebepleri içinde ayrı ayrı gözden geçirmiştik.

 

TEZATLAR DÜNYASI

* Halkının, en âdi çobanından en mükellef fikir adamına kadar, topyekûn, başındaki idareye muhalif olduğu ve “ne olacağız?” diye sorduğu bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

* Topyekûn muhalif halkına rağmen, bellibaşlı bir rejim ve idare zihniyetinin hâlâ ve daima başta bulunması gibi bir imkânsızlığa gerçekleştirebilmiş bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

* Milletin topyekûn muhalif olduğunu bile bile başta kalmakta mahzur görmeyici bir zihniyeti, boyuna emniyette; ve halkını, boyuna tahammülde devam ettiren bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

* Sadece din düşmanlığından ibaret bir icraat serisinin kahramanı mevkiindeki muvafakatin (eski C.H.P.) karşısına muhalefet diye çıktıktan sonra, artık muvafakatin bile unutmaya başladığı din düşmanlığını avaz avaz tekrar eden bir edaya (Demokrat Parti) muhalefet ismini vermiş bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

* Sineğin kafasını, üzerine konduğu insan kafasiyle beraber kıran Arnavudun hikâyesinde olduğu gibi; milletinin can düşmanı bir rejimin ruhunu, o milletin ruhiyle beraber mahkûm edici kanunlara sahne (yine Demokrat Parti) bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

* Böyleyken aynı tezatlar Partisinin tepetaklak edilişindeki üslûp bakımından en koyu ıstırap ve inkisarlara düşmüş ve karşılık olarak seçtiği Adalet Partisinden de daha korkunç ıstırap ve inkisarlara uğramış ve hâlâ yolunu ve çaresini görememiş bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

* 42 milyonluk nüfusunun ruhundaki gizli zelzeleden, yıllardır her taşı fıkırdayan, fakat bazı köşklerinin camları bile zangırdamayan bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

* “Biz bize benzeriz!” ölçüsünü koyduktan sonra üç katlı millet evinin her katındaki nesiller arasına uçurumlar açmış ve kimseyle kimse arasında en ufak benzerliğe yer bırakmamış bir tarihçeye bağlı bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

* Mazisi ve tarihiyle dünyanın en ışıklı ve şahsiyetli, hali ve yeni manzarasiyle de dünyanın en sönük ve taklitçi iki misalini temsil eder bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

* İçerde herkesin her ân gerçek kurtarıcıyı beklediği fakat onun bu işde kendisini vazifeli görmediği; olursa mesut olacağı, olmazsa da rahatını bozmayacağı bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!

 

ÜSTÜN POLİTİKA

* Bir hamam önündeki odun yığını çöker çökmez, üst üste çarprazvarî düşen birkaç odun parçasının kurduğu hava boşluğu içinde sağ kalan kedi yavrularının, sığıntı halli tutumlarına, üstün politika ismini verenlerden olamayız. Politika çınar ağacının tohumundaki kesafet sırrı halinde, en küçük çaplar içinde bile kendisine mev’ut tekevvün hakkının cehdini yaşatan ve bu hakkı zaman ve mekâna göre kollayan ve elbette yurdunu çıkmazlardan kurtaran ve rüyasını gördüğü en ileri hadle, vâkıasını yaşadığı en geri had arasına mutlaka merdiven dayayabilen sihirli tedbirler manzumesidir.

* Batının (Rönesans)dan evvelki olamayışı ve sonraki oluşu, bizim bu oluştan bir-iki asır evvelki oluşumuz ve sonraki olamayışımızla tokuşarak, devirler boyunca Türk ülkesinde yalnız 7 cins politika buldu: Birinci Osman’dan İstanbul’un fethine ve Yavuz’a kadar, genç ve atılgan adam politikası.. Sarı Selim’den Üçüncü Selim’e kadar, şapşal ve habersiz adam politikası... Tanzimat başından Abdülaziz’e kadar mağlûp ve apışık adam politikası... İkinci Abdülhamid devrinde, kurnaz ve maslahatçı adam politikası... Meşrutiyet ve mütareke devrinde tam münhezim ve müflis adam politikası... Cumhuriyetten beri de, artık hesabı görülmüş ve teselliye terkedilmiş sulhçu ve tehlikesiz adam politikası. Sarı Selim’den beri bu politikalardan hiçbiri, son devirlerin küçük ve yarım davranışları bir tarafa, Türk milletine kökündeki oluş cevherinin hakkını verici millî politika yerine geçecek kıratta sayılamaz.

* İkinci Cihan Harbinde politikamız, netice itibariyle selâmet teyidine kavuşmuş olmakla beraber, sebep bakımından bir dünya görüşü, dünya çapında bir cehd ve hüner belirtmekten uzaktır. Allahın kaderi, sadece harikulâde tesadüfler yoliyle, Türk vatanının yanmaması işinde âdeta vasıtasız tecelli etti; ve her tarafı yanmış bir evde, yanmadan nasıl kurtulduğu insana hayret ve dehşet veren bir levha gibi, Türk vatanı, insanî tedbirler üstü bir plânda mahfuz kaldı. Kimsenin bu işte iftihar hissesi yoktur.

* Eğer dün, yani İkinci Dünya Harbinin içinde bu vatanı, işin daima İlahî kadere bağlı olduğu hakikati bir tarafa, fakat herhangi bir kul tefahhus ve tedbiriyle kurtarabilseydik, şimdi doğmaya başlayan yeni dünya karşısında hiçbir telâşa düşmemize yer olmazdı. Halbuki telâşta, hem de büyük mikyasta telâşta haklıyız.

* Doğan doğmakta olan dünya; ne müflis, ne de muzaffer kutuplariyle başlangıçta ayak uydurabildiğimiz bu dünya, bugünkü iki tezat unsurdan her kim kendisine hâkim olsa, bize müsait olacağa benzemiyor. Aksi bizim için misilsiz bir felâket olduğuna göre, tek ümit ve tesellimiz Demokrasyalar kutbunun, ortada tek tezat bırakmamış, iç ve dış her zaafı tasfiye etmiş, her tarafta ölçü ve yasaklarını kurmuş hâkimiyeti, acaba eski Hasta Adam’a nasıl muamele edecektir?

* Acaba Demokrasyalarca dünkü Hasta Adam, bugünkü sağlam adam mıdır; yoksa teselliyi körükörüne kendisine benzemekte bulmuş, baş kesmiş ve “Yurtta Sulh, Cihanda sulh” vecîzesiyle yetinmiş ve hem ileriye, hem de geriye doğru bütün kök muvasalalarını kesmiş, yani hiçbir dâvası kalmamış, Batının muradına uydurulmuş bir (medyum) mu?

* Heyhat ki, dünün Hasta Adam’ı, artık zaman ve mekânı işgal edebilmek hassasından yoksunluğa ölçüsiyle bugünün ölü adamıdır.

* Yarın, bu mevzudan şu veya bu sun’î faydalanma imkânı da kalmayınca, ona lâyık ve müstahak olduğuna hayatın kapısını açmakta yardımcı olacak kimdir ve bu yardımı niçin yapacaktır?

* Demokrasyalar, yeni cihanın eşiğinde, bütün tezadlarını tasfiye ve tesviye ettikten sonra, sadece istismar mevzuu Doğu milletlerine, topyekûn Batı adına, müdahaleci ve müdafaacı olmayan bir âkıbet (dikte) etmeye kalkınca, acaba Türk vatanını Batı âlemi içinde mi mülâhaza edeceklerdir? Acaba kaşlarımıza, gözlerimize, edebiyatımıza, fikriyatımıza ve hakikatımıza mı âşıktırlar?

* Büyük Doğu idealine bağlı olarak bizim üstün politikadan anladığımız, Türk milletini cihana yepyeni bir hüviyet halinde kabul ettirecek bir iş tekevvününün dışarıya doğru müdafaa haklarından başka hiçbir şey değildir. Bu iç oluşun kollayıcılığı plânında 800 milyonu aşan İslâm kadrosu vardır.

 

HAREKETSİZLİĞİMİZ

* Fikirsizlikten sonra, bir de, hareketsizlik derdimiz var!

* (Aksiyon)culuk ruhuna, mümkün kelimesinin son haddiyle uzak ve yabancı yaşıyor ve yaşatılıyoruz!

* Teker teker fertleri kaplıyacak cemiyeti tehdit edici bir tehlike karşısında hemen uyanması ve şahlanması gereken içtimaî dayanışma ruhunu, münadi gezdirerek arasanız da bizde bulamazsınız!

* Bu hale gelmemizin sebebi, bütün bir tarih boyunca sırtımızda yaşayan, ensemizdeki “ukde-i hayat”dan canımızı emen, bizi, münfail, mahrem, derunî bir hayat yaşamaya zorlayan ve her defa birbirini tasfiye edip birbirinden daha baskın çıkan türlü küfür zorbaları ve ağaları olsa gerek...

* Anadolu halkı, hele yüz yıllık taklit ve izmihlâl devrimizde, her ân biraz daha kesifleşen bir ılgınlığa uğramış, uğratılmış ve apıştırılıp bırakılmıştır.

* Zira bizde her inkılâp, isterse gayesi sözde hürriyet olsun, kendi işini becerdikten sonra kendi hodgâm nefs selâmeti kaygısiyle, devirdiği rejimin baskısından daha ağır bir baskı koymayı ihmal etmemiş; böylece Anadolu halkının ruhuna kakılan yılgınlık çivisi, birbirine düşman hareketler tarafından da, sadakatle, dikkatle, gayretle, müşterek eser halinde dibine kadar götürülmüştür!

* Ve böylece ismine “efkâr-ı umumiye” dedikleri atmaca, bizde, her ân hareketle geçmeye hazır içtimaî bir hâkimiyet imkânı vâdetmekten uzak, içi saman dolu bir kuş haline getirilmiş ve bu kuşun tepesine, efendinin millet olduğu ölçüsü yazılmıştır!

* Bir millet ve cemiyette hareket imkânları baltalanırken, sonuna kadar ulaşacak olan, ya tam hareket, ya tam hareketsizliktir. Bizde ikincisi olmuştur!

* Bizim eksikliğini gördüğümüz ve hasretini çektiğimiz hareketse, herhangi bir rejimi kanun dışı yollarla devirmeyi hedef tutan bir iş ve (aksiyon) davranış değil, ona, her ân, her şeye muktedir bir “Efkâr-ı umumiye” yaşadığını hissettiren, asla nöbet yerini bırakmayan ve ancak kanun tepelendiği zaman kanun yollarını düşünmeyecek olan içtimaî dayanışma ruhudur.

* Demokrasya, getirdiği prensiplerle, icap ederse kendi kendisini tepeletmek yolunu da açık bırakan ve bu yolu hiçbir pahaya ve hiçbir fert veya zümreye kapattırmayan telâkki ve teşkilâtın ismidir ve sadece içtimaî dayanışma ruhunun temelleri üzerinedir.

* Demokrasyanın tam hakkını isteyerek, kanun yoliyle, fakat sonuna kadar tam hareket ruhunu elde edemedikçe, “ukde-i hayat” ımızdan bütün canımız emilecektir! Biz, kanuna aykırı şekilde “İslâmı getirin!” demiyoruz: “Demokrasyayı getirin, ötesi kolay!” diyoruz.

 

KÜFÜR YOBAZLARI

* Şu son zamanların mahut tekerlemesiyle, bir yerde insanı gerici diye damgalayıcı bir tip gördünüz mü, hemen hükmünüzü veriniz: Bu tip, sadece ucuz klişelerle geçinen bir ezberciden, sahte nisbetler kuran bir hokkabazdan, bir zamâne yobazından başka bir şey olamaz.

* Ham ve kaba softalığın en (modern) âleti olan bu silâh, 50 yıldır bellibaşlı bir politika esnafı loncasının elinde... Şimdi onu, 1960 mamulâtından, başka bir yobaz sınıfının elinde görüyoruz.

* Ne hazindir ki, bizi yobazlıkla damgalayanlar, böylece mücerret yobazlığın en parlak örneğini verirken, kendi halleriyle bizim halimiz arasında tarafsız bir nefs murakabesine girişmekten ve dâvaları mücerret plânda muhakeme etmekten bucak bucak kaçarlar. Nasıl?.. Kolera mıntıkasından kaçarcasına... Zira kaçmasalar, sezerler ki, asıl kendi kafa cüzzamları meydana çıkacaktır.

* Bu yobazlara anlatamazsınız ki, (kronolojik) mantıkla geri gibi duran nice şey vardır ki, ilerinin ilerisidir; fakat kokmuş yeniler bu ebedî tazeye bayatlık kondurmaya memurdur. Onların maaşı, vücut hikmeti ve rızkı bu yüzdendir.

* Gerçek yeninin, doğrunun, ilerinin yolunu kesenler ve günlük takvim yaprakları üstünde zamanı kokutanlar, mücerret plânda müdafaa edemedikleri kendi halleri üstüne mıhlanıp mücerret plânda müdafaasını yasak ettirdikleri hallere gericilik isnat ederler; ve polise “eroinci!” diye işaret verircesine sizi elleriyle gösterip nârayı basarlar: Gerici!!!

* Zamanenin küfür yobazlarına ait röntgen camı, işte!.. Bu cama dikkatle bakarsanız, leblebi büyüklüğündeki beyin üzerinde, Batı emperyalizmasiyle beraber Moskova’nın gizli parmak izine benzer bir leke görürsünüz!...

* Moskova lâboratuvarları, kobay gibi kullandığı bu tipe, kendi öz yurdunun ruh köküne istihkârla bakmayı ve ateşli bir inkılâp koruyucusu görünmeyi öğretmiştir.

 

CEPHELER

* Dünyayı bir elma kadar küçültüp, yâni bütün girinti ve çıkıntılarını dümdüz edip bir bıçakta ikiye bölercesine sağ ve sol diye sınıflandıran kaba taksim ölçüsüne göre, bir cephede dindarlar, an’aneciler ve milliyetçiler, öbür cephede de dinsizler, komünistler ve her türlü mâzi yıkıcılar vardır. Bu teşhis de, cihanda mevcut bütün medenî cemiyetler için aynıdır.

* Besbellidir ki, “sağ”, bütün dünyada an’ane ve onun dayanağı olan din, “sol” ise yıkıcılık ve onun mesnedi halinde inkârdır. “Sol”un bağlandığı dünya görüşlerinden hiçbiri, hak veya bâtıl, dinin yerini tutamamış, onun nüfuz sahasına yayılamamış ve indiği tabakalara ulaşamamıştır.

* İster mü’min ve mutekid, ister münkir ve başıboş, ister komünist ve materyalist, ister kapitalist ve liberal, her kültürlü şahsın mücerret ilim göziyle derhal kabul edeceği bu riyazî hakikat karşısında birdenbire ilâve edelim ki, “sol”un mâlik olduğu tek ideolocya – istediği kadar bâtıl olsun, fakat mutlaka ideolocya – komünizmadır. O da, mücerret ideolocya olarak. Batı tefekkür lâboratuvarından çoktan ölüm darbesini yemiş ve bugün yeryüzündeki nüfuzunu sâf bir (doktrin) olmak haysiyetine değil, basit bir politika ve zaafları istismar oyununa bağlanmış bulunmaktadır.

* Bugün solculuk cephesinin biricik ideolocya merkezi komünizma, artık kendi (tez)lerini bir tarafa bırakmış, bütün dünyadaki ruhî, içtimaî, siyasî, iktisadî hallerin (Antitez)i olarak çalışmakta ve kendisine bundan gayri nüfuz yolu bulamamaktadır. Kendi “doğru”sunu ileriye atamıyor da başkalarının “yanlış”ı etrafında dönerek kendisini doğru göstermeye bakıyor ve yutturuyor.

* Bugünkü insanlığın “doğru”dan fazla “yanlış”a yapışmış ve ruh payandalarını çökertmiş bulunduğunu göz önüne alacak olursak, bu hileli usulün komünistler hesabına ne kadar verimli olduğunu anlarız.

* Halbuki bütün dinler, (Antitez)lere karşı kendi (tez)”leriyle gelmiş ve (antitez)ini çürütür çürütmez kendi müspet dâvasını bina etmekten başka bir iş yapmamıştır. Demek ki, esasta (tez), şu kabaca “sağ” dedikleri cephede, antitez ise “sol” cenahta... Yani komünizma bir (antitez) olmaktan ileriye geçemez.

* Böyle olunca komünizma, nerede şüphe, tereddüt, kargaşalık, çözülme, başıboş hürriyet, adaletsizlik, ezici ve istismarcı sermaye, bezginlik, ümitsizlik, şevksizlik, tek kelimeyle imansızlık görürse, o yeri kendi öz zaafı içinde boğmaya bakacak ve bünyeye selâmet imkânı bırakmıyacaktır. Hünerli (taktik)...

* Öyleyse topyekûn “sağ”, öz (tez)ini kendi cemiyetine aşk ve şevkle hâkim kılmadıkça, zayıf vücutta verem mikrobu gibi, topyekûn “sol”un tehdidi altına girecektir.

* Bu vaziyette “sağ”, fert ve cemiyette dayanak teşkil etmesi veya imkânsız bütün şubeleriyle kendi cephesini tasfiyeden geçirip, zayıflamış imanlara Allahın musallat ettiği bir imtihan belâsı olan “sol”a ve onun bütün şubelerine karşı gerekli vücut mukavemetini kurmak gibi bir borç altındadır.

* Her iki cepheyi şube şube ele almalıyız ki, dâvayı kavrayabilelim...

 

CEPHELER – HAM VE KABALAR

* Karşı cepheden “Karton Adamlar Gövdesi” ile “Bandrollü Adamlar Gövdesi”ni belirtmeden, sıra, bizden görünüp veya salınıp da bizim dâvamızı gölgeleyen, karartan iç tezat sınıflarına geliyor. Bunlar da iki: “Kaba Softa ve Ham Yobazlar” ve “Kabuk Milliyetçiler” sınıfları...

* Binbir vesileyle özünü, mayasını, derin ve gerçek mü’mine göre aykırı vasıflarını anlattığımız mahut tip, bizde, vecd ve aşk çığırımızın sonu Kanunî Sultan Süleyman devriyle başlar, Tanzimata kadar Türk cemiyetini uçurumdan uçuruma atarak hâkimiyeti hep elinde tutar; ondan öteye de, kendi ters dölü küfür yobazlarını üreten, türeten her ân biraz daha azdıran bir saik halinde günümüze kadar gelir.

* Bu tip, Tanzimattan gelinceye kadar verimsiz yolunda tam (aktif), Yeniçeri Ocağının yıkılışından sonra müeyyidesiz ve yarı (aktif), Meşrutiyette arada bir görünücü ve yarı (pasif), Cumhuriyetten sonra da cemiyet şişesinin tortu halinde dibine çökücü ve tam (pasif) dir.

* İşte son devrede bu (pasif)liğe geçtikten ve mahkûmiyetini kabul ettikten sonra bir türlü suyu durulamaz cemiyet şişesinin her sarsılışında ve çalkanışında su yüzüne çıkar gibi olan ve mukaddes gayeyi pusuya düşürücü faydasız hedef vermelerle her defa tokatı yiyip tekrar ölü (pasif)liğine geçen bu tip, hakikatte, dâvayı merkez ve muhit olarak en halis plânda kucaklayanların –yani Büyük Doğu’nun- karşısında, başlıca engeldir.

* Bu engel olma vaziyeti, evvelâ bizim, küfrün ahmak nazarlarına karşı hemen ona benzetilişimiz, ircâ edilişimizle başlar. Kılıktan, edadan, meşrepten, ruh haletinden, bilgiden tutun, köklü din anlayışına ve dünya görüşüne kadar devam eder; ve nihayet sahte benzerler arasında en feci aldatıcılık ifadesi olarak, makine dokuması taklit halı ile el emeği ve sanat eseri halı arasındaki farkı doğurur.

* Bu sebepledir ki, eğer Türkiye bir İslâm yurdu olmasaydı da biz o sonsuzluk nurunu dışarıdan ve öz kaynağından almış olarak yepyeni bir zuhur halinde billûrlaştırmaya başlasaydık ve bizden evvel işi berbat etmiş herhangi bir sınıfla kıyas edilmek felâketinin dışında olsaydık, başarı şansımızda yüzde doksandokuzluk bir fark meydana gelirdi.

* İşte Büyük Doğu’nun bütün çilesi bu gayet nazik noktada; ve dünün sözde İslâm adına kaba softasiyle bugünün aynı tipe tersinden uygun zift yürekli küfür yobazı karşısında bir türlü çözülemez bilmecemiz bu yüzden karartılmaktadır.

* Görülüyor ki, bütün ümit, bizim, Müslümanlıkta annesi ve babasından başlayarak geriye doğru 5 asırlık tarih süresince hiçbir örneği beğenmeyecek, ruhu hummâ, beyni ve sinirleri (aksiyon) dolu yepyeni bir nesil yetiştirmemize kalıyor. Büyük Doğu bu nesle maya, tutturmuş ve ilk örneklerini gençliğe yaymış olmakla beraber, önündeki engeller ve “Ham Softa – Kaba Yobaz” sınıfının bu arada beslenmeye kalkması yüzünden henüz yokuşu sökme durumuna geçememiştir.

* Allah Sevgilisinin “O olmasaydı olmak olmayacaktı!” hakikatine karşılık tam aksiyle kıyaslı olarak, vaziyeti “o olmasaydı bütün bu başımıza gelenler olmayacaktı!”dan ibaret olan “Kaba Softa – Ham Yobaz” sınıfını eritip, silip yok edip, ufukta, doğan güneşin önünde fikir başbuğunu heykelleştirecek nesil meydana getirmedikçe, çekiver kuyruğunu bu kahpe dünyanın!...

 

CEPHELER – YENİ MÜCTEHİD TASLAKLARI

* Biz bu dâva peşinde, som iman ve bu som imanın bütün kâinatı kuşatması için gerekli som fikriyat cephesinden, “Allah” demenin bile yasaklandığı bir hengâmede, som küfre karşı hareket eder ve yaptığımız işi şakaya benzetemeyip kakaya alanların türlü cevr ve cefası altında inlerken, birdenbire gördük ki, o günedek tahtakurusu sürfeleri gibi karyola tahtalarında saklanan ve ortaya çıkamayan birtakım sözde müslümanlık gayretkeşleri kasa açılmaya yüz tutunca yuvalarında fırlamış, ardımızı tutmuş ve dâvamızı helâk edebilecek bir iklim yuğurmaya başlamıştır.

* Bunlar, son yılların yeni müctehid taslaklarıdır ve bazı İslâmî öğretim müessiselerinden bazı dergilere, kitapçılara ve kitabevlerine kadar sirayet yolundadır. İşleri de İslâmı küfre karşı savunma değil, farkında olarak veya olmayarak kendi içinde bozma, lekeleme ve çürütme... Küfür cephesinin şaka diye alacağı ve gülümseyerek yol vereceği bir iş, bu...

* Bizse bu işin şakasını değil, onlarca kakasını temsil ediyoruz, ve bu halimizden bellidir ki, temsil hakkı, “Sünnet ve Cemaat Ehli” anlayışından zerre feda etmecesine ve hiçbir pazarlığa yanaşmamacasına bizde...

* Bu taslaklardan bir kısmı, İslâmiyeti (sosyalizm) ve (liberalizm) gibi şu veya bu (izm) ile evlendirmek ve asıl bağlı olduğu kutup işte bu (izm) lerden biri olduğu için ona câriye diye peşkeş çekmek isterken, bir kısım da “İbn-i Teymiyye” ve Vehhabîlik talebeliği şeklinde, tasavvufu ve ruhaniyeti topyekûn inkâr etmekte, hiçbir velî ve mezhep tanımamaya kadar gitmekte, kuru ve kof akıllarına rağmen nasıl doğrulayabildikleri meçhul olan mukaddes şeriati öz ruhundan mahrum bırakmaya savaşmakta. Bunlar arasında müftüler, din öğretmenleri ve öğrencileri de var...

* Bunca karanlık bir duygu ve düşünce yoksunluğunu ihtar eden bir devreye, tam da İslâm ruhunun incilâya başladığını ilân edici bir şafak vaktinde zuhura gelmesi bakımından, tarih misal gösteremez.

* Gerçek iman ordusunun cephaneliğini rutubete boğan ve kurşunlarını ıslatıp körleten bu nasipsizlerin türemesi için mi, biz, ellerimiz ve ciğerimiz kan içinde, çilekeş âşık Ferhad’ın kazmasıyle bu yolu açtık?.. O zaman neredeydiler ve şimdi küfre karşı vaziyetleri ve cesaretleri ne merkezdedir; cevap verebilirler mi? İslâmın bazı iç meselelerini küfrün nazarından saklayıp ona topyekûn hücum işinde birleşmek ve dâvayı bundan ibaret bilmek gerekirken hücum saflarının yollarına ayak kaydırıcı nesneler atmaktan utanmazlar mı?..

* Yine aynı kanun etrafında halkalanmak ve yekpâreleşmek yerine, “şucu”nun “bucu”, “bucu”nun “ocu”, “ocu”nun “şucu” ile dalaşmasındaki sefalet nasıl izah edilebilir.

* Köprülü Mehmed Paşanın düşman karşısına çıkarmadan binlerce yeniçeri kafasını düşürerek tasfiye ettiği ve bu yüzden savaşı kazandığı ordu misaline eş, bu gibileri, köklerine kibrit suyu dökerek ve ruhî döllerini kurutarak vücut defterlerinden kazımak, gerçek ve derin mü’minlerle beraber boynumuza borç olsun...

* İcra kuvvetimiz, meslekî din öğretimi çerçevesinde gençlik değil, onların müspet örnekleriyle birlikte, geniş, büyük ve hasbî mânasiyle ve yüzbinlere varan kadrosiyle mukaddesatçı yüksek tahsil gençliğidir ve dâvamız yalnız onlara emanettir.

 

CEPHELER – KARTON ADAMLAR GÖVDESİ

* Unsurlarına bir arada çerçevelediğimiz gibi, bize aykırı cephenin, birçok kollarına ayrılmış olsa da iki büyük gövdesi var: Birincisi başıboşlar, züppeler, Batı hayranları, “devrimbaz”lar, körü körüne inkârcılar ve hürriyet için hürriyetçiler dallarının bağlı olduğu gövde... Bunlara hep birden, hafiflikleri ve ucuzlukları bakımından “Karton Adamlar Gövdesi” diyebiliriz.

* İkincisi, inkârını bir inanışa dayadığı iddiasında, komünistler, materyalistler, bir çeşit sosyalistler ve Batının bazı içtimaî, siyasî, ruhî mezheplerine kapılmışlar ve kapılanmışlar gövdesi... Bu cepheye de, yine bütün dallariyle ve beylik formüllere avlanmış olmaları bakımından Bandrollu İnsancıklar Gövdesi” demek uygun olur. Onlara “Damgalı Adamlar Gövdesi” adını da verebiliriz.

* “Karton Adamlar Gövdesi”nin başıboşlar dalı, günübirlik, gayesiz yaşayış hünerinde usta, en aşağısı nebat ve en yükseği hayvan hayatı süren bir sınıftır ki, şehirleri onlar doldurur, kemmiyetleri onlar taşırır; gazete trajı, film senaryosu, ticarî ve iktisadî ölçü, parti propagandası, memuriyet, iş, onlara dayanır. Yalnız Ramazan ve Kurban Bayramlarında ve musalla taşında müslümandırlar. Onun dışında, fazla düşünmemek şartiyle, hoşlarına giderse o... Ve umumiyetle “Karton Adamlar Gövdesi”nin güdücü sınıflarına esir... Demokrasya ve liberalizmanın tereddiye uğradığı her cemiyet tarlasında ot gibi türeyen bu sınıf, Tanzimattan bu yana, satıh inkılâpçıları elinde geliştirilmiş, büyük iman kutbunu her ân biraz daha kaybedici bir toplumun, bir kara cümleden başka hiçbir diyarda eşi bulunmaz felâket iklimini ihtar eder. Ana fârikası da, fikir ve çile isteyen her şeye sırt çevirme, dudak bükme... Hiçbir şeyi ne kabul, ne reddettikleri halde, kendileri “ilerici” hareketlerin dayanağı gösterilir. Komünistlerin (burjuva) diye isimlendirdiği bu sınıf, her yerde belli başlı bir geleneğe bağlıyken bizde, (prototip – baş örnek)leriyle bu haldedir ve Müslümanlık dâvasından başka her hareketin hazır elbisesini giymeye vücut yapıları müsaittir.

* Züppeler, Batı hayranları ve “devrimbaz”lar; başıboşluk deposunun malları... Züppe, kendi şahıs plânında, millet ve cemiyete ait bütün asliyet ve hususiyetlerden soyunmuş ve palyaço kılık ve edasına bürünmüş bir dış yüz makyajcısıdır. Batı hayranı, efendisinin kamçısını öpen bir köle ruhiyatı içinde, anlayamadığımız bir kuvvet müessirini, onun posa eseri üzerinde aramaya kalkışan... “Devrimbaz” ise, başıboşluğun fikirsizliğini, züppeliğin sathîliğini ve Batı hayranlığının pasifliğini, züppeliğin sathîliğini ve Batı hayranlığının pasifliğini, eşsiz bir yobaz taassubiyle belli başlı bir (aksiyon) içinde gidermeye ve onu “eski hal”e karşı hınca çevirmeye ve önüne ne çıkarsa, hesapsız kitapsız, yıkmaya savaşan... Nihayet, derece derece hepsi birbirinin aynı; ve eserleri, şu veya bu türlü düşünen bir sınıf yetiştirilmiş olmak değil de, muazzam bir başıboşlar deposu kurmuş bulunmak.

* Körü körüne inkârcılık ve sırf hürriyet için hürriyetçilik, en fazla başıboşlara ait olarak, belirttiğimiz dalların umumî vasıflarından...

* Hiçbir şeyin hakkı ödenmiş dostu veya düşmanı olmayan, olamayan, olmak iktidarına malik bulunmayan bu “Karton adamlar Gövdesi”nin biricik müşterek (antipati – sevimsizlik) hedefi Müslümanlıktır.

 

CEPHELER – DAMGALI ADAMLAR GÖVDESİ

* Düşman cephenin “Damgalı adamlar Gövdesi”, “Karton Adamlar Gövdesi”nin 137 yılık hayatına mukabil sadece 68 yaşındadır.

* 1917 Komünist İhtilâlinden birkaç yıl sonra bize sızmağa başlıyan “Damgalı Adamlar” bu nevi ihraç mallarının Rusyadaki imalât tezgâhı kurulur kurulmaz terkipleri tutturulmaya başlamış, ilk örneklerdendir.

* Bunlar, ihraç malı hayvan derileri gibi, bellibaşlı bir teknikle tuzlanmış, kurutulmuş, mumyalaştırılmış, muhtemel tesirlere karşı ilâçlanmış ve her tarafı damgalanmış nesneler...

* Bunların gözünde üç bin yılık medeniyet tarihi, her meselesiyle, keleş bir cep logaritması içinde ve üçer beşer kelimelik mânalar halinde zincire vurulmuştur. (Metafizik) ve mücerret tefekkür bir soytarı, din bir afyon, milliyet bir ökse ve bütün insanlık ezilen sınıflarla ezen zümrelerin devamlı cünbüşünden ibaret bir panayırdır. Bu panayırda, ilim, sanat, ordu, mektep, hükümet, teşkilât, hep mâhut sınıflar arası istismar vaziyetinin korunması için birer vasıta ve bahanedir. Büyük Fransız inkılâbı, burjuvalar tarafından, devirdikleri derebeyler ve kralların yerine kendi sınıflarını geçirmek için yapılmış bir ihtilâlden başka bir şey değildir. Âlemde “girift”, “Sırrî” ve “ruhî” hiçbir hâdise yoktur. Herşey maddî ve bütün müessirler iktisadîdir.

* Moskova darphanesinin kurşun yuvarlaklar üzerine harf ve numara basarcasına mengenesinde sıkıp damgaladığı bu kafacıkları, hakikatte olanca keleşlikleriyle belirtmeye kelimeler yetmezken, ellerinde yarı okumuşlar ve çeyrek aydınlara karşı gayet tesirli bir (diyalektik – düşünce kalıbı) bulunduğunu kabul etmek lâzımdır. Bu (diyalektik), son derece vahşî bir basit, girift hakikati katletmeye memur, müthiş bir kolaycılıktır ki, kuvvetini her yerin kendi içindeki tereddi ve tefessuhlardan alır ve kendi iç sükutu yüzünden bezgin cemiyetlerde, şaşkın ve çürük fertlere, kâinatı ahmakça formülleştirmiş cep kitabiyle bütün bilmecelerin gûya halini verir.

* İşte, hareketleri Cumhuriyetin ilânından biraz sonra başlayıp 1928’de kızışan, derken yavaş bir seyir takip ederek 1945’de yine su üstüne çıkan, fakat bir denizaltı gibi bütün gövdeleriyle su yüzüne çıkışları 1960 şartlarını ve bugünün zaafını bekliyen bu destanlık yobazlar, “ilericilik” dövizini bir sancak gibi taşırlar; ve karşılarında en büyük engel gördükleri İslâmiyeti her cepheye taşlatmak, recmettirmek için, “gerici!” yaftasını en geri bildikleri halde, “Karton Adamlar Gövdesi” ne dal dal dağıtırlar, yuttururlar; böylece dâvalarına en uygun bir vasat tutmuş olurlar. Kimse de işin farkında olmaz.

* “Damgalı Adamlar Gövdesi”nin, efendileri (Karl Marks)dan ezberlemiş olarak “papazların okunmuş suyu” diye bildikleri kokmuş sosyalizma ve bazı yıkıcı Batı mezhepleri, bugünkü modalaşmış halleriyle, bunların gözünde, yüksek mekteplerini açar açmaz, hemen yıkacakları birer ilkokuldur; fakat şimdilik bu ilkokulların ordu ve gençliğe karşı ökse diye kullanılması lâzımdır.

* “Damgalı Adamlar Gövdesi”, halk ve millet kökünden asla beslenmiyeceğini bildiği için, Sosyalizma maskesi altında bir hareketten ve dışarıdan takviyeli bir ihtilâlden başka hiçbir şekle ümit bağlıyamaz.

* “Damgalı Adamlar Gövdesi”ni bir anda ve çepçevre baltalarla devirebilecek tek kuvvet ise, mukaddesatçı ve milliyetçi zümredir ki, bunun için yol, o zümrenin arslan kafesini açmak ve onun başka taraflara da saldıracağı vehmini yenmektir.

* Bunun aksi yapılmış ve komünizmanın 1968’den beri pişirip 1971’de açığa vurduğu ayaklanışta, idare ölçüsü, onları mukaddesatçılarla aynı çuval içinde avlanmak gafletine düşmüş ve işi süngü kuvvetiyle tesviyelendirme yoluna sapmıştır. Mübarek süngü kuvveti dâvayı dışarıdan budamaya muvaffak olmuşsa da, kesilen saçların kökü yerinde kalmıştır. Bu kök temizliğini, yeni ve mukaddesatçı Türk gençliğinden başka hiç kimsenin yapamayacağı hakikati anlaşılamamıştır.

 

DIŞIMIZDA İSLÂM

* Osmanlı İmparatorluğunun son günlerine kadar “dışımızda İslâm” diye bir vâkıa yoktu. Olanlar, “lâşey” denilebilecek çok küçük ve birkaç topluluktan ibaretti; gerisi de Rusya ve İngiltere elinde esir, fakat ruh ve hayat ölçüleri bakımından Osmanlı merkezine bağlı milletler... Her şey ve her mesuliyet Osmanlı İmparatorluğunun sırtında...

* İslâmın yekûn ifadesini bizden koparan, dışımıza serpen ve bir sürü devletçilik halinde ufalayan ve merkezsiz bırakan hadise, Birinci dünya Harbini takip ve Osmanlı İmparatorluğunu tasfiye edici Batı darbesi olmuştur.

* Batı darbesi sonunda, sırf Allah ve din adına bir davranışla şahlanan Türk milletinin kazandığı İstiklâl Savaşı, asıl darbenin içimizden İslâmiyete çevrilmesiyle ayrı ve aykırı bir istikamete bağlanmış, her şey içeride bozulmuş ve her şey dışarıda aynı bozgun yolunu açmıştır.

* Bugün mevcut bütün İslâm devletleri öyle garip bir ehrama benzetilebilir ki, kaidesi, yani halkı mü’min, zirvesi, yani güdücüleri ona zıt...

* Tarihî kaderi gereğince bin seneye yakın bir zaman boyu İslâmın kılıcını temsil eden Türkte her şey bozulunca ondan kopma parçalarda da bozulacağı ve her biri maketlik bir kopyanın eseri olan Batı kölesi güdücüler elinde şimdiki hale geleceği (sosyolojik) bir kanun icabıydı; ve hâkim millet Türkte başlayan bir bozuluşun bütün cüzlere sirayet edeceği hikmetine en keskin misal olmak bedâhetini canlandırıyordu.

* Tâ ki, bu parçalar içinde birinde, dâva ağacını, kökünden ele alarak, gövdesine, dallarına, yapraklarına ve yemişlerine kadar kuşatıcı taptaze bir anlayış ve hamle kutbu zuhur etsin ve bu hazin sirayet ve cereyana “dur!” diyebilsin!.. Böyle bir kahraman da malûm şartlar dairesinde parça topluluk ve devletlerden çıkamaz, beklenemezdi.

* Bu halden alınacak ders şudur ki, böyle bir zuhur ancak Türkten beklenebilir, Türkte bozulan ancak Türkte düzelebilir, Türkte düzelince de her yerde düzelir ve her yeri düzeltir.

* Bugün İslâm âleminin mütefekkir tanıdığı, Türk müctehid taslaklarının dış numuneleri bazı tiplerde bu dâvayı kavramak ve onun nefs ve kâinat muhasebesine erişmek imkân ve istidadı olmadığı gibi, devlet ve siyaset recüllerinde hiçbir asliyet ve şahsiyet görüşü mevcut değil, bunların takip ettiği ve darağacına kadar gönderdiği şu veya bu teşekkülde de Sırat köprüsünü aşabilecek marifet ve çeviklikten eser yoktur.

* Türkiye’de karardığı için her yerde kararan ve ancak Türkiye’de ışıklandırılacak olursa her yeri ışıklandıracak olan İslâm güneşinin doğuşunu kendi ufuklarımızda karşılamak şuuruna sımsıkı yapışalım!.

İÇ VE DIŞ DÜŞMAN-YAHUDİ

* Önce öz peygamberine ihanet eden, tevhid bayraktarı Resul (Tûr-u Sinâ) ya çıkınca altundan bir buzağı yapıp ona tapmaya başlayan ve peygamber lanetine uğrayan, o…

* Böylece, nebîler beşiği, üstün ırk İsrailoğulları içinden kopup fesad ve hiyanet mâdeni yeni bir kavim halinde dölleşen, asıl yahudiyi mayalandıran, artık hep öyle devam eden ve insanlığın başına belâ kesilen, o…

* İçinden yetişmiş ve yeni ölçülerle gelmiş İsâ Peygamberi dinsizlikle suçlayan, Romalı’lara gammazlayan ve Romalı askerlere kimin tutulacağını göstermek için, havarîler meclisinde onu yanağından öpmeye kadar alçalan (Yuda Şem’un) o…

* Derken babasız hak peygamber Hazret-i İsa’nın hak dinini içinden tahrif eden, yeni Peygamberi Allah’ın oğlu diye gösteren, “baba-oğul-ruhülkudüs” küfrünü icad eden (Sen Pol) o…

* İslâmda münafıklığı mayalandıran, bütün bâtıl mezhepleri kuran, besleyen ve Kur’ânda Allahın lânetine hedef olan, o…

* Dünyanın her tarafına yayılıp kene sessizliği ve sinsiliği içinde kanını emdiği her yerden atılan, sonunda İspanyadan kovulan, sırtında ucu kurşunlu kamçıların iziyle Türkiye’nin kapısını çalan, karalar ve denizlerin haşmetli İmparatoru Kanunî Sultan Süleyman’ın lûtuf ve merhameti sayesinde yurdumuza sızan, en kısa zamanda Türk iktisadî hayatına hâkim olan (Yasef Nassı), hattâ bir kızını Kanunî’nin oğluna nikâh ettirmeye kadar başaran (Nurbânû Sultan), derken Osmanlı tarihi boyunca yeniçeri fesadının baş âmili “züyûf akçe-hileli para” marifetini yürüten, o…

* Öbür taraftan da, Türk vatanının en habis fesad ve hıyanet merkezi Selânikten kalkarak gûya İslâmı kabul etmiş bir kafile halinde (dönmeler) Edirne ve İstanbul’a gelen ve bizi yahudi hüviyetiyle törpüleyişini bir de müslüman sıfatına bürülü olarak tecrübeye kalkan (Sabatay Sevi), o…

* Fransız ihtilâlinde, perde arkası en büyük rolü oynayan, ilk (enflâsyon) parası (asinya)yı çıkartıp ihtilâlin iktisadî muvazenesini allak bullak eden, neticede bir yandan krallık, öbür yandan inkılâp Fransasını, yani sadece Fransa’yı batırmak emelini besleyen o…

* İkinci Abdülhamid devrinde İslâm dünyasının merkez noktalarından birine çivi çakmak için Filistin’de küçük bir toprak isteyen, buna karşılık Türkiye’nin bütün dış borçlarını (Düyun-u Umumiye) ödemek teklifinde bulunan, fakat Ulu Hakan tarafından teklifleri reddedilen, nihayet yüce hükümdarı İttihat ve Terakki komitecilerine düşürten, o…

* Dünyada ilk defa parayı ve şişkin sermayeyi icad eden (kapitalizma), sonra (Karl Marks) marifetiyle onu tahrip eden, 1917 komünist ihtilâlinde güdücüler arasında yer alan (Troçki, Zinvoyef vesaire), peşinden dünya çapında bir yahudi filozof (Henri Bergson)a tahrip âletini tahrip ettiren, netice olarak nerede ve hangi mezhep varsa bir taraftan kuran ve bir taraftan yıkan, yani kendi dışında insanlığı her türlü birlik ve yekpârelikten uzaklaştıran, o…

* Türk Millî Kurtuluş hareketi Yunanlıya karşı zafere ulaşır ulaşmaz, Türk’ü ve onun şahsında İslâmı yok etme azmindeki Batı ülkelerinin üzerimize saldırmasını önlemek ve göstermelik istiklâlimizi sağlamak şartını İslâmdan ayrılmamıza ve mukaddesatımızı feda etmemize bağlayan ve bunda muvaffak olan, yine o…

* Nihayet her yerde, plânını gerçekleştiren, bu arada Türkiye’de dilediği fuhuş, ahlâksızlık ve iktisadî çöküş iklimini tutturan, gizli imparatorluğunun maketi minik İsrail devletini kuran, onunla İslâm âlemi ve petrol dünyasının en nazik noktasına kazığını kakan, arı kovanı hummasiyle çalışan, çabuk seferber olmakta dünyada birinci orduyu meydana getiren, çevresinde kendisinden en aşağı 10 misli büyük Arap âlemini iflâsa uğratan, hep o…

* Şu anda kolları karnının altında saklı bir ahtapot gibi, bir koliyle Suriye, öbür koliyle Irak, daha öbür kollarıyla da Kuveyt, Hicaz, Mısır ve Libya istikametlerini kollayan, bu rolünün tahakkukuna zemin hazırlamak için bir dünya felâketine muhtaç bulunan, bunun için de Rus-Amerikan rekabetini kızıştıran ve türeme-üreme yatağı emperyalizmayı besleyen, kısacası topyekûn medeniyetleri eritme yolunda büyücü kazanını durmadan karıştıran, yalnız o…

* Yine o, hep o, yalnız o, daima o…

* Ve bu incelikleri kavrayamamak ve içyüzleri görememek bakımından, memleketimiz, yine o, hep o, yalnız o, daima o…

 

DOĞUNUN YOLU

* Makineyi yapan ve birbirini doğuran makineler manzumesini bizzat yapamadıkça veya bir gün onu yapmaya doğru bir şuur ve plân sahibi olunmadıkça, makineleşmek esarettir.

* Bu vaziyetin bir derece daha ağırı olarak, makineyi en hazırlop nevileriyle dışarıdan getirttikçe veya birgün onu içeride tezgâhlamanın (jeni)sine uzak yaşandıkça, makineleşmek büsbütün esarettir.

* Bunun da beteri halinde makineyi dışarıdan getirip, yedek parça, muharrik kuvvet, mühendis, usta vesaire gibi tamamlayıcı unsurlar üzerinde de alâkasız ve bunlar için de dışarının iradesine bağlı kalındıkça, makineleşmek esaretin efsanevî derecesidir.

* En beterin daha da beteri, makineye ait her unsur, mühendisi, ustası ve hattâ (kalifiye – seçkin) işçisiyle dışarıdan getirip burada kurmak; ve millî imal dehâsını büsbütün körletecek ve hiçbir şifa ihtimaline yer bırakmayacak bu aldatıcı yapım tarzına utanmadan bir de “millî” veya “Türk” etiketini yapıştırarak sanayileşildiği vehmiyle, esrarkeşlerin bile düşmeyeceği bir hayal dalgasına kapılmak... Bu da günümüzün (Montaj) sanayiine bağlı hikmet...

* Bütün Şark dünyası, Japonya müstesna, baştan başa ikinci ve üçüncü paragrafların tarifi içindedir. Doğunun hiçbir köşesinde, birinci paragrafın derecesine çıkıldığına ve o dereceye mahsus çilenin yaşandığına dair alâmet yoktur.

* Japonya misali, Batı medeniyetinin tek dayanağı olan müspet bilgileri zaptettikten sonra ona lâyık ruhu temsil edememek ve vahşî (mistik) içinde kalmak yüzünden daima nâkıs ve menfî görünecektir. Bir de, hak yolunda ruhları olsaydı her şey tamamdı.

* Bütün Şark, ya ikinci, ya üçüncü maddelerin delâlet çerçevesi içinde yahut da bunlardan da geri olarak zaman ve mekân dışında ve hâlâ Ortaçağ devrinin aletleriyle sürünme durumunda...

* Elbette ki, makineleşmenin hakikati için gerekli şartlara mâlik olmamaktan gelen esaret, makineyi büsbütün atmak ve Ortaçağ aletlerine kapanmak suretiyle giderilemez. Garbın Şarka yüklediği makine ve müspet bilgiler esaretinden sıyrılmak, ancak o esaretin içinden geçmek ve onu yenmekle mümkün... Bu, Doğu için mutlaka çekmekle mükellef olduğu tekevvün çilesi... Onsuz Doğuya hayat yok...

* Öyleyse, başta en nazik misal Türkiye bulunmak üzere, Doğuya düşen yol nedir; onu gösteriniz! Bizim için tek hayatî sual budur!

* Her şeyden evvel kavramak lâzımdır ki, bu yol, makineleşmenin ve müspet bilgilerle cihazlanmanın sırrını, içinde ruh adına zerre bulunmayan kışırdan öğrenme ve ezberleme, bilmeceyi mâdenî iskeletler manzumesi (teknik) kadroda arama işi değildir. Bu sır (teknik) kadronun dışındadır; ve o kadronun içine, onun dışında bir ruh cehdiyle girmek lâzımdır.

* Tıpkı visal odasına girerken mâlik olmamız icap eden fizik şartların, ruhî şartlarımızın emrinde olması gibi... İşin sultanı olan ruh şartı, incizap, fethetme azmi ve ona bağlı büyük anlayış ve duyuş yerinde olmadan herhangi bir visal tecrübesinin yalnız hayal âleminde tatbiki mümkün mahzun ve münkesir şekli, ancak “istimnâ” mefhumiyle izah edilebilir.

* Tanzimattan beri bizim ve bilmem ne kadar zamandır, Doğu milletlerinin müspet bilgilerle visâlî, hazin bir istimnâdan başka bir şey olmamıştır. Sinema artisti resimleri gibi, hep Batılı makine ve müspet bilgiler kartpostallarına bakıp, gülünç kopya idrakleriyle mevzuumuzu zapt ve fethetmeye savaşan bir istimnâ zaferinden ileriye geçemedik.

* Bu işin visâlî, mutlaka onun fikriyat ve ruhiyatına mâlik olmakla gerçekleşebilir.

* Bu fikriyat ve ruhiyat mutlaka kurulacak, makineleşme ve müspet bilgilerle cihazlanma dâvası idealleştirilecek; işi maddeden başlatıp ruhta bitiren ve sonra ruhtan başlatıp maddede ikmal eden bir sistem halinde dâva, ruha, kitaba, mektebe, terbiyeye, zevke, vazifeye ve gayeye intikal ettirilecektir.

* Bu da, tek kelimeyle, kendi iman kaynağımıza bağlı büyük bir vecd ve hamle, yepyeni bir ahlâk ve dünya görüşü dâvasıdır.

* Doğu, maddeyi fethetmek için de, kendi ruhundan maddeyi altedici bir fışkırış koparmak borcundadır. Şuna kısaca, İslâmiyeti idrak etmek deyip geçelim!

 

MAKİNE

* Makine, ruhun emrinde mi, saadet!... Ruh mu makinenin emrinde, felâket!...

* Makine, keyfiyet değil, kemmiyet harikasıdır; ve bütün işi, tek ve düz bir çizgi veya bu çizgilerden birçoğu, fakat hiçbir noktada karar ve düşünce hakkı olmayan tek ve düz çizgiler üzerinde, maddî ve basit bir hareket kombinezonundan ibarettir.

* Hayvanlar içinde en hissizinin herhangi değişik bir hareketini veya insanlar arasında en aptalının meselâ tırnağını keserken gösterdiği, yerine göre hareket kabiliyetini hiçbir makine gösteremez. Sahibinin yani ruhun verdiği herhangi yanlış emre itiraz edebilecek bir makine ise ne düşünebilir, ne de hayale sığdırılabilir...

* Demek ki, makine, nebat zekâsından bile mahrum ve ancak insan ruhunun fizik hassasları arası kombinezonlarından vücuda getirdiği öyle bir kemmiyet ejderhası ki, keyfiyette bir solucandan daha geri...

* Makineyi, olanca mahiyet ve hüviyetini tespit edici böyle bir gözle bakmadıkça ve sadece araziye uymak fikri bakımından paletleri üzerinde kendisini çekip götüren bir tankı, aynı hareketinin hilkatten sahibi bir solucandan keyfiyette çok aşağı görmedikçe onun tasallutundan kurtulabilmek imkânı yoktur.

* Fakat karasabanı traktöre ve öküzü motora tercih ettirecek son derece ahmak bir anlayışa saptırılması mümkün olan bu mânâ, öyle bir hudut içinde zaptedilmelidir ki, ifrat ve tefritinden gelecek belâlardan sakınabilmek mümkün olsun... Yani, makineyi ihmalden doğacak felâketin, onu azizleştirmekten gelecek musibetten eksik olmadığı bilinsin...

* Her şey, makineyi, ruh emrinde susta durdurucu bir inanış müeyyide ve nizamına bağlıdır; ve makineyi bütün tekemmülleri içinde emrine alabilecek biricik inanış müeyyidesi ve nizamının adı İslâmdır.

* İdeal, eşya ve hâdiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyak, hayal ve plândır; ve eğer ideolocya bir beyin ise ideal de kalbtir.

* Küçük ve miskin fikre dayanan hiçbir arzu, heves, merak ve davranış ideal olamaz. Bir şeyin ideal olabilmesi için mutlaka cemiyet plânında ulvî bir oluş ve erişe göz dikmesi lâzımdır.

* Her ideal bir gayedir; fakat her gaye ideal değildir. Gayeler aşağılara düşebilir, idealler düşemez.

* Bir subayın mareşal, bir tüccarın milyoner olmak ihtiras ve gayesi ideal değildir; fakat o subayın hayalinde bir “Altun Ordu” nizamı yaşıyor ve o tüccarın emelinde içtimaî bir davanın harcına sarfedilecek bir servet fikri hüküm sürüyorsa, bu tiplerden ikisi de ideal sahibidir.

* İdealin fert plânında istediği aşk, vecd, cehd ve azm hamlesine en güzel misal, Şîrin’e kavuşmak için dağı delen Ferhad... Bu misalin erkeği, et ve kemikten ibaret basit bir kadın visaline talip olmanın çok üstündedir. Misalimizde Şirin, (mistik) bir unsur, (sembolik) bir hüviyet, yani (ide-fikir)dir.

* Her inanılan şey ve bağlanılan fikir, daha ilerisini, ötesini fethettirmek için insana bir basamak üstünün, bir ufuk sonrasının cezbesini aşılar ki, ideal işte budur! Bu cezbe kara sevda ve divaneliğe kadar gidebilir.

* İdealinin kara sevdalısı ve divanesi olmayanlardansa hiçbir şey beklenemez. İdeallerin ideali olan İslâmda beş vakit namazını, çalıştığı dairenin devam defterini imzalarcasına eda eden hissiz bir müslüman idealist olmaya uzaktır. Fakat namaz kılarken şeriate saygı ve sevgisinden kaburga kemikleri çatırdayan Bayezid (Bestamî) en büyük idealist...

* 600 küsur yıllık İslâmî devlet idaremizde tam manasiyle idealist devremiz 250 seneyi aşmaz ve ondan sonra başımıza ne gelmişse bu cezbenin kayıbı sebebine bağlanabilir.

* Siyasî, idarî, içtimaî, iktisadî, harsî, terbiyevî, fennî, ilmî, inzibatî, ahlakî ne kadar dâva varsa (elân – hamle) kudretini ideal cezbesinden alır ve hiçbir iş şubesi, onsuz, ileriye tek adım atamaz.

 

MAKİNE VE KEŞİFLER

* Makine ve madde terakkileri, 19 uncu Asrın ikinci yarısında, korkunç derecede yükselip, 20 nci Asrın başlarında, insan irade ve tahakkümünden kurtulacak, sıyrılacak kadar istiklâl ve ihtilâl belirtmeye başladı. Bu hal, bir aralık, büyük cemiyet güdücülerini ve fikir adamlarını, yüreklerine indiresiye yıldırdı. Öyle ki, başarıcı kudretini yalnız ruh plânında besleyen insan, kendi öz keşiflerine ve öz eserine mahkûm sanıldı. Adeta, büyük ruhî kuvvet, eski kahramanlık ölçüleri, vahşilere hâs bir değer bilindi. En girift kanunları içinde dünya, tavla zarı kadar küçük ve dört köşe bir madde görüşüne hapsedilmek istendi. Makineyi put ve insanı onun esiri haline sürükleyen bu tersine dönmüş (mistik), Moskoflar diyarında yuğuruldu ve içimizde şair ajanları vasıtasiyle de terennüm edildi:

 

Trum...

Trum...

Makineleşmek istiyorum!..

 

* Yeni felsefenin en muğlak dâvası olan bu mesele, her şeyi derin ve ebedî ruh kadrosu dışında basit bir (mekanik) faydasına bağlayıcı, vurdum – duymaz ve mankafa bir mezhep tasarrufuna geçer gibi oldu.

* Öz terakkilerinin denizinde boğulurcasına çırpınan, imdat çığlıkları basan insan aklı, bu gidişte, artık eserine bir daha hâkim olamıyacağı, eserini bir daha ruh prensiplerinin emrine veremiyeceği vehmini senelerce yaşadı, durdu. Üstelik, en koyu bedbinlikten daha karanlık bu telâkki, kendisine öz nikbinlik süsünü vermeyi ihmal etmedi. Edebiyat şevkine bağlı ruh sistemleri yerine; insanın, ölür ölmez, yağından mum ve sakalından keçe yapmaya kadar giden maddeci telâkki, bir de ona, gamsız ve tasasız bir hayat neşesi aşılamaya kalktı. İnsanı taş devrinden öteye kadar ricat ettiren maddeci görüş, kendisini gerçek istikbal ve ilericilik diye takdim etmekten geri kalmadı. Bu telâkkinin nazarında, bedbin, marazî, eski ve geri biz olduk; biz ve bütün ruhçu sistemler...

* Makine terakkileri o hale geldi ki, sarsak ve yatalak bir Avrupalının titrek parmaklarını bir düğmeye dokundurmasiyle koca bir orduyu havaya uçurarak kudret istihsal edeceğine; âdi bir makine sayesinde insan kalbinin meleklere bile mahrem köşelerini okuyabileceklerine inandılar. Bütün kuş beyinliler, bu madde kudreti önünde, ruh kadrosundan hiçbir tedbirin metelik etmiyeceğine fetvayı bastı. Bunlar, asrî küfür yobazları sıfatiyle, eski ham softalardan fazla üremez istidadını gösterdi.

* Nihayet şu oldu: Makine ve madde terakkilerinin ruh cevheri karşısında imtihanını vereceği en zengin lâboratuvar olarak İkinci Dünya Harbinin patlaması... Ruhu ihmal eden maddeci görüşle, maddeyi ihmal etmeyen ruhçu görüş, insanlığın yarınına tahakküm hakkının kimde olduğunu işte bu lâboratuvarda göstermeye başladı. Birbirine düşman üç rejim sisteminden her biri, maddenin hakkını tam ödedikten sonra ruhçu bir metoda bağlanmanın ne harikalar doğurduğunu fiil sahasında gösterdiler. Bu defa makine ve madde terakkileri o kadar yükseldi ki, sadece bu yükseliş yüzünden, ruh, tekrar eski zafer meydanını fethetti. Ruh tekrar makinenin ve maddenin sırtına binip onu sevk ve idare etmek hakkını, maddenin âzamî terakki haddine yükselmesi ve bu madde yükselince ruha muhtaç olması yüzünden elde etti. Makineyi henüz nazariyle vasıtasiyle fikir ve ruh fethetmekten, bizzat kendi terakkileriyle, ameliyede ruhun esiri olduğunu gösterdi.

* Binlerce kilometreyi aştıktan sonra (pike) hücumlarla zırhlıların tepesine mıhlanan tayyareler, karşısında ki insan ve tabiat mânialarını bütün külçesiyle toslayan tanklar, idareleri bakımından ne çapta bir ruh kudretine mevzu teşkil ettiklerini kendi ağızlariyle haykırdılar.

* Hele atom ve füze keşifleri?.. Bunların ilki, ruhu ve ruhçuluğu öldürdüğü sanılan geri madde keşiflerini ruhun intikamı halinde ve bir solukta yok ederken, öbürü, avlayana ve avlamayana, feza insanının nasıl bir ruhçu metod sayesinde havalanabileceği apaçık ilân etti. Maddeci kafa, bu inceler incesi sırrı tersine yorsa da, bir atom çekirdeğini belirttiği, nâmütenâhî küçüğe sığmış nâmütenâhî kudret tefekkür, ve fezada arz küresine zıp zıp gibi bakarken ışık hızının tek saniyede aldığı mesafeden ileriye geçilemediği ve sonsuzluk ufuklarının uzadıkça uzadığı müşahedesi, zaferin maddecilere mi, ruhçulara mı yardımcı olduğunu gösterir.

* Netice: Makine ve madde, kendi öz terakkileri sonunda tekrar ruhçuluğun şanlı kapısını açtı; ve bu kapıdan yeni bir dünya doğuşunun şafağına ait ilk pembelikler sızmaya başladı.

 

PROGRAM – REÇETE

* Nice parti programları gördük ve görüyoruz. Meşrutiyetten beri bu nağmeleri dinliyoruz. Şimdi soralım: Eskiden beri bütün gördüklerimiz, program mıdır, yoksa leke sabunu tarifeleri mi?

* Bizde her parti böyle gelmiş, böyle gitmiştir. Hepsinin de güdücüler kadrosu, programının; programında güdücüler kadrosunun seviyesinde...

* Gerçek iş ve hamle programının baş maddesi ancak şu olabilir: Yüz küsur yıldan beri bir toplu iğne bile yapamayan bu milletin, radyosunu otomobilini, traktörünü, falanını, filânını, kendi eliyle yaptırmanın şartlar manzumesi... Millet bu hayatî verime memur ve mecbur edilecektir. İsterse yaptıkları tenekeden olsun; fakat yapsın, yapmaya başlasın... Türk gümrüklerinden, hayatî ve zarurî devlet ihtiyaçlarına mahsus eşya müntesna, tek yabancı mamulü girmeyecektir. Türk sanayi ve imal kudreti doğuncayadek... Bunun için de tek merhale, şunu veya bunu yapmak, çatmak yaptığını ve çattığını öz eliyle meydana getirecek hale gelmektir. Gerisi gülünç!...

* Aynı gerçek iş ve hamle programının ikinci baş maddesi de, bu madde oluşunun ruh zeminin, yüzde yüz şahsiyetli bir plânda açabilmenin şartları... Evvelâ topyekûn Garp dünyası, Türk’ün ve onun arkasında Doğu milletlerinin gözünde, bir türlü sırrına ulaşılmaz tılsımlı bir umacı olmaktan çıkarılmalıdır. Bu dünya, Batı dünyası, sadece; (Rönesans)tan beri aklın fetih haklarını yerine getirmiş –bize Kur’ânın emri- ve eşyayı ustalıkla teshir etmeyi bilmiş bir müspet bilgiler harikasından başka bir şey değildir ve o sınırdan öteye, onun hiçbir takdir ve taklit değeri yoktur. Bütün sahteliklerimizi, karşısında apışıp kalma ve kendisini putlaştırma yolundan devşirdiğimiz Batı dünyasını böylece, ikiye bölüp, ilk yarısına “mükemmel”, ikinci yarısına da “esfel!” diyebileceğimiz ruh ve şahsiyet kıvamını tuttuğumuz gün doğacak güneş, kurtuluşumuzu müjdeleyecektir.

* Ondan sonra bütün maddî müessiselerimizi birinci, bütün mânevî teşkilâtımızı da ikinci maddeye göre ayarlamak, sudan ucuz ve kolay olacak; ve mücerret köklerini şu ân için bir yana bırakıp, anlaşılması kolay müşahhas dallariyle göz önüne serdiğimiz bu iki noktadan, biri madde ve öbürü ruh plânında sayısız nokta belirecektir.

* Belirttiğimiz ruh kıvamına ermek için, yüreğimizde hangi kök duyguya hamle üflemek gerektiği, bu kök duygunun kıvılcımlarında hangi ahlâkın örgüsünden şekiller kaynaştığı, fethine memur bulunduğumuz madde âlemine göre nasıl bir sistem ve disiplin heykelleştirmek lâzım olduğu, artık bellibaşlı çizgilerin çekilmesiyle tamamlanacak birer motif halindedir. Ondan sonra, mektep, aile, çocuk, meclis, kanun, teşkilât, köy, şehir, kadro, vazife, iş, emek, huzur, refah, ilim, sanat, hak, adalet, idrâk, irfan, zevk, terbiye, idare, siyaset, her şey, her şey, “mâ vuzua leh”ine, yani yerli yerine oturacaktır.

* Elverir ki, bu kafa, bu kafalar gelsin; ve birbirinden alev alıcı meşaleler gibi millet ormanını, içinde 42 milyon mum yanan semavî bir âvizeye döndürsün...

* İçinde bu maddelerden bir kibrit alevi olsun, görebileceğimiz kitaplık çapta bir fikir hamulesinden gelecek programa can feda... Fikir yok ki, programı olsun...

 

FİKİRSİZLİK

* Fikirsiz efendiler, fikirsiziz! Ne yola, ne madene, ne buğdaya, ne silâha muhtacız! İhtiyacımız sade fikre. Ondan da mahrumuz! Fikir olunca hepsi olur, o olmayınca da hiçbiri olmaz; bunu bile anlamıyoruz!

* Bugüne kadar başımıza gelen her felâket, şahidi olduğumuz her kepazelik, sadece fikirsizliğimizden ileri gelmiştir. Bu yüzden büyüklüğümüz bize küçüklük; hiyanetler, kahramanlık; suikastler, kurtarıcılık, gibi gösterilmiştir. Bizse bütün bunları yutup hazmetmiş bulunuyoruz.

* Efendiler! Bizde, boşlukta mekân işgal etme hassasına mâlik, hacim ve ölçü sahibi fikir adamı yetişmiyor. Yetişmemesi için de herşey yapılıyor.

* Efendiler! İdeolocya adına, ahçı kitaplarındaki pastırmalı yumurta izahından daha âdi ve umumî, daha kolay ve kaba ve her dayanaktan mahrum, parti programlarından başka bir şey bilmiyoruz!

* Efendiler! Dünya çapında tecrit ve teşhis cehdi, bize, delinin pösteki sayması gibi mânasız ve faydasız bir iş görünüyor! O kadar ki, bu satırlar için de “amma deli saçması!” diyecekler bulunabilir.

* Efendiler! C.H.P.nin altı okunun ucunda duran altı kelimeyi ve hepsi altı formalık tekerlemelerini bir inkılâp ideolocyası diye kabul edebilmek için, milletçe kafalarımızı, işkembeci dükkânlarındaki kuzu başlariyle değiştirmemiz lâzımdır!

* Efendiler! Üniversitemiz esersiz profesörlerle, iktidar makamlarımız, iş ve hareket salâhiyetini hangi çileye borçlu olduğu meçhul kabadayılarla doludur!

* Efendiler! Ne sağ derken sağı, ne sol derken solu tanıyoruz; ne severken niçin sevdiğimiz, ne de tiksinirken neden tiksindiğimizi biliyoruz!

* Bitpazarından (plâk)lar alırmış gibi kullandığımız, halbuki her çizgisi insanî tefekkür emeğinin kanlı muhasebeleri neticesinde oyulmuş medeniyet tâbirlerini, küstah cehlimize kalkan diye tutmaktan başka bir şey yapamıyoruz!

* Efendiler! Tam yüz senedir, demokrasya, hürriyet, millet, medeniyet, inkılâp ve daha nice (izm, izm, izm) lâhikalariyle bondrollü, içimize giren aşağılık (Erzats), garp ithal mallarını, büyük Türk tefekkür gümrüğünden muayene edecek ve iç ölçülere vuracak mütehassıslar kadrosundan mahrumuz!..

* Efendiler! Hattâ bütün tarihimiz dolduran büyük asker, büyük şâir, büyük mimar, büyük musikîşinas ve büyük kopyacı âlim bolluğu içinde, büyük ve şahsiyetli dünya görüşümüz iklimlendirecek büyük mütefekkirden mahrumuz. Bu eksikliğe acaba hangi ferdî veya ictimaî saik sebep oluyor? Bu suali nefsimize sormaktan bile âciz bulunuyoruz?

* Fikirsizliğimizi idrâk ettiğimiz gün, herşeyi idrâk ve her çareyi elde etmek imkânına ereceğiz ama, bunun yolunu ve tedavisini gösterecek olanları yaşatmamak için de herşeyi yapıyoruz.

* Ve bu yüzden, yüz küsur yıldan beri kendi öz memleketimizde, kendi öz memleketimizin muhaciri gibi yaşıyor, son devreler içinde de, olanca millî hakikat ve mukaddesatımızın bir paspas üstünde ve meydan ortasında resmen ve alenen ırzına geçilmesine karşı, içi boş gözler ve zekâsız suratlara, cansız cansız bakınıyoruz. Bütün felâketimiz bu noktada...

* Fikir, fikir... En büyük ibadet onunla...

 

SINIRLAR

* Allahı sev! Ne kadar?.. “Had” mefhumunu da yaratanın o olduğunu bilecek, onun tecelli ettiği her yerde hiçbir zatî had imkânı kalmadığını sezecek, yani “had” mefhumunun zatiyle beraber bütün hadleri yok görecek, yoklukta bile mutlak yokluk haddini tanımayacak kadar...

* Allah sevgisi, her şeyi sınırlayan mutlak sınırsızlıkta kaybolmanın hudutsuz fışkırış noktasıdır. Onu sev, yanıp kül oluncaya kadar sev!..

* Bundan sonra, en büyüğünden en küçüğüne doğru hadler âlemi başlıyor. Allahın, had içine aldığı varlıklar içinde büyüğü, bütün hadleri tek noktasına sığdıracak derecede büyüğü, onun Son Resulüdür.

* Allahın Resulünü sev! Ne kadar?. Yalnız ona Allah demiyecek kadar... Ona Allah dememek şartiyle ne dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar...

* Allah Resulünün Sahabîlerini sev! Ne kadar?.. Yalnız onlara nebî demiyecek kadar... Onlara nebî dememek şartiyle ne dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar...

* Allah Resulünün yoluna sımsıkı bağlı Allahı velîlerini sev! Ne kadar?.. Onlara Sahabî çapında dememek şartiyle ne dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar...

* Ve böylece hadler ve dereceler, en büyüğünden en küçüğüne doğru iner, gider.

* Babanı sev, anneni sev, zevceni sev, çocuğunu sev, toprağını sev, dilini sev, ocağını sev! Ne kadar?.. Herbirinin ifadelendirdiği had çerçevesini taşırmayacak ve onu daha üstün çerçeveye karıştırmıyacak kadar...

* Ve nihayet milletini sev! Ne kadar?.. Onu, Allah ve Resulünü sevdiği ve bu sevgiyi etrafında halkalanabildiği kadar... Ona yalnız “Seni senin için seviyorum, sen ne olsan yine severim!” demiyecek kadar... “Seni böyle olduğun için seviyorum; ve sen sevilecek bir millet olduğun için böyle oldun!” diye düşünecek kadar... O zaman onu, bu hudut içinde hudutsuz sevebilir; ve bu sevgiyi, kabuk değil de öz, zarf değil de mazruf, posa değil de cevher milliyetçiliği halinde sistemleştirebilirsin!..

 

İLERİ – GERİ

* Zaman bir daireye benzer. Tıpkı koşu atlarının, etrafında döndüğü kavis gibi bir daireye... Meselâ üç devir sonunda bitirilecek olan koşuyu bir devir fazlasiyle koşan at, bu daire üzerinde, öbür atların gerisinden koşuyor gibi görünmez mi? Evet, bu at 100 metrelik daire hesabına göre tam 900 metre ileridedir. Fakat kaba göz, onu 100 metre görür.

* Modası geçmiş kalıplardan çıkamıyanlara geri diyoruz.

* Fikir ve hayat kalıplarının eskimekte en büyük zaafı, esaslarının çürüklüğünden ziyade, zamanın eskitmekteki yaman gücüne bağlıdır. Zaman, eşya ve hâdiseler üzerinde daima aynı korkunç yasanın yorulmaz tatbikçisidir. Yusufun eşsiz güzelliğiyle (Perikles)in bahtiyar cemiyetini aşındıran, aynı zamandır.

* Dünyanın en güzel insanını iki büklüm kurutan zamanı, uzvî tezahürler çerçevesinde vasıtasız müşahede, kolaydır. Fakat içtimaî bünyemizin ihtiyarlayışında onu doğrudan doğruya göremeyiz. Bunun içindir ki, devrini bitiren her imâ ve kalıbın yıpranışında ayrı bir sebep arar ve buluruz. Firavun karşısında (Benî İsraîl), Atinanın karşısında Roma, Atinanın karşısında Roma, Romanın karşısında İsâ Peygamber ve daha birçok şey...

* Ferdî hayatımız sınırlıdır. Bunu bilir ve maddî çöküşümüzün, çaresizlikten doğma bir nevî rıza ve tevekkülün taraçasından seyrederiz? Ya içtimaî hayatımız?

* Heyhat ki, elden ele teslim suretiyle ebediliğine inandığımız birçok itikat ve şeklin hayatı da, her şeyin hayatı gibi, hadler ve adetlerle çevrilidir.

* Zaten içtimaî hayatımızın ebedîliği, ferdî hayatımızla, keyfiyet halinde ulaşamadığımız bir devam iktidarına, nöbet değiştirerek, kemiyyetle varmak için tutunduğumuz bir muvazaadan başka nedir? Gerçek hayat ferttir; cemiyetten murad da işte bu gerçek hayat fâtihlerine fidelik etmektir.

* Elimizdeki dürbünü bir başkası çekip baktığı zaman, biz onun gördüğünü görür; ve bir başkası sigaramızdan alıp içtiği vakit, biz onun keyfini duyar mıyız? İşte bütün melekelerimiz ve bütün benlik duygumuzla içinde eksildiğimiz bir âlemi; sanki yaşayan, duyan ve gören kendimizmişiz gibi, birbirimizde fenâ ve beka bularak sâf ve kahramanca yürüttükten sonra kurduğumuz mimarîlerin sonsuzluğuna nasıl inanmıyalım?

* İnanmakta haklı olabiliriz. Fakat göreceğiz ki, kurduğumuz mimarîlerle oyduğumuz kalıpların devamı için o müessiseler etrafındaki sonsuz tekevvünümüz ve kemmiyet halkalarımız kâfi gelmiyecekltir. Göreceğiz ki, hayat, yalnız bir cepheli değildir. O müessiselerin de bizden ayrı, müstakil ve ferdî birer hayatı vardır. Bu hakikata, tarihte birçok cemiyetin, kendilerini yeni şekillere zorlayan müdahaleci tesirlerle göçüşü şahit olduğu kadar kendi kendisine, için için ve müdahalesiz göçüşleri de şahittir.

* Öyleyse çaremiz nedir? İsmine zaman dediğimiz ve her cismi, her fikri, görünmez havanına doldurmuş öğüten kuvvet daima önümüzde giden, her yaptığımızı bozan, her yazdığımızı çizen bir son temsil ettikten sonra, güvenebileceğimiz, ebedîliğine inanabileceğimiz eser kalır mı? Kalır!!!

* Çünkü düşmanın kudretini tasdik, yenilmiyeceğini kabul ve onunla boğuşmaktan vazgeçmek değildir. Boğuşmak esastır. Zaman, önünde diz çökeceğimiz ve bütün silâhlarımızla teslim olacağımız bir heyûlâ değil; sırlarını zorlayacağımız, verdiği hiçbir sırla kanaat etmeyip alıkoyduğunu istiyeceğimiz ve verdikçe alıkoyduğunu asla unutmıyacağımız bir büyücüdür. Öyle büyücü ki, öpüştüğü her dâvanın aksine, seviştiği her (doktrin)in tersine ve sarmaştığı her (tez)in zıddına gebe kalmak âdettir. O, eşya ve hâdiselerin en ıssız bucaklariyle yüklüdür. Böyle bir manzara karşısında güvenebileceğimiz mimarî ise odur ki, zamanı, kendisine en hâs çehre ve seciyesiyle kavramış ve emrine almış olsun.

* İşte o mimarî İslâmdır; ve Allahın her bina önüne diktiği büyük imtihancı, intikamcı ve ihtilâlci zamanın, tek tüyünü bile örselemeyeceği, biricik varlık, asliyle ve zatiyle O’dur. Zamanın kolayca çürüttüğü ve çöp tenekesine attığı şekiller arasında İslâmı arayanlar, idrak sahibiyseler, orada İslâmı değil, onu şahıslarında çürütenleri bulacaktır.

* İşte aşınmış, yahut henüz sağlam görünen kalıpları bu tedbir göziyle muayene eden ve dökeceği yeni bir kalıp varsa, onu da kaygı ve bilgi içinde hazırlayan, İLERİ ADAM’dır. Kendisine bu emri veren ileri dinin ileri adamı... “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır!” emrindeki hikmeti asıl şu anda hatırlayınız!

* Ve geri adam... Ya taze bir anlayışa varmadan eski şekillere sadece kabuğundan bağlıdır; yahut tamamiyle aksine, zamanı âdi bir tarih sırası ve evvellik, sonralık meselesi sanır ve geriye gitmek korkusiyle kendi önünü keser.

* Bu her iki geri adam da, düşünmekten korkan, fakat birbirine zıt hareket eden iki ham softa tipidir.

* Zamanın hakikî fâtihleri, istikbale o kadar susamışlardır ki, gözlerindeki sonsuzluk adesesi önünde, bazan bin sene evvelki hâdiseyi bugüne yapışık, bazan da bugüne ait bir meseleyi bin sene geride görürler.

* İleriye doğru göründüğü halde geriye ve geriye doğru göründüğü halde ileriye giden yollar vardır.

* İmdi, zamanın bu sanatkâr kıvrımlarındaki sırra ermeyenler, ya fâni kalıplardan birine körükörüne bağlanmak, yahut kendisinden evvelki her kalıbı körükörüne tepelemek suretiyle zamanın dışında kalırlar.

* Ebedîlik önünde hiçbir mesafe hükmü olmadığını, bazan zamanın, mazide bıraktığı bir sırrı, istikbalde çözmek üzere, zahiren geriye döndüğünü, fakat hakikatte ileriye yöneldiğini bilmezler. Bu son derece girift ince ve zarif helezonun, maziyi istikbale, geriyi ileriye inkılâp ettiren asma köprü mimarîsini anlamazlar. Böylece, gözlerinin seçemeyeceği kadar ileri olanlara, üstelik geri derler. Ne mutlu, ezel kadar eski ve ebed kadar yeni, İslâmın gözlüğünü taşıyanlara!.

 

MECCANÎ HAYAT

* Sözde medenî insanlık – ki Batı dünyasından ibaret sanıyoruz- daha dün, Batının binbir tezat ve buhranın kökünden tesviye ve tasfiye zoriyle ayaklandı. Bütün tezat kutuplarına, bütün mevcutlarını teraziye atmak borcunu yüklendi. Kan ve ateş tarlası bir ufuk üzerinde, yarının büyük nizam ve muvazene şafağını gerçekleştirmek için, asrımızın olanca madde ve insan mevcudunu seferber etti. Netice malûm...

* Medenî insanlık, bugüne kadar ulaştığı binbir kemale rağmen elinden kaçan nizam ve muvazeneyi iade etmek ve kendisine yepyeni bir ruh, yepyeni bir ahlâk ve yepyeni bir şekil yuğurmak için, ya tam varlık, ya tam yokluk peşinde müthiş bir metabolizma ihtilâline düştü. Bu ihtilâlin çilesi içinde atomu çatlattı ama, hâlâ, muhtaç olduğu ruhî sistemin zarını patlatamadı.

* Dünya bugün, kızgın çelikle dolu izabe fırınlarına düşmüş hurda bir demir parçası gibi bir anda su ve duman olan büyüklü küçüklü milletleriyle bu çileyi yaşarken, malûm, aynı köksüzlük kökünden partiler emrindeki Türk devlet ve cemiyeti, bu ana-baba gününün sabahını hangi ruhî ve içtimaî şartlarla karşılayacağına dair hiçbir şey düşünmedi.

* Harp bittikten sonra bile beka ve korunmamızı sağlayan biricik âmil, boşlukta mekân işgal etmek hakkımızın medenî, tarihî, manevî ve içtimaî şartları değil, rakip dünyalar arasındaki kilit noktaları üzerinde olmanın madde ve mekân imtiyazı olmuştur. Cedlerimizden kalıp yiye yiye bitiremediğimiz son mekân parçasının haysiyeti yüzünden alâka ve yardım görüyoruz; yoksa medenî dünyanın mekân dışı zamanı içinde bir pay sahibi olduğumuzu iddia edemeyiz. Bu madde ve mekân imtiyazı olmasa, kimsenin başını çevirip yüzümüze bakmasına imkân yoktur.

* Evet, evet; hâlâ kendimizi, Üçüncü Dünya Harbi isimli bir vehmin beslediği sun’îlik iklimi içinde koruyabiliyor ve korunmamızı sağlıyabiliyoruz. Yarın sulh ve tabiî şartlar tekerrür edince nasıl korunabileceğiz?

* Suallerin suali buyken biz hâlâ ve hâlâ bir düzene erebilmiş değil, düzen yıkıntıları üzerinde çekişmelerle uğraşıyoruz.

* Bizim, yarınki dünyaya, bugünkü dünya buhranının bütün illet ve müessirlerini tartarak, tanıyarak, anlayarak; ve tarih boyunca kendi nefs murakabemizi yapmış, kendimizi her türlü zaaf ve kuvvetimizle tesbit etmiş olarak, yepyeni bir ruh, cehd, ideal ve nizam yekpâreliği içinden doğmamız gerekiyor!

* Vâdesinin son ânı geldiği için icap ederse tek yudum su içmeden ve tek saniye uyumadan bütünleştirmeye mecbur olduğumuz bu yepyeni ruh, cehd, ideal ve nizam nedir?

* Günün, her meseleyi susturması gereken büyük dâvası budur!. Bizim gibi, sadece bu dâvanın yükü altında belkemiği çatırdayan birkaç Türkün çığlığından başak da, mesele ve dâva kubbemizde, horultulardan, hırıltılardan, dırıltılardan, zırıltılardan, başak hiçbir ses ve seda çıkmıyor.

* Yarın dünya ne olacak, ne olmaya doğru gidiyor; ve biz ne olacağız, ne olmaya doğru gidiyoruz??? İşte sual!..

* Mekânı içinde bulunduğumuz Batının zamanı içine girmedikçe, ve yepyeni bir zaman temsil edemedikçe mekân kiralayıcılığıyle devam edebilmesi mümkün bir hayat yoktur.

 

YİNE HÜRİYET

* “Hürüm!” demeye zorlanan bir fert hür olabilir mi?

* “Esirim!” diye haykırabilen bir insan, sahte hürden daha hür değil midir?

* Eşek hürriyetiyle insan hürriyeti arasındaki sınırı çizecek ölçüler nerede?

* Hakikate esir olduğumuz zaman niçin ciğerlerimizdeki havaya kadar hür olduğumuzu seziyoruz. O hangi padişahtır ki, en büyük hürriyet kendisine kul olmaktır?

* “Dinde ikrah yoktur!” buyuran Allah, insanı ne çapta hür yarattığını ve onu cebr altına girmekten nasıl münezzeh tuttuğunu belirtirken, insanoğlunda, dudaklara polis dikerek vicdanları avlamaya çalışmak gayreti nasıl yorumlanabilir?

* Sırayla 1839, 1908, 1923, 1945, 1950, 1960 vesaire doğumlu; ilki 137, ikincisi 68, üçüncüsü 53, dördüncüsü 31, beşincisi 26, altıncısı 16 vesaire yaşındaki bunca bâkireden hangisi iffetini koruyabilmiş ve umumhâneye düşmemiştir?

* Hürriyetin gaye değil, vasıta ve ancak hakikatin köklerine mahsus bir hak olduğunu ne gün anlıyabileceğiz?

* Hastahanede doktora, orduda kumandana, sınıfta hocaya karşı hürriyet mi olurmuş?

* Hürriyetin adresini, parti, gazete ismi, perükâr salonu, kemeraltı sermayesi ve Amerikadaki liman heykelinden ayrı olarak öğrenmek isteyen niçin İslâma yapışmaz?

 

KURTARICI HİKMET

* Marifet, makineyi yapan makineyi yapabilmekte. Yoksa onu ne satın almakta, ne işletmekte, hattâ ne de bazı entipüften örnekleriyle derleyip çatabilmekte... Böyle olmayınca; makine fikri ruhumuzun rîh gibi incecik kumdan yataklarında plân ve metodla dökülemeyince, makine insan topluluklarını her sahada ezer, çarkları içinde öğütür ve olanca şahsiyet ve tamamiyetinden sıyırır. Bu sır, asrımızın en ince ruhî, içtimaî, siyasî ve iktisadî nüktesidir. Fakat anlatamazsınız!

* Şarkla Garp dünyaları arasındaki çatışmanın Şark hesabına iflâs günlerini eşiklendiren Tanzimattan zamanımıza doğru Avrupadan ne aldıksa hep bu dış, ezici, öğütücü, sömürücü, büsbütün mahrum bırakıcı ve bizi olanca şahsiyet ve tamamiyetimizden sıyırıcı düşman cephesiyle aldık. Anlatamazsınız!

* Bütün ıslahat tarihimiz, Meşrutiyetimiz, hürriyetimiz, müsavâtımız, adaletimiz ve nihayet Cumhuriyetimiz, işte bu soy eserlerdendir. Anlatamazsınız!

* Marifet, makine misalinde olduğu gibi, bunlarda veya bunların dış çizgileriyle kopyasında değil, bunları meydana getiren müessirlerin bünyeleşmesindedir. Bizse, kendi içinde salâh ve aslına ircaını bekliyen öz bünyemizi feda ederek, her şeyden evvel bizde öz bünye hakkını idam eden yabancı bünye ifrazlariyle gıdalanmak istedik; ve buyurun, işte ne hale geldik!.. Zira ilk vazifesi tabiî bünye ifrazına mâni olmaktan ibaret bulunan ve yabancı ifrazlar, dışarıdan alınan ve böylece içeriden meydana gelmesine set çekilen sun’î (hormon)lar gibi, ağır bir faaliyet zaafını büsbütün tatil edip yerine yabancıyı ve iradesi zaafını büsbütün tatil edip yerine yabancıyı ve iradesi elimizde olmıyanı geçirmekten başka hiçbir şey ifade etmez; ve başta (montaj) sanayii bulunmak üzere, lâtinlerin (Felix – Culpa) dediği, dışından saadet vâdedici bir cinayet olur. Bu da, insana, hastalığını bile hatırlatmıyan ve ıstırap dahi çektirmeyen sonsuz bir maraz, yani ölümdür. Biz, tam 137 yıldır, bize ölüm getirenleri hayat getirmiş olmakla vasıflandırıyoruz.

* Bu kurtarıcı hikmette, bütün oluş dâvamızın tek şartiyle, bütün olamayış tarihimizin tek müessirini çerçevelemiş görerek netice hükmünü kaydedelim: Artık marifet lâfta değil, hakikatte inkılâbı yapacak inkılâbı yapabilmekte... Sıra onun, yani bizimdir!

* Marifet, dallara oyuncak meyveler takmakta değil, köke ve kök feyzine ermekte...

 

DEMOKRASYA

* Komüniste göre, kendisinin âlenen ve her vasıtayla propaganda yapamadığı, yapınca da kitleleri arkasından sürükleyemediği, zira, tagallüp ağalarının güneşi zindanlarda hapsettiği ve meydanlara çıkarmadığı her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi, de diktatördür.

* Yahudiye göre, millî iktisat ölçülerinin beslendiği, millî bütünlüğün gizli istismarlardan korunmasına çalışıldığı, yani millî bünyenin korkunç bir yeniçeri gibi ekalliyet cellâdı olmakta devam ettiği ve insaf diye bir şey tanımadığı her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.

* Dönmeye göre, milletle hükûmet arasında uygunluğa doğru gidildiği, resmî dairenin millî iradeyi temsile başladığı, bu yüzden en azîm bir felâkete yol açıldığı, hakikat ışığının ebedî bir kargaşalık ve çarpışmadan doğduğunun unutulduğu, felâketin biricik devası olarak milletle hükûmet arasındaki bağların törpülenemediği, liberalizmanın başını alıp yürüyemediği, kısaca millî bünyede birliğe gidildiği her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.

* Masona göre, hurafelere inanmanın devam ettiği, ırk ve kavim safsataları içinde halkın tereddiye götürüldüğü, millî sâfiyenin mukavemet edebildiği, gizli Yahudi saltanatının ferdî ve zümrevî sermaye terakkümüne yol bulamadığı, neticede geniş ve cömert insaniyet dururken, insanların millet ve taassup bataklığından çırpınmasına göz yumulduğu, açıkçası beşerî aşk ve beynelmilel kemale pranga vurulduğu her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.

* Garp hayranı züppeye göre, şahsiyet diye bir şeyin hâlâ ağır bastığı, maddî ve manevî yerlilik diye bir ölçüye bağlı olanların yaşadığı, şu bunak dedenin daima evin üst katında öksürmekte devam ettiği, Amerikalıya kendi kendisinden şüphe ettirecek kadar Amerikalılık gayretinin bir türlü takdir edilemediği, demek ki müzelerdeki balmumu tiplerin ellerindeki kırbaçla insanları güttüğü, insanların başına yular arandığı her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.

* Halk Partiliye göre, eski hesaplara el atılmak ihtimalinin belirdiği, inkılâbın tenkidine müsaade edilmek gibi vahşî bir küfre meydan açıldığı, eski bir Başbakanın “inkılâp yobazları” diye ortaya bir tabir attığı; bütçe tanzimi, menfaat taksimi, adalet tevzii işinin kendilerinden başka ellere geçtiği, nihayet milleti yoktan varedenlere karşı en ağır nimet küfranının işlendiği ve en ağır eşkiyalığın hüküm sürdüğü her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.

* İslâmiyet düşmanına göre, 163’üncü maddeye rağmen camilerde Allah ve Resûlünün büyüklüğünden bahseden âyetlerin cehren okunmasına müsaade edildiği, “Allahtan kork!” sözünün göz göre göre takip edilmediği, böylece vatan hainliğinden büyük suçların örtbas edildiği ve böylece sınıfî tahakküm ve ruhî dolandırıcılığın çeteleştirildiği her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.

* Deyyusa göre, Türk kızlarının millî ve mücerret mânalariyle cihan avrat pazarlarına sürülmesine zıt sesler çıktığı, bu seslerin boğulamadığı, millî infial çapına yükseldiği, neticede güzellik, (estetik) ve serbestliğin bu kadar ağır bir zulüm altında inletildiği yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.

* Verem mikrobuna göre, uzvîyetteki müdafaa unsurlarının kuvvetli olduğu, hemen zavallı mikroplar üzerine çullandığı, onları boğduğu, gıdasız bırakıldığı, bir kese içinde adaletsizce zaptettiği şefi de diktatördür.

* Hırsıza, yankesiciye, kaatile göre, polisin bulunduğu yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.

* Şu halde demokrasya, her bâtılın tek tek hayat hakkı ve oluş hürriyeti aradığı bir zemin olduğuna göre, bu bâtıllardan her birinin gözünde, öbür bâtıla yer verildikçe eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.

* Gelin siz, şimdi bu şartlara göre demokrasya nerededir, nedir ve nasıldır, hesap edin! Müslümana gelince, zaten demokrasyayı aramaz ve sormaz. Zira onun, hakikati “tek”de bulmak yerine “çok”da aramak ve ebediyen kaybetmek sistemi olduğunu bilir, aradığı şeyin de kendisinde değil, İslâmda olduğuna inanır.

 

DÜNYA BUHRANI

* Bu dünyanın beyninde bir ur var... Bu dünya, urunu, nasıl olsa bir gün kökünden kazıtmaya mecbur... Bu dünya, 1914 ve 1939 umumî harplerin hep aynî ur yüzünden açtı. Fakat bir türlü ondan kurtulamadı ve urunu temizleyemedi.

* Bundan 37 yıl evvel perde açıldı: Gördük ki, selim aklı, kaz gibi önüne katmış, delilik çobanı güdüyor. Baktık ki, hayat, insanlık, tekâmül, medeniyet, cemiyet, hürriyet gibi kıymetler, (enflâsyon) paralarına dönmüş... Bir milyarlık mânevî kıymete bir kutu kibrit satın alınamıyor!

* Her evin pencereleri vardır; fakat rastgelenin kendini fırlatıp atması için değil... Herkes bir çift el sahibidir; fakat onlarla, rastgeldiğinin boğazına sarılmaz. Çünkü insan, malik bulunduğu başıboş imkânları köstekleyici ruhî bir müeyyideye sahip. Bu, öyle bir muvazenedir ki hayvanlar bile ondan bir nasib almışlardır.

* İşte Yirminci Asrın ikinci rub’unda dünya, hem fert ve hem cemiyet plânında, bu aslî ve esasî ruh müeyyidesine varıncaya kadar bütün muvazenelerini kaybeder gibi bir hale düştü. Bu hal insanlara bir kere çökmeye dursun; yoksa ne eski ahlâkların tortusu, ne tarihin ibret misalleri, ne istikbalin korku ve vehimleri, ne de başka bir şey felâketi önliyebilir. Bundan böyle ağaç zehirli meyve verecek, toprak keleş kalacak, mahsul kavrulacak, tavuk kokmuş yumurta doğuracak, anane sar’alı çocuğa gebe kalacaktır. Böyle devirlerde fikir adamı sersem, diplomat sarhoş, âlim kaatil, sanatkâr mecnun, halk da tam başıboştur.

* Dâvanın şah damarını tutmak ister misiniz? Bu hale sebep, haddini aşmış ve ruhî emniyet müeyyidelerinin sınırını taşırmış, dümensiz kalmış madde terakkileridir. Yani insanların icadları, mucidin elinden ve iradesinden sıyrılıp onu kendi eline ve iradesine tâbi kılmaya başlamıştır. Ve bu dâva, bugünkü Garp buhranının en nazik mihrak noktasındır. Bu hal, kendi eserine hükmedememek hali, her ân şişen, her ân pıhtılaşan ve kabaran bir ur teşkil etmekte; ve şu veya bu rejim adına küçük ve günlük politikacıların gayreti bahane hududunu aşamamaktadır. Sonunda ya bu ur dibinden süpürülecek, yahut o yüzden topyekûn teneşire uzanılacak...

* Garbın bugünkü macerasını, bu asırlık uru kazıtmak ihtiyaciyle kendi öz bünyesini didik didik parçalayan, o yüzden bir takım yeni sistemler peşinde gezen, dünya harpleri açan ve sadece hastalığın tâbi şubeleri üzerinde tedbirler arayan bir plânda müşahede edebilmek lâzımdır.

* Ne askerî zaferlerde, ne atom keşiflerinde, ne de ur mıntıkalarını maddeten kazımakta iş var... İş, uru, bir sabun köpüğü gibi çözebilecek ve yenilerinin teşekkülüne mani olarak ruhî nizamı bulabilmekte. Bu, din çapında bir şeydir! Ve kefaleti yalnız İslâmdadır.

 

BABIÂLİ’DE İNKILÂP

* Mutlaka bu caddede, şu sözüm ona Türk matbuatının yuva kurduğu haşarat yatağında bir inkılâp lâzım... Bu cadde, “Babıâli”... Bu klişe, fikir ve sanat dünyasının mekân ismidir. Orası gerçekten bir âlemdir ve bir âlem gibi tezatlarla doludur. Cemiyet bütünümüzde hiçbir iş nevini temsil eden parça “Babıâli”de olduğu kadar birbirine zıt kutuplar kucaklıyamaz.

* Meslek, zümre, sınıf dediğimiz topluluklar, insan kitlelerinin belli başlı bir şekil ve terazisinde kısım kısım tartılıp ayırd edilişinden doğmaz mı? Bunun içindir ki, her meslek ve zümre, uzuvları arasında birer asgârî ve âzamî haddiyle kabataslak bir vahdet sahibidir. Meselâ doktorlar kıymetin en yüksekliğiyle en aşağısına malik bulunmak noktasından beraberdirler. Bu kabataslak vahdet ölçüsünü her yerde ve her meslekte bulunursunuz da “Babıâli” de ve muharrirlikte hayır!.. Sanki “Babıâli”, bir kilometre murabbalık bir çevrede ve beş – on kişi arasında, insanlığın bütün tezatlarıyla hülâsaya memur bir seciye panayırıdır. Bütün aklî ve ruhî kıymetler, evvelki gün, dün ve bugün, yüzdeyüz hakikîleri ve sahteleriyle oradadır. Hepsinin de ismi muharrir...

* Bunun neden böyle olduğunu, hattâ bellibaşlı bir nisbet ölçüsünün içinde daima böyle olacağını kestirmek zor değil... “Babıâli” namlı “Babıâdi” Tanzimattan beri Türk cemiyetine ârız olan fesadın ifşa ve ilân panayırı olmuş ve hiçbir zaman onda, bu fesada karşı çıkan sistemli bir tepki görülmemiştir.

* Muharrirlik ve yol göstericilik gibi, daha ziyade hayallerde ve hatıralarda yaşayan altın tabakalı mâna sathı üzerine, devirler boyu yağan teneke yağmuru dineceğe benzemiyor.

* Birşeyin, vücut bulması, özünü zıdlarından tasfiye etmesi, bu cehdi hiçbir ân kaybetmemesiyle kaim... Çöplükte gül bahçesi, cehennemde fıskiye düşünülemez.

* Fakat şu “Babıâli”, âdilikte terakki ede ede, 27 yıl müddetle yerlere eğilip ayağını öptüğü eski iktidardan sonra birdenbire hürriyet adına devşiriverdiği küstah ve echel azametle o hale gelmiştir ki, orada bir inkılâp ancak cerrahi müdahale sayesinde olabilir.

* Caddemizde inkılâp, “Babıâli”deki artık nesli tükenmeye başlayan müspet kıymetler manzumesinin hegemonyasını kurması ve bellibaşlı bir keyfiyet plânında bünyesini aykırılıklardan temizlemeye başlamasiyle olacaktır. Bunu da cerrahî bir müdahaleyle ancak devlet yerine getirebilir.

* Halbuki devlet, “Babıâli”yi gecekondu semtlerinden daha kontrolsüz bırakmış, nihayet büsbütün oradan elini ayağını çekmiş; ve neticede, Halk Partisi şekavet devri köleleri, rejimleri daima İslâmiyet aleyhtarı olmakta birleşik, işi, fikir adına komünizmaya, alâka adına da fuhş albümlerine dökmüşlerdir.

* Bu döküş ve dökülüşün sonu tek gazetede günde yarım milyon satış... Bunlar halkı zehirler ve bozar, her gün biraz daha zehirlenerek ve bozularak sayıları artan okuyucular da bunlara daha fazla zehirlemelerini ve bozmalarını ihtar ederken, bunlar halkı, halk da bunları şişire şişire öyle bir vasat doğurmuştur ki, haftalıkları ve günlükleriyle fuhuş yayın tröstünün eline topyekûn Türk basının yüzde seksenden fazla satış payı geçmiştir. Gerisi de birkaçının birden umumî sürümü 20 – 30 bine varamayan sağcılık sürüngenleri bir tarafa, hava – cıva ve eğlencelik satıcılığı.. Bir de, sırası geldikçe, sözüm ona “efkâr-ı umumiye” temsilcisi olmaktan, nefsini böyle sanmaktan gelen bir kabadayılık, küfür ve nâra imtiyazı...

* Bütün bunlar yerine fikir ve teşhis işi!.. Memleket çapında büyük ve çetin bir inkılâp!..

* Ne garip cilvedir ki, şu “Babıâli”, kendisini sadece hükûmeti kötülemeye memur bilir ve türlü tertiplerle bu işin gediğini işletirken, bu memlekette tek kötünün kendisi olduğunu asla takdire yanaşmaz.

* Halk da, bu işin tek suçlusunun kendisi olduğunu bilmez. Bilseydi bunlar türeyebilir miydi?

 

BASIN YÖNÜNDEN İNKILÂPLAR

* Üç inkılâp devremiz var: Tanzimat, Meşrûtiyet, Cumhuriyet... Bunlardan birincisi 137, ikincisi 68, üçüncüsü 53 yıllık...

* Garplı bir müessise olan gazete, bizde Tanzimat ile başlar.

* Tanzimat... Kendisinden birkaç asır evvel Garp âlemine karşı olanca taarruz iktidarını kaybetmiş, hazin ve mezbuh bir müdafaaya geçmiş bir cemiyetin, tamamiyle muvazaacı satıh üstü, malûm, maymunvâri hareketi... Bu devrin gazetesinden, büyük Türk topluluğunun kök haklarını koruyabilmesi zaten beklenemezdi. Hattâ bu mahrem ve girift hakların müdafaası şöyle dursun, bizzat gazete, o devirde, ayrıca ve yüzüncü sınıf bir taklit ve özenti eseri olmaya mahkûmdu. Elbette ki, Garba körü körüne tâbi ve nefs muhasebesinden mahrum ellerde bulunacaktı.

* Meşrutiyete kadar hep böyle gitti. Basit teknik ve dış yüz ifadesiyle dahi gazete şekillenemedi. Hele Türk topluluğunun iç plânlardan nabzını dinlemek, onun tercüme edemediği ruh acılarını dile getirmek istidadında tek gazete zuhur etmedi.

* Bacakları çarpık ve bakışları yılgın, pantolonu ve ceketiyle Garplı, fesi ve galoşiyle Şarklı bir Tanzimat paşası neyse Meşrutiyete kadar Tanzimat gazetesi de odur.

* Gazetenin, şöyle böyle gazete olarak zuhuru, Meşrutiyette...

* Bu devrede, kendini gûya tepesindeki Kızıl Sultan baskısından – ah o ne mübarek baskıydı!- kurtulmuş farzeden gazete, hakikatte, tam bir Yahudi tertibi “Hürriyet, Müsavat, Adalet” maskeleri altında, perde arkası gizli kuvvetlerin kuklası olur. “Eşek”ten “Kalem”e kadar türlü isimler altında ve göstermelik cambazhane hayvanlarına mahsus bir hürriyet içinde gazete, o zamanki galip ve hâkim seciyesiyle, doğrudan doğruya kozmopolitlik ve köksüzlüğün idare ettiği bir iflâs curcunası...

* Mütareke yıllarında ve İstiklâl Savaşı başlarında, millî ruhla temasa geçer gibi olan gazete, Halk Partisi ve Cumhuriyet teşekkül eder etmez, bazı millî tesirleri yıkmak adına kendini kaptırdığı garp tesiri baskısına, bir de, cihanın hiçbir zaman ve mekânında görülmemiş bir korku ve menfaat baskısının bindiğine şahit olmuş; ve 1923’ten 1946’ya kadar tam 23 yıl, bu yürekler acısı esaret, riya ve meddahlık memuriyetinde sadıkane devam etmiştir. Öyle ki, “Allahtan ve ahlâktan bahsetmek yasaktır!” diyecek ve bunu gazete gazete tamim edecek kadar küçülebilmiş, cihanda hiçbir (tiran) ve zâlim bulunamazken, bu imtiyaz, İkinci Dünya Harbi ortalarında Halk Partisi hükümetine nasip olmuştur. Kendisinden mahud tarihî emri alan gazeteler de “albabda emr-ü ferman...” edasıyle zaten öz yüreklerince müsamaha ve müsaade edilmeyecek bir keyfiyetin lüzumsuz yasağı önünde eğilmeyi, caizecilik ahlâkına bağlı bir edeb ve sadakat borcu bilmişlerdir.

* Tanzimattan Cumhuriyete kadar bir türlü gelemeyen, olamayan gazete, bu halini, en büyük meziyet derecesine çıkaracak bir geliş, bir oluş ve bir zümre ruhuna bağlanış olarak muhafaza etti. Halk Partisi ne kadar halkın partisi olabildiyse, o da aynı derecede Hakkın sesini ters tarafından temsilde muvaffak oldu. 1956 yılına kadar Halk Partisi iktidarı boyunca gazete, Türk milletine kendi kendisini unutturmak plânının tatbiki işine bağlı parti bürolarından birisidir.

* Hürriyet için hürriyet mefkûrecisi büyük cihan kutuplarının zoriyle de, gazete, 1946’da, tam 23 yıl kölesi geçindiği rejimle birlikte, hürriyet oyunu oynamaya mecbur oluyor! Tamam! Cebren verilen bir hazin hürriyetin ve onu takip eden devrenin mahzun mânasını düşünün! Hürüz; fakat kendi istediğimiz ve olduğumuz gibi değil, başkalarının dilediği ve olmaya zorladığı gibi... Cebren gelen hürriyet...

* C.H.P. iktidarından sonra ise bütün mâna, dışardan gelen, serbestçe burun kaşıyacak kadar küçük bir hürriyet neticesinde Türk milletin ne yaptığı ve karşılığında ne bulduğudur. Türk milleti, başından, derhal şekâvet çetesini atmış, fakat onu attıktan sonra gene istediğini değil, ancak o ân olması mümkün olanı bulmuştur.

* Bu oluşun içindeyse, Türkün asliyet ve şahsiyetine zıt kutupların madde ve mâna sermayesiyle teçhiz edilen bir matbuat, bu anda (Demokrasi) ve hürriyet adına, Türkün kökünü kemirmekte kendince hak sahibi olmuştur. Ve bu matbuat, Türkün özü ve kökü ile devlet ve hükûmeti müttefik görünce, ona da karşı gelmekte, asla tereddüt sahibi olmamıştır. O devrenin Yahudi kolpoları da işte bu ölçüye göre davranışlar...

* Tarihi, Tanzimatla başlıyan ve örneklerinin çoğunluğu bakımından millî kök ve içtimaî ruha zıt, gizli tesirlerin mikrop nahiyesini teşkil eden gazeteciliğimizde, bugüne kadar alıştığımız, ister istemez alıştırıldığımız patron vasıflar veya patronluk vasıfları acaba nelerdir?

* Bizde gazete patronu, umuiyetle, ya tüccardır, çilesiz ve faziletsiz bir sermayenin sahibidir; nazarında paradan başka kıymet yoktur. Yahut millî bütünlük ve hayatiyetimizi sömürücü bir iç veya dış sınıf ve cereyanın kuklasıdır; her şeyini ona bağlamıştır. Yahut da doğrudan doğruya hükûmetlerin meslekî pohpohçusudur; giden kim ve gelen ne olursa olsun, hep bu sefil işin daima sabit bareminde birinci dereceyi tutmak ister. Ve ilimsizdir! Ve fikirsidir! Ve esersizdir! Ve imansızdır! Ve ihlâssızdır! Ve ahlâksızdır!

* Halbuki on parmağını birden taktığı istinat ve imtiyaz halkaları ne zaman muazzam şeyler: İlim, fikir, hak, hakikat, vicdan, iman, hürriyet, medeniyet, halk vicdanı...

* Bu işe, gazetenin yuları çözüldü çözüleli, bir de açık fuhuş kartpostalı satıcılığı binmiştir.

* Gerçekten, Tanzimattan bu yana, Şark ve Garba doğru esen kasırgalar arasında yalpalaya yalpalaya harap olmuş Türk varlık ağacının kökündeki lif hummasından, dallarındaki tomurcuk hasretine kadar, hiçbir patron kalem, bu milletin nefs muhasebesine nisbet belirtmemiştir. Zira bizde gazetecilik, hayflar olsun ki, Tanzimattan beri bu dilsiz milletin öz hakikatine her ân biraz daha uzak ve ters bir aksülâmel mihrakı etrafında kurulmuş ve hep o çıkış noktasına göre yol almıştır. Bizzat gazete, bizde aslında vasıta ve âletlerin en azizi olduğu halde, teftişsiz ve murakabesiz, hazımsız ve temsilsiz Garp taklitçiliğinin ilk ve menfî eseri kabul edilebilir.

* Onun içindir ki, bu mesleğin “esbak” ve “sâbık”ları, millî tefekkür ve tahassüs teknesinde yoğurulmuş büyük “entelektüel”ler yerine çeyrek münevverler, günü birlik açıkgözler, basit heves ve küçük teşebbüs adamlarıdır; onları takip eden dünküler ve bugünkülerse, züppelikte, sahtelikte, kışırcılıkta, istismarcılıkta, riyakârlıkta, eyyam güderlikte şehinşah rütbesinde mirasyediler...

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir