İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ
X
– HAL VE MANZARA
BU HAL
* Bu hal, Kanunî Sultan
Süleyman’ın hemen arkasından başladı; ve 4 asırdır hiçbir değişiklikle aslını
ve mayasını değiştirmeden geldi.
* Bu hal, kışırda kabuk bağlayan
ve iç vecdini kaybeden sözde imanla, bir türlü iman haline gelmeyen gülünç
inanışların bazı kör nefsaniyetlerde belirttiği tarihî yobazlıktır.
* Bizde değişiklik adına ne
yapılmışsa hep kışırda, deri tabakasının üstünde oldu; ve tarihî ham yobaz, bir
an evvelki yobazlığın tam tersine dönmüş ve eskisinin düşmanı diye ortaya
çıkmış olarak hep ayni asla ve mayaya sadık kaldı.
* Sakın yobazı, bir dâvaya, onun
en mahrem çilelerini çektikten sonra kıl ve nokta feda etmeksizin emirlere
sımsıkı bağlanan ulvî adam sanmayınız! Yobaz, her sahada, asla anlayamadığı ve
iç yüzünü göremediği tecelliler karşısında papağan gibi hep ayni aksülâmelleri
gösterip “Nuh” diyen, fakat “Peygamber” demiyen; ve insanda en büyük İlâhî
nimet, ruh ve fikri, bekçi sopası, tulumbacı nârası ve “yurya!” çığlığıyle
boğmaya kalkışan, böylece inanışları kör ve havasız nefsaniyetine indiren insan
kılıklı insan tersidir.
* Yobaz, sadece Allahı bulmak için
düşünmeye, ürpermeye ve kıvranmaya memur insanoğlunun en büyük düşmanıdır; ve
en sefil hayvanlar arasında bile bir eşi bulunmaz esâtîrî hayvandır.
* İslâmlığın en ince kanunlarından
biri, bir müslümana küfür isnad edildiği zaman eğer o kimse gerçekten küfürde
değilse, küfrün, bir kurşun gibi geriye teperek isnad edicisini bir daha
dirilmemecesine öldüreceğidir. Böyleyken, bir zamanların müslümanlık taslayan
yobazı, mukaddes ve muazzez Şeriatin gözünde asla suç olmamak şöyle dursun,
hattâ teşvik ve rağbet mevzuu olan işlere küfür damgasını vurmakla teferrüd
etmişti.
* Bir asırdan beri nesil nesil,
bir derece daha katılaşa katılaşa gelen yobazlarsa, şimdi aynı hüneri dinsizlik
ve Allahsızlık yolunda göstermek istiyor; ve insanoğlunun ebedî varlık ve
kurtuluş yolunda istikamet göstermek isteyenleri hemen damgalayıveriyor:
“Soysuz, vatansız, mürteci, inkılâp düşmanı!”
* Sen, ruh bağırsaklarındaki
inkıbazı itfaiye hortumlarının sökemeyeceği ve kafasındaki sertliği
şahmerdanların kıramayacağı Yirminci Asır yobazı! Münzevî bir karıncanın bile
ayağının kıpırdattığı noktada, bir faaliyet ve hayatiyet merkezi varken, ne
olur, o kaskatı kafanı bir lâhza çevir de ne dediğimize, ne yaptığımıza bak ve
bir lâhza düşünmeye çalış! Sonra elinden gelirse bize fikirle mukabele et!
Fikir, senin gözünde kolera mikroplarının sahası mıdır ki, onu gördüğün her
yerde üzerine kireç dökmekten başka çare bulamıyorsun?
* Dünün bir türlü ölçü ve insafa
gelmez yobazları, kazan kaldırdıkları mevzularda bir izah ve müdafaa tavrı
gördükleri zaman şöyle haykırırlardı: “Söyletmen, vurun!”... Ve bir kelime
söyletmeden vururlar, kelleleri uçururlardı. Doğruysa doğru, yanlışsa yanlış
olarak yine bizzat fikirle tesbit edilmesi gereken fikirden bu derecede korkmak
için, insan geçinenlerin, maymunlar ve leş kargaları arasında bile kendilerine
bir müttefik bulamamış olmaları lâzım değil midir?
* Bugünün yobazları, dünün, hiç
olmazsa aslı hak olan bir dâvada hak suretinden geçinen zavallılarına nisbetle,
aslı haksızlık olan dâvaların bâtıl suretine mıhlı ve her bakımdan sultanî iman
yağmacıları ve fikir kaatilleridir.
* Avrupalının kendi içinde
çoktanberi tasfiye etmiş bulunduğu bu hal, bizde tâ dibinden ve kökünden
kazınmadıkça, bunu kazıyacak cemiyet ve terbiye usullerine erilmedikçe, hiçbir
bahsi ele almaya usûl bakımından imkân yoktur. Büyük ve gerçek Türk inkılâbının
başı, tarihî yobazlığın tâ kökünden kazınması hadisesine dayanmalıdır.
ASIL DAVA HEP’ÇİLİKTE
* Bin ciltlik dâvamızı, bir cilde,
bir yaprağa, bir satıra, bir cümleye dökülebileceğimiz gibi, bir heceye de
yerleştirebiliriz. O hece şudur: Hep!..
* Evet, hep!.. Hep’e bağlanmak,
hep’çi olmak... Yol budur! Yani yolun ana metodu, bu!..
* Hangi dâvanın adamı olursa
olsun, hep’çi olmayan hiçbir şeyci değildir.
* Biz hep’çiyiz; ve İslâm, gökte
tek yıldız ve yerde tek kum tanesi bırakmamak şartiyle her şeyi mihrakında
toplayıcı hep’çilik ruhu...
* Kuvvet, sadece bu metodu sımsıkı
tutmak ve topyekûn eşya ve hâdiselere tatbik etmekten geldiği gibi, zaaf da onu
gevşetmekten, kısmaktan, boyuna arazi kaybetmeye ve tâviz vermeye mahkûm
kılmaktan doğar.
* Nihayet bu hal, İslâmın fezayı
kuşatan dairesini daralta daralta, tebeşirle kondurulmuş bir nokta kadar
küçültmeyedek varır. Böyle olmamış mıdır?
* Hikmetlerine eremediği ölçülerin
kabuklarına sımsıkı yapışıp onlar dışında dünyayı kapkara gören, iç ve dışa
hâkim, derinliğine ve genişliğine bir âleme yol bulamayan (gûya imana yakın)
dar ruhlarla, işi gücü boyuna fedakârlık etmek, safra atmak, buhar
koyuvermekten ibaret (mutlaka küfre yakın) tâvizci mizaçların halidir bu...
* Bu halin tarihi bizde 4
asırlık... Tanzimata kadar gelen ilk 2 buçuk asırda dar ruhlular, ondan sonraki
1 asırda da tâvizci mizaçlar iş başında... Geriye kalan yıllarda ise imana
uzaklık ve küfre yakınlık diye bir meseleye yer bile kalmamıştır.
* Halk Partisi şekavet idaresinin
İkinci Dünya Savaşı nihayetine tesadüf eden devresinde, Hristiyanlık
dünyasından cebir yoliyle gelme sözde hürriyet havası içinde, kömür yüklü bir
kamyondan yere düşmüş tek bir parça halinde, İslâma içinden karıncaların bile
geçemiyeceği bir muvazaa deliği açıldığını ve yine sözde müslümanların bununla
yetindiğini görüyoruz.
* Firavun’un ehramına taş taşımaya
mahkûm esirlere, kuru ekmekle beraber ayda bir kere hoşaf lûtfedilircesine,
efsane çapında bu hasis muvazaa, aradabir Allahın ismini andığı için gafil
halka mümin görünen başbakanlar tarafından her fırsatta “teokratik idare”
tabiriyle şeriate saldırarak açığa vurulduğu ve gözlere sokulduğu halde kimsede
bir anlayış yoktur. Bu halin verdiği sahte teselli bakımından da, cebrî
küfürden beter olduğuna dair yine kimsede bir takdir hissi mevcut değil...
* Muvazaa ve muvazaacılık,
olmanın, olmaya doğru gitmenin değil, olmamanın, olmak istidadını her ân biraz
daha kaybetmeye yönelmenin işidir. Yamalı bohça, çingene bohçası marifeti...
* Atla eşek arasında muvazaa oldu
mu, meydana katır çıkar. Doğurmayan, eser vermeyen, yalınız yük taşıyan hakîr
hayvan... Muvazaacı budur!
* Bir hep’çi yıkılacak olursa,
çelikten bir putrel gibi bütün gövdesiyle devrilir; fakat vücudunda bir
zerrecik bile koparılmasına, bir talaşcık bile yontulmasına tahammül edemez. Ne
mesuttur o insan ki, devrilenlerin bile şeref ve haysiyet sahibi olduğu
hep’çilik dâvasında, ezelden ebede kadar ayakta duracağını bildiği sisteme
bağlanmış ve onun muhasebesini “hep” üzerinden vermeyi borç bilmiştir.
* Biz, inanmanın Allah için
olduğunu bilenler, fakat neye olursa olsun, mücerret inanmaktaki gücü anlayanlar,
bâtıla inananlardan ziyade, hiçbir şeye inanmayanlardan tiksiniriz. Zira bâtıla
inandığın halde mücerret inanma cevherini kaybetmeyen delâletteki adam, bir gün
aynı cevheri Hakka çevirecek olursa ondan halis bir mü’min doğabilir. Ama
hiçbir şeye inanmayan ve boyuna inkâr etmekten başka işi olmayan gübre
insandan, çıksa çıksa tezek çıkar. Bu yüzdendir ki, komünist, ilericilik
taslayan, kendi öz ruh kökünün haini, başıboş bir devrimbazdan daha az
iğrençtir. Zira devrimbazın ne kitabı, ne mezhebi, ne dünya görüşü, ne kafa
çilesi vardır. Kısacası, hayvanî nefsi ve nebatî duygularından başka hiçbir
şeyi yok...
* Demek ki, hep’çi, toptancı,
yekûncu olabilmek için, kâinata hâkim kanuna ermek, ona inanmak, bağlanmak ve
zerre feda etmemecesine yapışmak lâzım...
* İslâm, işte bu kanunlar
manzumesinin ismidir ve mücadelesini “hep” üzerinden tanzim borcundadır.
* Pratikte ve müşahhasta Büyük
Doğu dâvası, her iş şubesiyle, nazariyede ve mücerrette en büyük prensibimiz
olan hep’çilik usulüne bağlıdır.
GELİŞ VE GİDİŞİMİZ
* Alçalma günlerimizden, hele
Tanzimattan beri, hiçbir asrın, hiçbir yılının, hiçbir ayının, hiçbir gününün,
hiçbir saatında, Türk milletini gerçekten uyandırma hamleleri görülmedi.
* Alçalma günlerimizden, hele
Tanzimattan beri Türk milletini, kendi öz kökünden dallarına kadar, devir devir
bütün bir nefs muhasebesi ehliyetine ulaştırabilecek hiçbir yetiştirici içtimaî
şart doğmadı.
* Türk milletine, evvelâ nefsini,
sonra dünyasını, ilk defa kâinatını, sonra yine nefsini teşhis ettirici idrâk
ve irfan melekesi, inhitat günlerimizden ve hele Tanzimattan beri bir türlü
mahyalaştırılamadı.
* Türk milletine, dâvaları ve aksi
dâvaları hiçbir gün öğretilmedi, gösterilmedi.
* Türk milletine, niçin, hâlâ öz
eliyle bir dikiş iğnesi yapamadığı ve bir fabrikanın parçalarını yabancı
diyarlardan getirip burada kurmakla bir sanayi sahibi olunamayacağı sırrından
asla bahsedilmedi.
* Gerçek münevver ve dünya
meselelerinin çilesini çekmiş en aşağı bir milyon adam yerine, niçin bir düzine
insan bile yetiştirilemediği Türk milletinin yüzüne, saffet, samimiyet ve
halisiyetle haykırılmadı.
* Şu İkinci Dünya Savaşının hangi
ruhî, içtimaî, iktisadî, siyasî, müessirlerden doğduğunu izah edebilecek
kıratta bir devlet ve siyaset adamı istidadına bile tesadüf olunamadı.
* Tam 27 yıllık CHP devresi içinde
29 yaşında kumar, 39 yaşında içki, 49 yaşında ihtikâr, 59 yaşında sahte vatan
edebiyatı reçetelerine eş kuvvette hiçbir şey zuhur etmedi.
* Şu kadar yıllık şekavet devri,
tamamiyle mühmel bir madde plânı içinde Türkün ruh ve ahlâkını sistemle kemiren
bir rol oynadı; ve nihayet işleri Allahın âni bir kolayına getirme cilvesiyle,
yeni, fakat eski devrin tesirinden dışarıya çıkamamış partilere yol açıldı ve
bir şekavet ocağının yıkılmasına rağmen aradaki bu kök alâkası, artık yeni bir
zuhurun da talihini karattı.
* Demokrat Parti, Halk Partisinin
tam zıddı olamamanın vebalini, asıl onun suçlarını kendisine yükleyen fikirsiz
bir ihtilâl darbesi yüzünden hayatiyle ödedi ve bu sır da anlaşılamadı.
* Nihayet, “bana şifa getirin!”
diyen millet “şifanı sen tâyin et!” gibilerden kuru bir hürriyet vaadinden
başka bir şey verilemedi; ve ruhî, ahlakî fikrî, harsî, idarî, içtimaî,
iktisadî; siyasî plânlarda dumanla boğulmuş bir ülkede her şey güneşin
doğuşiyle batışı arasındaki kısa zaman içinde bir “idare-i maslahat”
canbazlığına iliştirilip bırakıldı.
* Dramımız, son yıllarda, en hâd
fışkırışlardan sonra birdenbire felâketli bir müzminlik devresine geçmiş bir
hastalık manzarası arzetmeye başladı.
* Bu gelişten sonra bu gidişin tek
ümit hedefi, Allahtan yeni bir hâd devre yaratmasını dileyerek, onda, tam ölüm
ihtimaliyle içiçe tam şifayı aramaktır.
ASIL İNKILÂP
* Eski teşbihimiz: Bir asrı aşan
bir zamandan beri, türlü sun’î gübreler ve kimyevî yemlerle bir Noel ağacını
beslemeye çalışıyoruz. Batılılık dedikleri ağaç... Yemişleri, Noel ağaçlarının
dallarındaki takma ve iliştirme eşyadan ibaret... Bu meyveler, ağacın Türk
milleti olması gereken kökünden doğma ve beslenme değildir.
* Dal dal taşıdığı takma ve
iliştirme eşya altında bu ağaç tıpkı Noel ağaçlarının bir sarhoşluk gecesi
sonundaki kusulmuş haline dönmeye mahkûm...
* Nitekim hep böyle oldu ve hep
böyle olacak...
* Ya bu dallardaki yemişlere yeni
bir kök bulacaksınız, yahut ağacın öz kökünü dallarına hâkim kılacaksınız!
Hilkat kanunu bu; başka türlü olamaz!
* Bizde bir asır üstüne bir çeyrek
asırdan beri dallarımızın nimetini dışarıdan taşıyanlar bu sistemsiz ve
temelsiz marifetlerine karşılık sistem ve temele dayalı olarak içeriden
kökümüzü kurutmaya baktılar. Halbuki dışarıda ne kadar dal nimeti varsa hepsi
de belli başlı bir kökten gelme. Kökü yabancıda ve yemişi bende bir nakli ve
iktibas işine inanabilmek için hayvan olmak bile fazla...
* Yeni zaman yemişlerini olduracak
hamleyi, eğer 4-5 asırdır kendi ağacımızın kökünden geçinerek devşirmedikse
bunun sebebini nihayet köksüz yaşamaya razı oluşumuzdaki, ruha nüfuz edememek
ve hep sığlarda kalmak sebebiyle birleştirmeli...
* Dünün her türlü dal nimetine
düşman din hikmetleri dışı ham kaba softası neyse bugünün Noel ağacı simsarı
küfür yobazı odur!
* Birbuçuk asıra yakın bir
süredenberi gelen inkılâpçılarımız anlıyamamışlardır ki, âdi at, ıstıfa
süzgecinden geçirile geçirile “safkan” derecesine ulaştırılabilir; fakat eşekle
evlendirilecek olursa meydana katırdan başkası gelmez.
* Tanzimattan beri gelen,
medeniyetler arası muvazaacılığımız, işte böyle atla eşeği evlendirmeye
kalkışmaktan öteye geçmemiştir. Zira medeniyetler arası mahsup sırlarına ermiş,
bir tefekkür sınıfı yetiştirilmemiştir. En büyük millî zaafımız işte bu
tefekkür eksikliğindedir.
* Cumhuriyet devrinden beri
büsbütün kurutulan ve ortaya olanca lûgatçesi birkaç hırıltıdan ibaret,
çilesiz, ıstırapsız, meselesiz bir nesil çıkaran ruh ve fikir iklimimiz, eğer
dâva bir anda idrak edilip sıhhî imdat ekipleriyle üzerine varılmazsa, bütün
rotanın topyekûn kanser illetine tutulmasından daha felâketli olabilir.
* Asıl inkılâp, cüce ve yarım oluş
devirlerini kapayıp kendimize dönmek ve 4 asırdır kaybettiğimiz kendi kendimiz
21 inci Asrın eşiğinde ve onun icapları önünde yeniden murakabe ve keşfetmek
olacaktır.
FELİX CULPA – MES’UT SUÇ
* Lâtince bir tabir... Mes’ut
hatâ, kutlu suç mânasına...
* Bu tabir, Türk tarihinin son
safhasını dolduran köksüz ıslah hareketlerinin ve sahte kahramanların iç yüzünü
ifşa etmesi bakımından bir şaheser... Onda, muhtaç olduğumuz üstün idrakın en
büyük ve en incesine yol açan bir anahtar değerini buluyoruz.
* Eski Romalı, bu tabiri, dışından
mes’ut gibi görünüp de iç yüzü felâketli işler hakkında kullanıyor. Evet, eski
Romalı, bir hâdisenin dış yüzünde kalmayıp iç maktâlarına kadar işleyici bir
göze malik olmanın bugün Batı dünyası tarafından şiarlaştırılmış akıl
harikasına malik bulunuyordu.
* Böylece, daldaki meyvenin kökle
alâkasını şart koşucu oluş kanununu, yoksa illetli kök üzerindeki, ağaç dalına
yapışık iğreti meyveden hiçbir hayır gelmeyeceğini pek güzel belirtiyor bu
tâbir...
* (Felix Culpa) yı gayet açık bir
misale kavuşturmak için, yedek parçası, muharrik kuvveti, hattâ ham maddesi
dışarıdan gelen bir fabrika düşünelim: Bu fabrika, kurulduğu memleket hesabına,
dış cephesi mübarek bir cinayetten başka bir şey değildir.
* Bünyeye uymayan, bünye içinden
gelmeyen ve iktisadî, içtimaî, ruhî, siyasî, ana dayanağını bünyede kuramamış
olan her ıslah hareketi bir (Felix Culpa) dır.
* Tanzimattan bugünedek, devrim,
verim, eser, nizam adına ne yapılmışsa, hepsi birer (Felix Culpa)...
* Mağrur, fakat hakikatte mahrum
(Felix Culpa)larla ezmeye çalıştıkları mahzun, fakat hakikatte her şeye malik
şahsiyetimizi müdafaa etmek için bu anahtar mefhum en büyük silâhlardan
biridir.
* “Eser, eser!” diye tepindikleri
şeylerin karşısına bu tabirin gözlüğüyle çıkıp bakınız: Sinan’ın eserleri gibi
gerçek ve şahsiyetli bir bina mıdır gördüğünüz, yoksa gece-kondular semtine
bitişik ve deniz kumundan yapılmış bir gök-delen misâlinde, sahiden gökleri
delen ve ağlatan bütün sahte oluşlarımızı seyredebilirsiniz.
HÜRRİYET
* İnsan hür değildir; hür olan,
eşek veya köpek...
* Tam frensizlik ve alıkoyucu
melekelerden yoksunluk mânâsına hayvanî hürriyet, hayvanda bile sınırlıdır ve ona
pisliğini toprakla örttürecek kadar olsun, bir hicap zabıtası telkin edicidir!
* İnsanda, aynı insan tarafından
biri istiklâline kavuşturulacak ve başına taç konulacak, öbürü de zindana
tıkılacak ve ayağına pranga vurulacak iki zıt hüviyet vardır: Ruh ve nefs...
Ruh, hürriyeti, hakikate esir olmakta bulur, nefs ise onu her istediğini yapmak
mânâsına alır. Nefsin, tanrılık iddiasına kadar isteklerine pâyan yoktur.
* İnsan ruhunu, tek kum tanesini
açıkta bırakmamış topoğrafyası diyebileceğimiz tasavvuf ölçülerine göre,
insanda İlâhî nura perde olarak yaratılan ve büyük marifete ermek için mutlaka
yıkılması, eğilmesi, çiğnenmesi gereken nefs, nasıl fert plânında murakabe
altına alınması zaruri bir nesne ise, misalimizin cemiyet plânına tatbikinde
de, ma’şerî vicdana (toplum vicdanına) fertleri bağlayıcı bir mutlakiyet
tanınması telkin edici bir keyfiyettir.
* O halde, fert plânında ruha
karşı nefs neyse, cemiyet plânında da ma’şeri vicdana karşı fert odur; ve
mutlaka hakkı eksiksiz verilmek şartiyle sımsıkı bir disiplin cenderesi içinde
kıskıvrak bağlı kalması, cemiyetinin bekası noktasından hilkat kanunu icabıdır.
* Hürriyet için hürriyete talip
milletler, kendi kendilerinin esiri olmaktan kaçarken, başkalarının esiri
olmaya mahkûm...
* Hürriyet bir gaye değil,
vasıtadır ve gaye bir tarafa bırakılıp vasıta gayeleştirilemez.
* Demek ki, Allahın, Kur’anında
“dinde ikrah yoktur” fermaniyle doğruladığı ve hakkını bahşettiği hürriyet,
hakikate ermek için, canlıların havaya muhtaç olması gibi, vicdanlara vasıta
kıymetinden ibarettir ve hakikate erilince, hürriyetin en büyük tecellisi,
hakka esaretten başka bir şey değildir.
* Hürriyetin tecelli ettiği her
yerde hak bulunamazda, hakkın tecelli ettiği hiçbir yerde hürriyet müdafaa
dilemez.
* Hürriyetin –hak için- olmadığı
yerdeki felâket, hürriyetin –sırf kendisi için- olduğu yerdeki felâketten büyük
değildir. Yani zulme esaretle nefse esaret aynı belâ...
* Her şeyle beraber hürriyetin de
hakikati ve aslî kaynağı bizdeyken, tam bir vicdan istiklâli yolundan erilmiş,
bir petek bal gibi mânası ve hendesesi içiçe, aslında muhteşem ve muazzam
nizamımızı bozmak için bize hürriyet tuzağını kuranlar, hürriyetten
anladıklarına zıt olarak başıboşluğumuzu sağlamaya bakmışlar; ve böylece,
göğsümüze taktıkları, içyüzü gizli “hürriye”» madalyasiyle ruhumuzu esir etmeyi
bilmişlerdir.
UYDURMA DİL FELÂKETİ
* KISA HECELER... Aşağıdaki
cümleyi, ona hususî bir mâna biçmeden, onda ayrı bir mâna murad edildiğini
hesaba katmadan, sadece Türkçe olarak okuyunuz:
* “Ciğerimi delici, yüreğimi yakıcı,
kafamı kemirici soru şu ki, gericiliğe mi, ilericiliği mi, ne tarafa döneceğini
bilemeyene, anadilini yitirine, yolunu şaşırana, ya kuzu gibi boyuna budalaca
acı acı meleyene, ya da kısa heceli ölü kelimeleri dizi dizi boşuna sıralayana,
şu yeni kuşağa ne demeli; acımalı mı, acımamalı mı?”
* İçinde 50 kelime ve 162 hece
bulunan bu cümlede tek bir uzun yoktur ve böyle bir lisan yeryüzünde mevcut
değildir.
* Bu hâl, tarihinin ilk
çağlarında, henüz hançeresi gelişmemiş bir millete işarettir.
* TEK HECELER... Dilimiz
umumiyetle tek, hiç değilse az heceli kelimelerden örülü:
Al, kal, çal, dal, ol, sol, dol,
yol, ser, ver, ger, yer, yan, ban, kan, san, at, kat, tat, çat, kap, sap, tap,
yap, say, yay, kay, cay, sil, bil, ek, çek, şiş, piş, ye, de, filân, falan,
sayısıza kadar giden bir dizi...
* Askerî kumanda sesine benzeyen
ve sonlarına birer “mak” veya “mek” edatı eklenince ancak iki heceli masdarlığa
çıkabilen “emr-i hâzır”lardan ibaret bu tek veya az heceli kelimeler kalabalığı
içinde yabancı dillerden devşirilmiş dolgun heceler de Türk hançeresine
uymadığı için bölünmüştür:
Psomi (rumca ekmek) – İpsomi...
Fikr – Fikir... Spor – Sipor...
Film – Film... Nefs – Nefis... Remz – Remiz...
Vesaire...
* Başka dillerde tek hecede 4 – 5
sese kadar çıkabilen (rast, drops) dolgun heceler Türkçede 2 –3 sesi aşamaz ve
ancak kültürlü insanların hançeresinde yer bulabilir.
* Bir dilde uzun, dolgun ve çok
heceli kelimeler, tefekküriyet ve medeniyet işaretidir.
* Türk milletinin, ruhunu
dayayacağı üstün bir medeniyet mihrakı buluncaya kadar sürdüğü hayat içinde
dili, kısa heceler bahsinde olduğu gibi, konuşmaya ve dolayısiyle düşünmeye
vakti olmayan bir topluluğu ifade eder.
* MÜCERRET MEFHUM... Türkçede,
kendi öz malı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur. Aşağıdaki, hemen her
lisanda mevcut mücerret mefhumların Türkçe karşılığını arayınız:
* Zaman, mekân, mesafe, zevk,
şevk, mevzuu, merkez, mihrak, gaye, mefkûre, din, Allah; ve nâmütenâhîye kadar
sayabiliriz. Mücerret mefhumların hattâ basitlerinden ibaret olan bu kelimelerden
bir tanesini bile Türkçede bulamazsınız. “Allah” adının hiçbir lisanda eşi
bulunmaz hâs ve âlem ismi olması bir tarafa, ilâh mânasına her dilde mevcut
kelime bile Türkçede yoktur. “Tanrı” kelimesi “tanyeri”nden gelir ve
mücerretlikle alâkasız, putperestlikten kalma bir madde ismi olmaktan ileriye
geçemez. “Mevzuu” kelimesine uydurulan “konu” ise “koymak” gibi kaba ve maddî
bir fiile dayanır. “Vazetmek” fiili “koymak” değildir ve onun üstünde bir
mânayı (nüans – gamıza) belirticidir.
* Neticede, sade ve mahdut madde
isimlerine mahsus, beşerî tefekkür malzemesinden mahrum bir lisan karşısında
kalıyoruz. Hattâ “dil” bile “lisan” kelimesine uymuyor da ağızdaki et
parçasından ibaret kalıyor.
* (FONETİK) İMLÂ... Seste tecelli
eden dil, ayna veya fotoğraf camındaki hayalini yazıda bulduğuna göre, onun
yazılış tarzındaki ölçü aynen kendi keyfiyetine dahil bir kıymettir.
* Dünyada hiçbir dil yoktur ki,
bugünkü Türkçenin yazılış derecesinde (fonetik – seslendirildiği gibi) olsun...
* “Fena mı, kolaylık!” mı diyeceksiniz?
Evet, kolaylık; fakat ulvî “zor”u ortadan kaldırmakla, insanı süflî bir basite
götüren kolaylık!... Hece usulü yerine bugün kaim olan kelime usulünün, yani
her kelimeyi kendi müstakil yazılış şekliyle bir resim gibi ezberleme ve
ezberletme metodunun, zekâ terbiyesi bakımından üstünlüğü, medenî öğretim
düsturları arasına girmiş ve bizim bundan haberimiz olmamıştır. (Fonetik) imlâ
jandarma erlerine göredir.
* Aslı ve iptîdaî haliyle fakir
olan Türkçe, bugünkü yazılış şekliyle de, zihin terbiyesi gücünden yoksun bir
fakirliğe düşürülmüştür.
* UYDURMA DİL CİNNETİ: Dil,
istikrâi, yani kendi iç ve öz kanunlariyle mevcut bir müessisedir ve dışarıdan,
bütün bir lisan uydurma şeklinde müdahaleye tahammülü olamaz.
* Tıpkı kâinat gibi... Esrarı ve
kanunları aranır, bulunur, fakat uydurulamaz. Lisan ile kâinatın hiçbir farkı
yoktur. Zira kâinatta ne varsa, karşılığı lisanda mevcut... Dil, kâinatın
plânıdır ve kendi dışında başka bir kâinat ile değiştirilemez. Mecnunun her
çeşidi görülmüştür ama, böyle bir dâvaya “evet!” diyeni görülmemiştir.
* DİLİN PİŞMESİ: Kömür, toprak
altında elmas oluncaya kadar binlerce yıl pişiyor. Dildeki kelimeler de öyle...
Milletin dilinde yıllarca pişecek ki, kalble dudak arasındaki elmas dizili
nâkilli vücuda getirebilirsin... Sonradan da zorla bu nâkille dizilecek her
madde, o milletin ruh ve idrak temeline en korkunç bir suikasttır. Böyle bir
lisanın adı da, Türkçe değil, uydurukça... Bir milletin öz dili, âlimlerin,
aydınların, yabancı kültürlerle temasta olanların lisanı değil, hattâ okur –
yazar olmayanların, bakkalın, çakkalın, hamalın, işçinin, dadının, babaannenin,
köylünün, neferin dili... Bunların bilmediği hiçbir kelime Türkçe olamaz; ve
topyekûn bir tasfiye hareketi belirtmesi bakımından tedrici bir ıstıfa ile bir
tutulamaz. Böyle bir hareket, olsa olsa, bir milletin ruh nakışlarını silmek ve
onu mânada cascavlak hale getirmek olur. Sadece ihanet...
* ABESLER SERİSİNDEN: Türkçede
meselâ “sebep”, “mevzuu” gibi Türkçeleşmiş, fakat asılları arapça kelimelere
karşılık, icat edilen “neden”, “konu” tabirleri, vahşet hissi verecek kadar
iptidâî ve sathîdir.
Evvelâ “neden?” bir sualdir ve
isim yerine kaim olamaz. Her dilde onun yeri ayrı, “sebeb” in yeri ayrı...
Meselâ:
- Neden bu sebebi ileri
sürüyorsunuz?
Derken:
- Neden bu nedeni?..
Diye mi söze başlıyacağız?..
“Mevzuu” ise vazetmekten geldiği için Türkçeye tercümesi zâhirî tesiri altında
kalınarak başka bir mefhum bulamamak zoru altında o güzelim mefhum, en kaba bir
müşahhasa düşürülmüş be bayağı işlerde kullanılan “koymak” masdarına
bağlanmıştır. Halbuki “mevzuu”, çuvala kömür konurcasına maddî bir “koyuş”
fiiline yakıştırılamaz ve lisanımızda mücerret mefhum sıkıntısına gösteren,
zoraki ve daima Arapçanın tesiri altında, güya ona zıt boş çabaları gösterir.
* NİSPET EKLERİ... Bilimsel,
fiziksel, tarımsal, siyasal, ulusal, Anayasal gibi, nispet edatı yerine (sel),
(sal), (el) ve (al) getirilerek Türkçeye mal edilmeye çalışılan tabirler,
güvercinler arasında eşek arıları kadar vahşi ve yabancıdır; ve ne Türkçe, ne
de halkın hançere dehâsiyle alâkalıdır. Doğal, koşul, amaç, kıvanç, uygar,
özgür, soyut, somut, ilke, belge, evren, tören vesaire vesaire gibi aslî madde
olmak iddiasında kelimeler de, bize Moskof işgal kuvvetleri gibi görünecek ve
aşıları asla takma kalbten ileriye gidemeyecektir. 40 yıllık (bay) ile
(bayan)ın, (bey) ve (hanım) tabirleri önünde uğradığı hezimet malûm...
* Kat’î ve mutlak bir kaidedir ki,
bir dile, aslî madde halinde kelime aşılamak, insanların beynini değiştirmeye
kalkışmak gibi bir abestir.
* ARAP İŞGALİ YERİNE GÂVUR
İŞGALİ... “Enflâsyonist ekonomi, emisyon ve devalüasyon skandalleri, anarşik
realiteler, kaliteli ve kalifiye eleman azlığı, entellektüel kıtlığı, koalisyon
zoru, nasyonalist klik ve partilerin politik espri ve plândan mahrumluğu, her
alanda potansiyel düşüklüğü, rasyonel enerji ve lâboratuar idesine uzaklık,
mistik ve sembolik illüzyonlar, atmosferimizin bazları olmuştur.” Şu 43
kelimelik cümleden, 6 adet “ve” yi, 28 adet de yabancı kelimeyi çıkaracak
olursanız, Türkçeye ne kaldığını dehşetle görürsünüz!
* Aslî bünyesini berhava ettikten
sonra üzerine bu kadar yabancı kelime üşüşmesine ses çıkarmayan bir dil, ilmî
bir kat’iyetle mevcut değil demektir.
* Besbellidir ki, atılmak istenen
şey dil değil, Türkün ruh cevheridir.
* Ruhumuzun ırzına geçtiği sanılan
Arapçaya karşılık, ruh ismet ve iffetimiz gâvurcaya takdim ve teslim
edilmiştir.
* DÖNME AĞZI... Dilimize dönme
ağzı hâkim olmaya başlamıştır. Bu ağzın ilk tecellilerinden biri, şart edatı
olan “ya” kelimesine eklediği, “dahi”, da... Ya da... Türk şivesinde böyle bir
ağız yoktur. Bizde şart edatı “ya” iki kere kullanılarak kendisini belirtir:
* Ya bu deveyi güdersin, ya bu
diyardan gidersin!
Veya:
* Ya kurtarıcını bulursun, yahut
gümler, şapa oturursun!
Fransızcada olduğu gibi, her dilde de böyle...
* İslâm düşmanı bir
“eleştirmeci”den kalma ve daha nice Yahudi, Ermeni, Rum şivesine kadar yanaşma
bu dil, dikkat edilecek olursa Moskova’nın milletleri çürütme plânından hususî
bir madde olarak solcu ağızların edasıdır.
* Bu minicik sivilce noktasını küçümsemeyiniz!
O, kanser işaretinden başka bir şey değil... İşaret küçük ama delâleti büyük...
* Onların ağziyle hüküm:
Ya dil niteliğimizi sınırlarımız
gibi koruyacağız, ya da...
Şimdi kendi ağzımızla:
Yahut, sınırlarımızı bile
tehlikeye sokacak bir ruh kaybı içinde, sessiz sedasız, çürüyüp gideceğiz!
* TEŞHİS VE ÇARE... Tek ve kısa
heceli kelimelerden örülü... Dar, basık ve ancak gözle görülür maddî hadiseleri
anlatmaya muktedir... İçinde hiçbir mücerret yok... Nihayet, uydurma
kelimelerin sıvası altında fakirliği büsbütün aşikâr... Dönme ve tatlısu
frenklerinin sefil ağızlarına kadar âlet... Irzını işgal ordularına teslim
edercesine ecnebi kelimelere kucak açmış bir dil... Bu dil her şeye rağmen
Türkün, içinde doğup öldüğü ruh kalıbıdır ve bütün dâva onu kurtarmanın yolunu
bulmakta...
* Cedlerimizin İslâmı kabul edip
kâinat çapında bir tefekkür ve tahassüs hazinesi yüklendikleri ân, takdir
ettiler ki, kumanda seslerinden ibaret tek ve kısa heceli, âhenksiz, sadece
yalçın madde plânına bağlı, mücerret mefhumdan yana sıfır derecesinde bir dille
ne insan, ne cemiyet, ne de devlet teşkil edilebilir. Artık Türk, madde
fâtihliğinden, onunla beraber mâna fâtihliğine geçmiştir, bunun için de maddî
kılıcına eş bir mâna kılıcı lâzımdır. Halbuki elinde, mânevî kılıç adına, çelik
değil, bir saman parçası bile yoktur? Ne yapsın?
Aynı ruh akrabalığı içindeki büyük
dillerden devşirmecilik...
* Türk, İslâmiyeti kabul ettikten
sonra düşünmeye başlamıştır. Bu, anlayan ve insafı olan için riyazî bir
hakikattir. İşte bu Türk, yani İslâmiyeti kabul ettikten sonra gerçek Türk’ü
bulan Türk, ilk iş olarak, kaba müşahhaslardan ileriye geçemeyen dilini
zenginleştirmek zaruretini idrak etmiştir. Bunun için de, Batılının, Yunanın ve
Lâtin kaynaklarına uzanışı gibi, öz kültür kaynağının iki örnek diline el
uzatmış ve Türkçenin çarşafı üzerine Arap ve Fars ağaçlarının meyvelerini tek
yol kabul etmiştir.
* Ecdadımız aynen batı dillerinin
eski Yunan ve Lâtin kaynaklarına el atması şeklinde, bağlı bulunduğu İslâm
medeniyetinden âlet ve unsur sağlar ve bu medeniyetin iki büyük lisanını kaynak
edinirken o büyük lisanlar içinde öylesine erimiş ve öz şahsiyetini feda
etmiştir ki, aldığı unsurları aslî maddeler halinde benimseyip Türk diline
uydurmayı, Türk gramer ve hançeresine mal etmeyi ihmal etmiş ve doğrudan
doğruya Arapça ve Farsçanın ifade mimarilerine esir olmakta bir mahzur
görmemiştir. Şahsiyet şuurundan mahrum bulunmayı gösteren bu hal hataların en
büyüğü olmuştur.
* Cedlerimiz Arapça ve Farsça gibi
iki azametli dille temasa geçince kendilerine hiçbir istiklâl hakkı
tanımadılar. Büyük bir selim akılla bu dillerden devşirdikleri kelimeleri, aslî
maddeleri, öz hançerelerine ve lisan mimarîlerine (gramer) tatbik etmeyi
düşünmediler. Onları kendi mimarîleri içinde kabullendiler ve hattâ bir “münevver”
için, Osmanlıcayı değil, Arapça ve Farsça bilmeyi esas saydılar.
* Hatâ bundan oldu ve bu hatânın
tepkisi, yolların en yanlışı halinde, lisanı topyekûn ana sermayesinden yoksun
bırakmaya kadar vardı. Başımızdaki bugünkü kurbağaca, işte bu dil şahsiyetsizliği
yüzünden!..
* Arap ve Fars kelimelerinin
kanımızda eritilmeden bünyemizde pörtükleşmesi üzerine, kapı, asla Türkçe
olmayan birtakım uydurmalarla, (Lâtin) kaynaklı kelimelere açılmış ve meydana
hiçbir kumaş hususiyet ve kıymeti olmayan bir yamalı bohça çıkmıştır. Üstelik
Türk lisan mimarîsine (sarf ve nahiv) uymayan bir Selânikli dönme ağzı... Bu,
doğrudan doğruya millî ruhun katledilmesi hâdisesidir; ve artık bu bahiste son
söz “sebep” ve “netice” nin tespitinde kalmıştır.
* Yapılacak tek şey, dilimize
girmiş bütün Arapça ve Farsça kelimeleri benimseyip aslî maddeler halinde
kabullenmek, onları kendi “sarf ve nahiv” dünyasından ayırmak, kendi (gramer)
ve hançere dehâmıza terketmek, bütün uydurukçaları atmak, Batı dillerinden
gelenleri de yalnız teknik plânda olmak şartiyle almak ve aynı muameleye tâbi
tutmak, yani Türkçeleştirmek...
* ÖLÇÜLER: Cahil dadının, basit
köylünün, bakkalın, çakkalın, amelenin, bekçinin, çöpçünün bilmediği dil Türkçe
değildir.
* Alman dilinin kıvamlanmasında en
büyük rolü oynayanlardan (Göte) diyor ki: “Bir millete yapılacak en büyük
fenalık, onun diliyle oynamaktır.” Bir milletin diliyle oynamak, onun hayatiyle
oynamaktır.
* Dillere daima yeni kelime
aşıları yapılabilir. Fakat bu aşıların tutması, yahut tutmaması bahsinde zor
kullanılamaz. Yeni kelimeler ve iştikaklar halkın kabullenme duygusuna ve
hançere dehâsına bırakılır ve bu işi sadece sanatkârlar yapabilir.
* İşte, Türk dili evvelâ müşahade
altına alınamamış, ecdadımızın ne yapmak isteyip de tam beceremediği incelik
noktaları görülememiş, aksine ve sadece İslâm nefretiyle ulvî mefhumların aziz
eşyası süprüntülüğe atılmış, bunların yerine frenklerin de güldüğü frenk
şapkalı barbar eşyası yığmak modası alıp yürümüş, bütün idrak melekelerini
kavurucu bir ruh yangını mânevî vatanı silip süpürmüş ve neticede bugünkü
kısırlaştırıcı, iğdiş edici, her türlü büyük kafa yetiştirmeye engel ve eser
vermeye mâni felâket iklimi doğmuştur.
İKTİDARLARIN HİKÂYESİ
* Bazı rejimler, kalabalıkları,
sırf ruhlarının çengellerinden tutar. Ruh müeyyidesi o kadar sağlam bir
dayanaktır ki, halka, midesinden ve maddesinden her fedakârlığı yaptırabilir.
İman kutupları saygı gördükçe güç yerindedir. İsterse inanış bâtıla olsun...
* Bazı rejimler de, kalabalıkları,
sırf midelerinin kancalarından tutar. Gıdasız kalan ruha mukabil halkın kursak
ve bağırsak hayatı, ortada ruh diye bir kaygı bırakmaz. Bir nebat ve hayvan
hayatıdır, gider. Toprak versin, mideler yutsun da ne olursa olsun...
* Birinci soydan rejimler için şu
veya bu madde aksaklığı, verimsizliği, sıkıntısı diye bir şey olamaz. Fakat
ikinci cinsten rejimlerde en küçük bir darlık oldu mu, her şey tepetaklaktır.
İnsanlar birbirine girip boynuz boynuza gelmeye ve çifteler savrulup duvarları
yıkmaya başlar.
* İşte o zamandır ki, ruh, madde sıkıntısının
miskin bahanesi arkasında boy gösterip kendi eksikliğinin ne demek olduğunu
ihtar eder.
* Şüphesiz ki, kalabalıklar,
ruhundan ziyade maddesiyle avlanmaya müsait... Yalnız madde cephesinin kemmiyet
hesaplarıdır ki, kalabalıklarca kolayca anlaşılır. Kedilere ve köpeklere kadar
şâmil bu bedahet duygusu insanda yaşarken, onun yerine ruhu ve mefkûreci
görüşleri yerleştirmek çok zor...
* Fakat esas bu zorlukta... Ayakta
durabilmek, tahammül ve sabır gösterebilmek, bir iş ve hamle hedefine yöneltici
cehdi sağlayabilmek için ruha el atmaktan gayri çare mevcut değildir.
* Eski C.H.P. iktidarı, ne
birinci, ne de ikinci soydan bir rejim olabilmiş; halkın hem ruh çengellerini
sökmüş, hem de mide kancalarını kırmıştır. D.P. iktidarı ise, halkta bir ciğer
kanseri haline getirilen bu ruh belâsını olduğu gibi yerinde bırakıp, sadece
mideleri ve maddeleri imar yolunda bir şey beklemiştir.
* Bu vaziyette bir millet
hareketi, ancak halkın ruhuyla beraber maddesini de harap edici bir tutuma
karşı fışkırmak icap ederken, böyle olmamış; ve halkın ruhunu olduğu yerde
bırakıp maddesini uzun vâdeler ve muvazenesiz hesaplarla süslemeye kalkışan bir
idare, sadece iktidar makamında bulunduğu için, on senelik değil, 27 yıllık
hıncın tokatını tek başına yemiştir.
* Neticede halk, tâ ciğerinden, o
türlü sarsılmıştır ki, bizzat midesini ve maddesine ait bütün ihtiyaç
iştihalarını kaybetmiş, hayat plânındaki varlık şevkini asgariye indirmiş ve
İhtilâl sonrası iktisadi buhrana, açık bir ruh aksülâmeliyle yol açmıştır.
* Demek ki, yıllardır, ruhu ve
maddesiyle harap edilen halk, İhtilâl sonrasında, bu hâle sadece ruhiyle karşı
koymuş; ve Adalet Partisini millet eliyle çizilen çevrenin merkezine meccanen
oturtup ondan da önce ruhunun intikamını almasını beklemiştir.
* Fakat gelen rejim bu nükteyi
anlayamamış ve her şey basit bir madde muhafızlığına döküp bir gün hakkını
aramaya kalkacak olan ruhun her şeyi elinden alabileceğini hesaba katmamıştır.
* Hulâsa: C.H.P. bu milleti yoktan
var ettiği iddiasiyle açıkgöz ve sahtekâr bir madde kurtarıcılığı imtiyazına
dayanarak Türkün ruh köküne zıt, bu kökü baltalayıcı ve onu Batı uşaklığına
bend edici, her türlü fikir ve dünya görüşünden yoksun öyle bir yol açmıştır
ki, bu yol, onu takip eden bütün partiler ve iktidarlar tarafından sadece küçük
idare ve tatbikat plânlarında tenkit edilmekten başka karşılık görememiş; ve şu
veya bu farklarla, hattâ şimdi onun kendisine yeni bir hüviyet araması ve
gençlik aşısına el atması farkına rağmen, tek fârikaları İslâm düşmanlığından
ibaret, çeyrek aydın ve cüce politikacıların yolu olmakta devam etmiştir.
DÜNYAMIZ
* Evvelâ küçük ve cüce politika
hokkabazlığı dışında bizim dünyamızın, bizim üstün politika dünyamızın tesbiti
gerek... Ancak bu suretledir ki, dış politika ölçümüzü basit ve gündelik
politika zanaatinden ayırmış ve bir dünya görüşü temeline oturtmuş oluruz.
* Kol kol bütün
örgüleştirmelerimizi boyunca kavranacak bir bedâhet vardır: Millî Türk
politikasının temel ölçüsü, kendi kendisine ve riyazî bir kat’iyetle,
Türkiye’yi öz sınırları içinde, ileri, müstakil ve şahsiyetli bir tekevvüne
lâyık görecek, yahut buna en fazla müsamaha edebilecek Garplı kuvvetler
manzumesine bağlanmak ve bu manzumenin kutuplarına faydalı görünmek sayesinde
elde tutulabilir.
* Bu aziz kaygının asla
barışamıyacağı kutup, düne kadar Faşizma ve Nazizma idi. Evvelki gün, dün,
bugün ve yarın, İslâv ırkçılığı ve komünizmadır. Türkiye’nin kendi öz sınırları
içinde, ileri, müstakil ve şahsiyetli bir tekevvüne lâyık görülmesindeki gaye
en fazla kabul, yahut en az red tavrını, Garplı kuvvetler manzumesi
zaviyesinden yalnız demokrasyalarda bulabilir.
* Herşey, üstün ve yüksek politika
zaviyesiyle, asırlar boyunca hep okka altına gidişimizin nihaî zarureti
halinde, “en az zararlı cephe” yi bulmak ve bu “en az zararlı cephe” yi gitgide
daha az zararlı kılmak ve sonunda ve son fırsatlara göre büsbütün zararlı
olmaktan çıkarmak gibi umumî bir siyaset ölçüsünde toplanıyor. Bunun için de
“hak ve hürriyet” lâfını yalan olarak bile ağzından düşürmeyen tarafa
yönelmekten başka çare kalmıyor.
* Nitekim, geniş ve tezatsız bir
dünya görüşü manzumesinin kıyasları içinden süzülmüş olmasa da, selim bir
bedâhet hissiyle çeyrek asırdır hep bu yolda yürüdük. Fakat gerçek hüner,
ilcalarla, tesadüflerin ve rüzgârlarla akıntıların dürttüğü bir zeminde, dümen,
pusula ve (seksant) âletiyle yürüyebilmekte ve evvelden hesaplı bir hedefe
varabilmekte... Bugün, gidişimizde, bütün millî ve tarihî olurlarımız ve
olmazlarımızla yönelmeye mecbur olduğumuz böyle bir hedefin hesabını
verebilecek muadele kafasından hiçbir ize şahit değiliz.
* Üstün politikanın anahtarı,
üstün idrakin anahtarına eş, nefsini ve dünyasını bilmek hikmetinde gizliyse,
kendimize ve etrafımıza bir bakalım; Millet millet Şarka doğru, mahkûm,
tesellisiz ve ümitsiz mazlûmlar panayırı; Garba doğru da her gün biraz daha
tezatlarını çözme ve buhranlarını bastırma cehdinde, güya hâkim, muhakkak
tesellisiz ve sanki ümitli, fakat köküne kadar mustarip zâlimler cümbüşü. Ve
ikisinin ortasında, bir zamanlar birinin haşmet ve saltanat hakkiyle ötekinin
ödünü patlatma ânına kadar gelmişken, gitgide ödü patlaya patlaya kabuğuna
çekilmiş ve en sonunda teselliyi bütün köklerinden kopmak ve hiçbir tarafa kök
atamamakta bulmuş, ufala ufala aksakaldan yoksakala geçmiş esbak cihangir ve
mahzun bir millet; biz!.. Eğer Şarka doğru hepsi adına mutlaka rehber bir
millete, Garba doğru da en hâkimleri ve lâyıkları önünde bazı haklarına ve
faydalarına inandırmış bir “fasl-ı müşterek” devlete ihtiyaç varsa, bu
Türkiye’den başka kim olabilir ve Türkiye bunu nasıl yerine getirebilir?
* Askerlikte en sağlam müdafaanın
yolu nasıl taaruzsa, bir milletin vücut emniyeti de, ancak olacağı, olmayacağı,
olmaya mecbur olduğu şeyin, bütün dünya muvazenesi içinde en tabiî bir
istihkakla devşirilmesi şeklinde temin edilebilir. Hakkından kısmî
vazgeçişlerle elde tutulabilecek cüzüler olduğuna inanmayınız! Dörtyüz senedir
böyle gidiyoruz: “Ne koparırsak kâr!”
* Demokrasyalar kutbu etrafında,
fevkalâde nazik ve görünürde samimî, fakat son derece hudutlu ve şartlı bir
bağlanış dehâsiyle, kendi iç tekevvünümüzü dahilî yıldırım harpleriyle meydana
getirip yeni bir dünyanın eşiğine yeni şartlarla ayak basabilmemiz için, Şarka
ve Garba doğru, birini umdurucu ve gözletici, öbürünü de oyalayıcı ve
geçiştirici bir politika marifetine muhtacız.
* Herşey, birbirinin öldürücü
eksiği halinde, bütün Şark ve Garp dünyasını nefsimizde düğümleyici bir iç
tekevvünü billûrlaştırıncaya kadar, Şarkı ve Garbı maharetle idare etmek ve
istikbale talik edebilmek düsturunda mihraklaşıyor.
SAHTE ŞANS DEVİRLERİ
* Başımıza düne, çeyrek asır
evveline kadar gelen idarenin biricik özrü, kendi zamanına göre insanlığın
içinde yüzdüğü dünya buhranıydı. Bu idare farkında değildi ki, bu hal de onun
biricik talihiydi.
* Zira bu idarenin, dış
ihtilâtlarla asla alâkası olmadan, sadece iç bünyesindeki illet yüzünden her ân
biraz daha meydana çıkmaya başlayan çehre karhaları, onun iş başında kaldığı
dünya buhranın 10 yılı içinde demagocyaların en ucuziyle hep bu dünya buhranına
atfedilmiş, hazımkâr millet de bu masalı hazmeder görünmüştür.
* Harbe giren hiçbir milletin
iktisadî, içtimaî, siyasî vaziyeti o zaman bizimki kadar bedbaht olmamış, harp
ve istilâ zehirini tatmaktan kurtulabilmiş birkaç nâdir memleket de saadetin
evcine ulaşmıştır. Bütün tecelli sahalarında en muztarip memleket, o gün,
yalnız Türkiye olmuştur.
* İkinci Dünya Harbi, bizim
Cumhuriyet sonrası idare ve politika ölçümüzün içyüzünü birdenbire deşen, bir
zarı patlatan, yumurtanın kabuğunu kırıp içindeki kokmuş maddeyi ortaya çıkaran
bir âmil olmuş; âni fiyasko ise, özrünü hemen dünya vaziyetine bağlamak
açıkgözlülüğünü göstermeye kalkmıştır.
* İlk 15 ve sonra 12 yıllık
devirlerden birincisi; işin başlangıç merhalesindeki kâzip saltanatı
belirttiği, ikincisi ise zevale geçen bu saltanatın saçakları altından
fışkırıcı hakikat ve âkıbetleri dünya vaziyetiyle izaha imkân bulduğu için,
kâzip tarafından talihli kabul edilebilir.
* 1950’den sonra başlayan üçüncü
devir ise, teslim aldığı şartlara göre, bu kâzip talihlerden uzaklaşmaya doğru
giden çetin bir çığır açıldığını görememiş, gösterememiş; hattâ o da aynı sun’i
yardım ve talih yollarını aramış, geliştirmiştir. Vatanı, dış yüzünden
süslemeye bakmış ve iç yüzleri kendisine dert edinmemiştir.
* 27 Mayıs ihtilâlini yapanlarsa,
sahte talih ve hazin ucuzculuk bakımından dünyanın en şanslı adamları olmuş ve
devirdikleri, esasen bozuk muvazenenin bir daha iade edilemez olması yüzünden,
başımıza bugünkü idarî, ahlâkî, iktisadî, ruhî buhran çökmüş ve bütün bu sahte
talih oluşlarının hesabını verme ve yükünü çekme devresi açılmıştır.
* Asıl talihsizlik, yani hâdiseler
tarafından himaye imtiyazından mahrum kalma vaziyeti, daha doğrusu tam
istihkakına rücu ânı, yarın, bir dünya muvazenesi kurulduğu zaman belli olacak
ve o vakit günlük ölçüler içinde bile bu milleti ayakta tutabilme zorluğu
birdenbire belli olacaktır. Bakalım, o zaman da başımızda kim ve ne, hangi
idare bulunacaktır.
* Amerikanın, bizden, bütün
yardımını hiç olmazsa bazı ıvazlar mukabili olarak isteyeceği veya büsbütün
keseceği, Batı piyasasının piyasamızdan hiçbir şey çekemiyeceği, bütün
kaynaklara mâlik Garp demokrasyalarının bize 180 derece arka çevireceği, Çin ve
Hint pazarlarına giden hava ve kara yollarının bellibaşlı zabıtalar altına
alınmak isteneceği, Türk Milletinin ise boşlukta mekân işgal etme hassası adına
şahsiyet ve ehliyete mâlik bulunduğu sorulacağı gün, başımızda bulunacak olan
devlet mümessilleri, eğer hâlâ dünkü ölçünün bir devam ve istihalesini ifade
edeceklerse, halimiz duman olacaktır.
* Zira, gelmesi mukadder görünen
böyle bir gün, sun’i tedbir ve sahte talih devirlerinin paydosunu da beraber
getirecektir.
* Bütün bir mazi, hal ve istikbal
mikyasile dünya çapında nefs muhasebelerine girişen cins kafaları ve gerçek
düşünürleri yetiştiremedikçe, alınan bütün tedbirler, yanık bir elin acısını
muvakkaten dindirmek için kendisini suya batırıp daha korkunç acıları istikbâle
tâlik etmesinden farklı olmayacak; ve herkes sahte talih tedbirleriyle gününü
gün etmeye bakacaktır.
NİÇİN, NİÇİN, NİÇİN?
* İslâm ve Şeriat mefhumlarından
niçin korkuyorsunuz? Siz, küfür rahipleri!
* İslâm ve Şeriat mefhumlarını,
niçin tarafımızdan karşılığı olan bir fikir meselesi olarak değil de,
çocukların, izahsız ve cevapsız umacı ruhiyatı içinde görüyorsunuz?
* Bizim bu mevzuda söyliyeceğimiz
ve dünya çapında izahına girişeceğimiz sözümüz var da, sizin verebileceğiniz
cevap niçin yok?
* Yoksa bu iki mefhum, sizce,
ananızı ve babanızı öldürmüş ve ocağınıza incir dikmiş iki kaatilin ismi midir?
* Bu halinize sebep, İslâm ve
Şeriat mefhumlarını, bir zamanlar, bizzat İslâm ve Şeriate zıt anlayışla temsil
edenlerin sebep oldukları felâketler ve kötü misallerse, sizden evvel dinin
mahkûm ettiği ve edeceği o sakîm zihniyeti suçlu bulacağınıza, niçin İslâm ve
Şeriati suçlu buluyorsunuz?
* Bütün kanunlarınız ve
ölçüleriniz hakkında isteyen, kendi şahsî mide gurultusunu bile esas tutarak
bir kıymet hükmü koyabilirken, niçin sadece İslâm ve Şeriat böyle bir hak ve
selâhiyetten memnû tutuluyor?
* Sâf ve hakikî kanun anlayışında;
İslâmı medhetmekle, temel devlet nizamlarının onunla değiştirilmesini istemek
arasında, eve girmesi yasak edilmiş bir kadının “içeriye girsin” demeksizin
güzelliğini ve doğruluğunu övmek gibi, biri fiille teşvik ve öbürü sadece
tefekkür ve tasavvur plânında tecelli gibi muazzam bir fark varken bu mevzuda
“gık!” diyenin 163 numaralı torpile çarptırılışındaki facia nedir? Yasak olan,
fiilî teşvik veya fiile teşvik halinde Müslümanlık mıdır? Eğer Müslümanlık
yasak değilse; bir mü’minin kendi dâvasını “kanunlarınızı buna uydurun!”
demeden savunmasından daha tabî ne olabilir?
* Bu toprağın sahipleri, üzerinde
dolaşan 33 milyon insanı mı, onu idare eden 3300 kişi mi, yoksa altında yatan 3
milyar 300 milyon Türk mü?
* Bir memleketin hakikî
sahiplerini, kendi öz ruh kökünden utandırmaya ve bu ruh kökünün hükümleri
üstünde söz söylemeyi suç saymaya kadar giden bir ölçü, eğer o memlekete
dışarıdan musallat bir işgal rejimine ait değilse, hangi idare şekline
bağlanabilir? Hele demokrasya iddiası güdülen bir âlemde, Firavunlar asrının
bile tanımadığı bu hürriyetsizlik havası; ve söz, tebliğ ve telkin hürriyetini
tahdit edici şekiller, ne demektir? Şapkasının biçiminden potininin bağına
kadar taklit ettiğiniz Amerikada Protestanlığın ağzına böyle bir gem vurulsa,
yahut vurulacağı ihtimalinden bahsedilse, yahut da böyle bir mevzu açılıp açılamıyacağı
sorulsa, acaba ne olur?
* Sizin, ey ilericiler,
kanunlarınız ve ölçülerinizle cihan demokrasyasında vaziyetiniz, hiçbir fikir
hakkını kanun dışı saymayan bu âlemde doğrudan doğruya kanun dışı sayılmanız
olabilir!
* Biz, sağ, sol, bu tâbirlerden
hiçbir şey anlamayız. Biz sade ve elhamdülillâh Müslümanız. Bu defa da küfür
adına çalışan ruhundaki erimez nasır bakımından, asıl takibi gereken yobaz
sizsiniz! Siz, dini anlamamak ve nefsine uydurmak bakımından isimlendirdiğimiz
dünün yobazı karşılık, onun tersi ve aksülâmeli olan, halis ve mükemmel küfür
yobazlarısınız! Ve elinizde demokrasya, iğneli fıçıda oturttuğunuz milletin,
“Egemenlik Ulusundur” levhası altında, içinden kan ağlama ve dışarıya karşı
gülümseme ve mutlu görünme işkencesinden başka bir şey olmamıştır.
NESİNİ KABUL EDELİM?
* Amerikan yardım ve kredisiyle
ayakta durmaya çalışılan, gelire göre gider değil de, gidere göre gelir peşinde
gezen, yıktığı rejimin idam sebebi 3.50 milyar liralık (enflâsyon)unu takdir ve
tebrik mevzuu olarak 21 milyara çıkaran ve bu hale düşmesi için harp felâketi
gibi bir mazereti olmayan bir âlemde iktisadî bir oluş kabul eder misiniz?
* Muhalefet adına hep aynı kökten
fırlama muvazaa partilerinin dal ve yaprak hududunu aşmayıcı küçük ıslâh ve
pudralama tenkidlerinden başka bir şeye tahammül edemiyen bir âlemde, siyasî
bir oluş kabul eder misiniz?
* Yıktığı iman ve ahlâk kaynağına
karşı “Ahlâk telâkkiniz nedir?” sualine verebileceği hiçbir cevap bulunmayan
bir âlemde ruhî bir oluş kabul eder misiniz?
* Köylüsünün büyük kısmı günden
güne kavrulan, bücürleşen, kukumavlaşan ve sıtma, frengi, verem tırpanları
altında biçilen bir âlemde sıhhî ve bedenî bir oluş kabul eder misiniz?
* Henüz millî kıraat kitabını,
lûgatini, kamusunu, tarihini yazamamış ve üstünkörü tercümeden başka hiçbir şey
yapamamış bir âlemde harsî bir oluş kabul eder misiniz?
* Söz bu âlemde yokluktan başka ne
kabul edersiniz?
7 ÖLÜME KARŞI BİZ
* Türk Milletinin hakikî ve
mefkûrevî hayata kavuşturmak için, onu, yedi ölüm tehlikesinden kurtarmak
lâzım..
* Tehlikelerden dördü iç, üçü de
dış istikamette...
* İç ölüm tehlikelerinden
birincisi, tarihimiz boyunca, bizi, İslâmiyetin her zaman ve her mekâna zaferle
tatbiki kazancından alıkoyan ham softa ve kaba yobaz... Yarın muazzez ve
mukaddes iman kaynağımızın zaferi gerçekleşirse, bu hastalığın nüksüne mâni
çare bu tiplerin tasfiyesi usûliyle en başta mütalâa edilmelidir. Ham softa ve
kaba yobaz, dinî hükümler çerçevesine bağlı gerçek mü’min değil, (Büyük Doğucu,
işte, şeriatten kıl feda etmeyecek olan o, mü’mindir) dini kendi havasız ruhuna
ve kör nefsaniyetine tâbi kılan vecdsiz, idraksiz ve nasipsiz ezbercisi...
* İkinci tehlike, Tanzimattan bu
yana, iman ve ahlâk güvesi Yahudi ve Dönme dehasının türettiği, köksüz ve
taklitçi nesiller kolu... Bugün derdini en şiddetle çektiğimiz bu âfetin
üzerine yanmamış kireç döküp bu köksüzler kökünü kurutacağımız gündür ki, her
şey halledilmiş olacaktır.
* Üçüncü tehlike, çiy etin dövüle
dövüle pişirilmesi gibi her çareye başvurarak önlenmesi gereken an’anevî
fikirsizlik halimiz... Büyük Türk tefekkür iklimini kuruncaya kadar, Hint
fakirleri tarzında nefesimizi dakikalarca içimizde tutsak yeridir.
* Dördüncü tehlike, bu üç
tehlikenin birincisini dinsizlik adına makûsen (tersinden) ikincisi ve
üçüncüsünü de aynen ve mebsuten (yüzünden) temsil eden eski (C.H.P) tipleri
tarzında devrim ağaları... Türk Milleti, ağalıkları ilga eden ve hâkimiyetin
millete olduğunu söyleyen bu beterin beteri ağalık ruhunu tasfiye etmedikçe her
ümide paydos!
* Dış ölüm tehlikelerinden
birincisi, komünizma... O, bir gün dünyada ve Türkiye’de tahakkuk edecek
olursa, güya hakkını koruduğu (Proleter) adına, hakkını korumaya lüzum olmayan
(proleter) olarak Türk Milletini gösterecektir!
* İkincisi, bugün geçmiş, fakat
bir gün tekrar baş kaldırmayacağı temin edilemez olan faşizma ve nazizma...
Yatalak zamanlarında garp demokrasyalarının azmanı olarak türeyen faşizma ve
nazizma, hâkimiyet plânını ele geçirseydi, Türk Milletine düşen vazife, yine,
topyekûn Haymana ovasını sulamak memuriyetinden başka bir şey olmayacaktı!
* Dış ölüm, tehlikelerinden
üçüncüsü, bugün doğu istikametinden gelmesi melhuz olduğu kadar, yarın batı
istikametinden gelmesi melhuz, an’anevî Garp emperyalizması... Beynelmilel
Yahudilikle el ele, Garp emperyalizması. Buna karşılık biricik tedbir de, yine,
daima ve mecburen demokrasyalar tarafını tutup, onlara iç tekevvün hakkımızı
teslim ettirici bir bünye sahibi olmaktır.
* İçeriden ve dışarıdan 7 ölüme
karşı mücadele zorunda olmak!.. Evet, Türk Milleti, hakikî ve mefkûrevî bir
hayata ulaşabilmek için, Garp dünyasının üç şubesine karşı ayrı ayrı müdafaa ve
muhafaza tedbirleri aldıktan sonra, içeriden de her biri bu tehlikeler çapında
dört ölümü tepelemek borcunda..
* Bütün bir tarih seyrinin bugün
sırtımıza yüklediği mahkûmiyet bakımından bu kadar çetinlik belirtici bir
kurtuluşun kefaleti, hangi fikirler manzumesindedir? “Büyük Doğu”, işte o
fikirler manzumesinin ismidir!
MERHAMET BUYURUNUZ!
* Demokrasyalar bir hesap yapıyor:
Neticede Türkiye’yi kendi taraflarına mı, Sovyet Rusya tarafına mı zammederek
dünya tezadının çözülmesi tecrübesine girişilecektir?
* Bugünkü kuvvet ve imkân
muvazenesine göre, demokrasyalar için, nasıl olursa olsun, hayatî bir fark
yoktur. Onlar nasıl olursa olsun, dünya hâkimiyetini demokrasya mefhumunun emri
altında toplayacaklardır.
* Türkiye onlar için, yüzdeyüz
komünist düşmanı millî bünyesiyle beraber, hazır bir sevkülceyş ve coğrafya
avantajından başka bir şey değildir.
* Bu avantajın, millî bünyeye
rağmen karşı tarafa geçirilmesi, onlara nihayet birkaç damla fazla ter
döktürmekten başka bir şeye mal olmaz.
* Koskoca Çinin bile
elçabukluğiyle komünistleştirilmesi, nihaî hamleye hazırlık terleri döken
Demokrasyaları, ümitsizliğe düşürücü bir netice doğuramadı.
* Elbette ki, bu iş, çok ter ve
kan dökülmeden halledilemiyecek ve elbette ki, kuvvet almak için gerileyen,
ileriye atıldığı zaman tam atılacaktır.
* Bu dünya muhasebesinden biz,
kendimizi, eğer nihaî hükmü meydana getirici bir kıymet ve ehemmiyette
görüyorsak, aldanma cetvelimize en hazin maddeyi ilâve ediyoruz demektir.
* Bu dünya muhasebesinden bize
düşen tek borç, gerçekten millî bünyemize uygun olarak, Demokrasyalara tam
itimat telkin edici bir yekparelikle, komünistlere bütün nüfuz ve hulûl
yollarını kapamaktan gayri ne olabilir?
* Yalnız bu küçücük ve kolaycacık
vazifenin yerine getirilmesiyle bütün bir millî kurtuluşun kefalet altına
alınması arasında fark bırakmayan tarihi bir hengâmedeyiz! Hele bu kat’î ölüm
tehlikesini yenelim; ondan sonra yenmek zorunda olduğumuz daha niceleri var,
niceleri!... Biraz önce saydık.
* Böyleyken, millî bünyemize
yüzdeyüz zıt olarak hâlâ Demokrasyalara tam itimat telkin edici bir iç emniyet
ağını örebilmiş, hattâ bu ağın emniyetli ellerde bulunduğu kanaatini verebilmiş
değiliz!
* Millî bünyemize uygun olmayan
işlerin marifetli kahramanları olan biz, acaba bu defa, bu son oyunun, topyekûn
millî tarih ve mevcudiyete bedel bir iş olduğunu ve artık hiçbir tecrübeye yer
kalmadığını farkedebiliyor muyuz? Yoksa “Merhamet ediniz, millî bünye ve
iradenin tecelli edebilmesi için milletin başa geçmesine imkân lûtuf
buyurunuz!” diye yalvarmaktan başka çare kalmadı mı? Bu iş yalvarmakla olmaz;
yalvartmanın usulünü bilmekle olur.
UCUZLUK
* Yirminci asrın ortasında mânevî
ucuzculuk son haddine vardı. Hem Doğu, hem Batıda ayni hal...
* Bugün baştan başa Doğu,
kendisini madde cenderesinde ezilmeye bırakan ruhun hazin âkıbetini gösterici
bir sefalet tablosu...
* Bugün Doğu öyle bir misaldir ki,
bir zamanlar Batılı düşmanlarının bile kendi aralarından çıkaramadıkları ruh
cellâdlarını bizzat içinden çıkarmış olmanın mahkûmiyetini yaşamakta... Bu
tipler, tam bir asırdır, Doğunun her köşesinde ucuz terakki ve medeniyet
tekerlemeleriyle halkı kaz gibi gütmüşler ve Garplı efendilerinin âlet
hegemonyalarını kendi öz vatanları içinde heyûlâlaştırmışlar,
umacılaştırmışlardır. Çilesi çekilmeyen dâvaların satıh üstü simsarı
geçindikleri için de müthiş bir ucuzluk, bedavacılıkla iş görmüşler ve daima
maddî ve mânevî Garp emtaasından kuvvet alarak kendi ucuzluklarını kapamaya
bakmışlardır.
* Tam bir asırdır Doğuda manzara,
kendi içinden ürettiği sahte ıslahatçılar bakımından, bir hapishanede, açıkgöz
bir mahkûmun gardiyanlığa özenmesi, onun tavır ve edasını takınması ve
mahkûmlar koğuşunda gardiyandan çok daha tesirli bir gardiyan kesilmesi gibi
bir şeydir. Ve elbette ki, bu vaziyet, hakikî gardiyanın gözünde en sefil ve
gülünç bir şey olmakla beraber, gayet verimli ve istifadelidir. Zira bir
cemiyette şahsiyet tefessühünün birinci alâmeti, işte böyle ucuzun ve
satıhçıların meydanı kaplamasıdır.
* Tanzimattan bugüne doğru gelen
kahramanlar panoramasını sadece ucuzculuk zaviyesinden ölçüye vursanız, her
şeyin içyüzünü görmüş olursunuz. O günden bugüne edebiyat ucuz, mimarî ucuz,
musikî ucuz, fikriyat ucuz, siyaset ucuzdur. Ve bu ucuzculuk, bizden, bir zaman
Doğu âleminin bayraktarı olan bizden sızarak, Doğunun her köşesinde, Suriyeye,
Mısıra, Iraka, İrana, Pakistana, her tarafa yayılmıştır. Bu memleketlerin
münevver geçinen sınıflarına ve hükümet kadrolarının mânevî gradosuna bir göz
atmak, (Markopolo)yu dizüstü getiren eski şark prenslerinin şimdi Amerikan malı
(Kadillâk) otomobillerde nasıl sırmalı uşaklar halinde dolaştığını gösterir.
Manzara mide bulandırıcı ve beyin törpüleyicidir.
* Doğu, bu hale, Avrupalının icad
ettiği madde bukağısı aynı bukağıya kendi öz ruhunu ihmâl ettiği için
düşmüştür.
* Bugünün Batının temsilcisi
kahramanı, mânalar âleminin fatihi (Sokrat) veya (Plâton) değil, madde âleminin
çilingiri teknolocya oyuncakçılarıdır.
* Fakat Batı pek yakında bir
(Plâton) doğurup, madde şahlanışını ruhla dizginlemenin çaresini bulamazsa
kendi içinden patlayıp yıkılacaktır.
* Doğunun ise ihtiyacı, mutantan
bir zuhur halinde kendi özünü madde terakkilerine hâkim kılacak ve bu defa
Batıya örnek teşkil edecek büyük fikir adamınadır.
* Doğu ve Batıyı; kendi
ucuzculuklarının en mahrem sebepleri içinde ayrı ayrı gözden geçirmiştik.
TEZATLAR DÜNYASI
* Halkının, en âdi çobanından en
mükellef fikir adamına kadar, topyekûn, başındaki idareye muhalif olduğu ve “ne
olacağız?” diye sorduğu bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!
* Topyekûn muhalif halkına rağmen,
bellibaşlı bir rejim ve idare zihniyetinin hâlâ ve daima başta bulunması gibi
bir imkânsızlığa gerçekleştirebilmiş bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!
* Milletin topyekûn muhalif
olduğunu bile bile başta kalmakta mahzur görmeyici bir zihniyeti, boyuna
emniyette; ve halkını, boyuna tahammülde devam ettiren bir memleket vardır ve
orası Türkiye’dir!
* Sadece din düşmanlığından ibaret
bir icraat serisinin kahramanı mevkiindeki muvafakatin (eski C.H.P.) karşısına
muhalefet diye çıktıktan sonra, artık muvafakatin bile unutmaya başladığı din
düşmanlığını avaz avaz tekrar eden bir edaya (Demokrat Parti) muhalefet ismini
vermiş bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!
* Sineğin kafasını, üzerine
konduğu insan kafasiyle beraber kıran Arnavudun hikâyesinde olduğu gibi;
milletinin can düşmanı bir rejimin ruhunu, o milletin ruhiyle beraber mahkûm
edici kanunlara sahne (yine Demokrat Parti) bir memleket vardır ve orası
Türkiye’dir!
* Böyleyken aynı tezatlar Partisinin
tepetaklak edilişindeki üslûp bakımından en koyu ıstırap ve inkisarlara düşmüş
ve karşılık olarak seçtiği Adalet Partisinden de daha korkunç ıstırap ve
inkisarlara uğramış ve hâlâ yolunu ve çaresini görememiş bir memleket vardır ve
orası Türkiye’dir!
* 42 milyonluk nüfusunun ruhundaki
gizli zelzeleden, yıllardır her taşı fıkırdayan, fakat bazı köşklerinin camları
bile zangırdamayan bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!
* “Biz bize benzeriz!” ölçüsünü
koyduktan sonra üç katlı millet evinin her katındaki nesiller arasına uçurumlar
açmış ve kimseyle kimse arasında en ufak benzerliğe yer bırakmamış bir
tarihçeye bağlı bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!
* Mazisi ve tarihiyle dünyanın en
ışıklı ve şahsiyetli, hali ve yeni manzarasiyle de dünyanın en sönük ve
taklitçi iki misalini temsil eder bir memleket vardır ve orası Türkiye’dir!
* İçerde herkesin her ân gerçek
kurtarıcıyı beklediği fakat onun bu işde kendisini vazifeli görmediği; olursa
mesut olacağı, olmazsa da rahatını bozmayacağı bir memleket vardır ve orası
Türkiye’dir!
ÜSTÜN POLİTİKA
* Bir hamam önündeki odun yığını
çöker çökmez, üst üste çarprazvarî düşen birkaç odun parçasının kurduğu hava
boşluğu içinde sağ kalan kedi yavrularının, sığıntı halli tutumlarına, üstün
politika ismini verenlerden olamayız. Politika çınar ağacının tohumundaki
kesafet sırrı halinde, en küçük çaplar içinde bile kendisine mev’ut tekevvün
hakkının cehdini yaşatan ve bu hakkı zaman ve mekâna göre kollayan ve elbette
yurdunu çıkmazlardan kurtaran ve rüyasını gördüğü en ileri hadle, vâkıasını
yaşadığı en geri had arasına mutlaka merdiven dayayabilen sihirli tedbirler
manzumesidir.
* Batının (Rönesans)dan evvelki
olamayışı ve sonraki oluşu, bizim bu oluştan bir-iki asır evvelki oluşumuz ve
sonraki olamayışımızla tokuşarak, devirler boyunca Türk ülkesinde yalnız 7 cins
politika buldu: Birinci Osman’dan İstanbul’un fethine ve Yavuz’a kadar, genç ve
atılgan adam politikası.. Sarı Selim’den Üçüncü Selim’e kadar, şapşal ve
habersiz adam politikası... Tanzimat başından Abdülaziz’e kadar mağlûp ve
apışık adam politikası... İkinci Abdülhamid devrinde, kurnaz ve maslahatçı adam
politikası... Meşrutiyet ve mütareke devrinde tam münhezim ve müflis adam
politikası... Cumhuriyetten beri de, artık hesabı görülmüş ve teselliye terkedilmiş
sulhçu ve tehlikesiz adam politikası. Sarı Selim’den beri bu politikalardan
hiçbiri, son devirlerin küçük ve yarım davranışları bir tarafa, Türk milletine
kökündeki oluş cevherinin hakkını verici millî politika yerine geçecek kıratta
sayılamaz.
* İkinci Cihan Harbinde
politikamız, netice itibariyle selâmet teyidine kavuşmuş olmakla beraber, sebep
bakımından bir dünya görüşü, dünya çapında bir cehd ve hüner belirtmekten
uzaktır. Allahın kaderi, sadece harikulâde tesadüfler yoliyle, Türk vatanının
yanmaması işinde âdeta vasıtasız tecelli etti; ve her tarafı yanmış bir evde,
yanmadan nasıl kurtulduğu insana hayret ve dehşet veren bir levha gibi, Türk
vatanı, insanî tedbirler üstü bir plânda mahfuz kaldı. Kimsenin bu işte iftihar
hissesi yoktur.
* Eğer dün, yani İkinci Dünya
Harbinin içinde bu vatanı, işin daima İlahî kadere bağlı olduğu hakikati bir
tarafa, fakat herhangi bir kul tefahhus ve tedbiriyle kurtarabilseydik, şimdi
doğmaya başlayan yeni dünya karşısında hiçbir telâşa düşmemize yer olmazdı. Halbuki
telâşta, hem de büyük mikyasta telâşta haklıyız.
* Doğan doğmakta olan dünya; ne
müflis, ne de muzaffer kutuplariyle başlangıçta ayak uydurabildiğimiz bu dünya,
bugünkü iki tezat unsurdan her kim kendisine hâkim olsa, bize müsait olacağa
benzemiyor. Aksi bizim için misilsiz bir felâket olduğuna göre, tek ümit ve
tesellimiz Demokrasyalar kutbunun, ortada tek tezat bırakmamış, iç ve dış her
zaafı tasfiye etmiş, her tarafta ölçü ve yasaklarını kurmuş hâkimiyeti, acaba
eski Hasta Adam’a nasıl muamele edecektir?
* Acaba Demokrasyalarca dünkü
Hasta Adam, bugünkü sağlam adam mıdır; yoksa teselliyi körükörüne kendisine
benzemekte bulmuş, baş kesmiş ve “Yurtta Sulh, Cihanda sulh” vecîzesiyle
yetinmiş ve hem ileriye, hem de geriye doğru bütün kök muvasalalarını kesmiş,
yani hiçbir dâvası kalmamış, Batının muradına uydurulmuş bir (medyum) mu?
* Heyhat ki, dünün Hasta Adam’ı,
artık zaman ve mekânı işgal edebilmek hassasından yoksunluğa ölçüsiyle bugünün
ölü adamıdır.
* Yarın, bu mevzudan şu veya bu
sun’î faydalanma imkânı da kalmayınca, ona lâyık ve müstahak olduğuna hayatın
kapısını açmakta yardımcı olacak kimdir ve bu yardımı niçin yapacaktır?
* Demokrasyalar, yeni cihanın
eşiğinde, bütün tezadlarını tasfiye ve tesviye ettikten sonra, sadece istismar
mevzuu Doğu milletlerine, topyekûn Batı adına, müdahaleci ve müdafaacı olmayan
bir âkıbet (dikte) etmeye kalkınca, acaba Türk vatanını Batı âlemi içinde mi
mülâhaza edeceklerdir? Acaba kaşlarımıza, gözlerimize, edebiyatımıza,
fikriyatımıza ve hakikatımıza mı âşıktırlar?
* Büyük Doğu idealine bağlı olarak
bizim üstün politikadan anladığımız, Türk milletini cihana yepyeni bir hüviyet
halinde kabul ettirecek bir iş tekevvününün dışarıya doğru müdafaa haklarından
başka hiçbir şey değildir. Bu iç oluşun kollayıcılığı plânında 800 milyonu aşan
İslâm kadrosu vardır.
HAREKETSİZLİĞİMİZ
* Fikirsizlikten sonra, bir de,
hareketsizlik derdimiz var!
* (Aksiyon)culuk ruhuna, mümkün
kelimesinin son haddiyle uzak ve yabancı yaşıyor ve yaşatılıyoruz!
* Teker teker fertleri kaplıyacak
cemiyeti tehdit edici bir tehlike karşısında hemen uyanması ve şahlanması
gereken içtimaî dayanışma ruhunu, münadi gezdirerek arasanız da bizde
bulamazsınız!
* Bu hale gelmemizin sebebi, bütün
bir tarih boyunca sırtımızda yaşayan, ensemizdeki “ukde-i hayat”dan canımızı
emen, bizi, münfail, mahrem, derunî bir hayat yaşamaya zorlayan ve her defa
birbirini tasfiye edip birbirinden daha baskın çıkan türlü küfür zorbaları ve
ağaları olsa gerek...
* Anadolu halkı, hele yüz yıllık
taklit ve izmihlâl devrimizde, her ân biraz daha kesifleşen bir ılgınlığa
uğramış, uğratılmış ve apıştırılıp bırakılmıştır.
* Zira bizde her inkılâp, isterse
gayesi sözde hürriyet olsun, kendi işini becerdikten sonra kendi hodgâm nefs
selâmeti kaygısiyle, devirdiği rejimin baskısından daha ağır bir baskı koymayı
ihmal etmemiş; böylece Anadolu halkının ruhuna kakılan yılgınlık çivisi,
birbirine düşman hareketler tarafından da, sadakatle, dikkatle, gayretle,
müşterek eser halinde dibine kadar götürülmüştür!
* Ve böylece ismine “efkâr-ı
umumiye” dedikleri atmaca, bizde, her ân hareketle geçmeye hazır içtimaî bir
hâkimiyet imkânı vâdetmekten uzak, içi saman dolu bir kuş haline getirilmiş ve
bu kuşun tepesine, efendinin millet olduğu ölçüsü yazılmıştır!
* Bir millet ve cemiyette hareket
imkânları baltalanırken, sonuna kadar ulaşacak olan, ya tam hareket, ya tam
hareketsizliktir. Bizde ikincisi olmuştur!
* Bizim eksikliğini gördüğümüz ve
hasretini çektiğimiz hareketse, herhangi bir rejimi kanun dışı yollarla
devirmeyi hedef tutan bir iş ve (aksiyon) davranış değil, ona, her ân, her şeye
muktedir bir “Efkâr-ı umumiye” yaşadığını hissettiren, asla nöbet yerini
bırakmayan ve ancak kanun tepelendiği zaman kanun yollarını düşünmeyecek olan
içtimaî dayanışma ruhudur.
* Demokrasya, getirdiği
prensiplerle, icap ederse kendi kendisini tepeletmek yolunu da açık bırakan ve
bu yolu hiçbir pahaya ve hiçbir fert veya zümreye kapattırmayan telâkki ve
teşkilâtın ismidir ve sadece içtimaî dayanışma ruhunun temelleri üzerinedir.
* Demokrasyanın tam hakkını
isteyerek, kanun yoliyle, fakat sonuna kadar tam hareket ruhunu elde
edemedikçe, “ukde-i hayat” ımızdan bütün canımız emilecektir! Biz, kanuna
aykırı şekilde “İslâmı getirin!” demiyoruz: “Demokrasyayı getirin, ötesi
kolay!” diyoruz.
KÜFÜR YOBAZLARI
* Şu son zamanların mahut
tekerlemesiyle, bir yerde insanı gerici diye damgalayıcı bir tip gördünüz mü,
hemen hükmünüzü veriniz: Bu tip, sadece ucuz klişelerle geçinen bir ezberciden,
sahte nisbetler kuran bir hokkabazdan, bir zamâne yobazından başka bir şey
olamaz.
* Ham ve kaba softalığın en
(modern) âleti olan bu silâh, 50 yıldır bellibaşlı bir politika esnafı
loncasının elinde... Şimdi onu, 1960 mamulâtından, başka bir yobaz sınıfının
elinde görüyoruz.
* Ne hazindir ki, bizi yobazlıkla
damgalayanlar, böylece mücerret yobazlığın en parlak örneğini verirken, kendi
halleriyle bizim halimiz arasında tarafsız bir nefs murakabesine girişmekten ve
dâvaları mücerret plânda muhakeme etmekten bucak bucak kaçarlar. Nasıl?..
Kolera mıntıkasından kaçarcasına... Zira kaçmasalar, sezerler ki, asıl kendi
kafa cüzzamları meydana çıkacaktır.
* Bu yobazlara anlatamazsınız ki,
(kronolojik) mantıkla geri gibi duran nice şey vardır ki, ilerinin ilerisidir;
fakat kokmuş yeniler bu ebedî tazeye bayatlık kondurmaya memurdur. Onların
maaşı, vücut hikmeti ve rızkı bu yüzdendir.
* Gerçek yeninin, doğrunun,
ilerinin yolunu kesenler ve günlük takvim yaprakları üstünde zamanı kokutanlar,
mücerret plânda müdafaa edemedikleri kendi halleri üstüne mıhlanıp mücerret
plânda müdafaasını yasak ettirdikleri hallere gericilik isnat ederler; ve
polise “eroinci!” diye işaret verircesine sizi elleriyle gösterip nârayı
basarlar: Gerici!!!
* Zamanenin küfür yobazlarına ait
röntgen camı, işte!.. Bu cama dikkatle bakarsanız, leblebi büyüklüğündeki beyin
üzerinde, Batı emperyalizmasiyle beraber Moskova’nın gizli parmak izine benzer
bir leke görürsünüz!...
* Moskova lâboratuvarları, kobay
gibi kullandığı bu tipe, kendi öz yurdunun ruh köküne istihkârla bakmayı ve
ateşli bir inkılâp koruyucusu görünmeyi öğretmiştir.
CEPHELER
* Dünyayı bir elma kadar küçültüp,
yâni bütün girinti ve çıkıntılarını dümdüz edip bir bıçakta ikiye bölercesine
sağ ve sol diye sınıflandıran kaba taksim ölçüsüne göre, bir cephede dindarlar,
an’aneciler ve milliyetçiler, öbür cephede de dinsizler, komünistler ve her
türlü mâzi yıkıcılar vardır. Bu teşhis de, cihanda mevcut bütün medenî
cemiyetler için aynıdır.
* Besbellidir ki, “sağ”, bütün
dünyada an’ane ve onun dayanağı olan din, “sol” ise yıkıcılık ve onun mesnedi
halinde inkârdır. “Sol”un bağlandığı dünya görüşlerinden hiçbiri, hak veya
bâtıl, dinin yerini tutamamış, onun nüfuz sahasına yayılamamış ve indiği
tabakalara ulaşamamıştır.
* İster mü’min ve mutekid, ister
münkir ve başıboş, ister komünist ve materyalist, ister kapitalist ve liberal,
her kültürlü şahsın mücerret ilim göziyle derhal kabul edeceği bu riyazî
hakikat karşısında birdenbire ilâve edelim ki, “sol”un mâlik olduğu tek
ideolocya – istediği kadar bâtıl olsun, fakat mutlaka ideolocya – komünizmadır.
O da, mücerret ideolocya olarak. Batı tefekkür lâboratuvarından çoktan ölüm
darbesini yemiş ve bugün yeryüzündeki nüfuzunu sâf bir (doktrin) olmak
haysiyetine değil, basit bir politika ve zaafları istismar oyununa bağlanmış
bulunmaktadır.
* Bugün solculuk cephesinin
biricik ideolocya merkezi komünizma, artık kendi (tez)lerini bir tarafa
bırakmış, bütün dünyadaki ruhî, içtimaî, siyasî, iktisadî hallerin (Antitez)i
olarak çalışmakta ve kendisine bundan gayri nüfuz yolu bulamamaktadır. Kendi
“doğru”sunu ileriye atamıyor da başkalarının “yanlış”ı etrafında dönerek
kendisini doğru göstermeye bakıyor ve yutturuyor.
* Bugünkü insanlığın “doğru”dan
fazla “yanlış”a yapışmış ve ruh payandalarını çökertmiş bulunduğunu göz önüne
alacak olursak, bu hileli usulün komünistler hesabına ne kadar verimli olduğunu
anlarız.
* Halbuki bütün dinler,
(Antitez)lere karşı kendi (tez)”leriyle gelmiş ve (antitez)ini çürütür çürütmez
kendi müspet dâvasını bina etmekten başka bir iş yapmamıştır. Demek ki, esasta
(tez), şu kabaca “sağ” dedikleri cephede, antitez ise “sol” cenahta... Yani
komünizma bir (antitez) olmaktan ileriye geçemez.
* Böyle olunca komünizma, nerede
şüphe, tereddüt, kargaşalık, çözülme, başıboş hürriyet, adaletsizlik, ezici ve
istismarcı sermaye, bezginlik, ümitsizlik, şevksizlik, tek kelimeyle imansızlık
görürse, o yeri kendi öz zaafı içinde boğmaya bakacak ve bünyeye selâmet imkânı
bırakmıyacaktır. Hünerli (taktik)...
* Öyleyse topyekûn “sağ”, öz
(tez)ini kendi cemiyetine aşk ve şevkle hâkim kılmadıkça, zayıf vücutta verem
mikrobu gibi, topyekûn “sol”un tehdidi altına girecektir.
* Bu vaziyette “sağ”, fert ve
cemiyette dayanak teşkil etmesi veya imkânsız bütün şubeleriyle kendi cephesini
tasfiyeden geçirip, zayıflamış imanlara Allahın musallat ettiği bir imtihan
belâsı olan “sol”a ve onun bütün şubelerine karşı gerekli vücut mukavemetini
kurmak gibi bir borç altındadır.
* Her iki cepheyi şube şube ele
almalıyız ki, dâvayı kavrayabilelim...
CEPHELER – HAM VE KABALAR
* Karşı cepheden “Karton Adamlar
Gövdesi” ile “Bandrollü Adamlar Gövdesi”ni belirtmeden, sıra, bizden görünüp
veya salınıp da bizim dâvamızı gölgeleyen, karartan iç tezat sınıflarına
geliyor. Bunlar da iki: “Kaba Softa ve Ham Yobazlar” ve “Kabuk Milliyetçiler”
sınıfları...
* Binbir vesileyle özünü,
mayasını, derin ve gerçek mü’mine göre aykırı vasıflarını anlattığımız mahut
tip, bizde, vecd ve aşk çığırımızın sonu Kanunî Sultan Süleyman devriyle
başlar, Tanzimata kadar Türk cemiyetini uçurumdan uçuruma atarak hâkimiyeti hep
elinde tutar; ondan öteye de, kendi ters dölü küfür yobazlarını üreten, türeten
her ân biraz daha azdıran bir saik halinde günümüze kadar gelir.
* Bu tip, Tanzimattan gelinceye
kadar verimsiz yolunda tam (aktif), Yeniçeri Ocağının yıkılışından sonra
müeyyidesiz ve yarı (aktif), Meşrutiyette arada bir görünücü ve yarı (pasif),
Cumhuriyetten sonra da cemiyet şişesinin tortu halinde dibine çökücü ve tam
(pasif) dir.
* İşte son devrede bu (pasif)liğe
geçtikten ve mahkûmiyetini kabul ettikten sonra bir türlü suyu durulamaz
cemiyet şişesinin her sarsılışında ve çalkanışında su yüzüne çıkar gibi olan ve
mukaddes gayeyi pusuya düşürücü faydasız hedef vermelerle her defa tokatı yiyip
tekrar ölü (pasif)liğine geçen bu tip, hakikatte, dâvayı merkez ve muhit olarak
en halis plânda kucaklayanların –yani Büyük Doğu’nun- karşısında, başlıca
engeldir.
* Bu engel olma vaziyeti, evvelâ
bizim, küfrün ahmak nazarlarına karşı hemen ona benzetilişimiz, ircâ
edilişimizle başlar. Kılıktan, edadan, meşrepten, ruh haletinden, bilgiden
tutun, köklü din anlayışına ve dünya görüşüne kadar devam eder; ve nihayet
sahte benzerler arasında en feci aldatıcılık ifadesi olarak, makine dokuması
taklit halı ile el emeği ve sanat eseri halı arasındaki farkı doğurur.
* Bu sebepledir ki, eğer Türkiye
bir İslâm yurdu olmasaydı da biz o sonsuzluk nurunu dışarıdan ve öz kaynağından
almış olarak yepyeni bir zuhur halinde billûrlaştırmaya başlasaydık ve bizden
evvel işi berbat etmiş herhangi bir sınıfla kıyas edilmek felâketinin dışında
olsaydık, başarı şansımızda yüzde doksandokuzluk bir fark meydana gelirdi.
* İşte Büyük Doğu’nun bütün çilesi
bu gayet nazik noktada; ve dünün sözde İslâm adına kaba softasiyle bugünün aynı
tipe tersinden uygun zift yürekli küfür yobazı karşısında bir türlü çözülemez
bilmecemiz bu yüzden karartılmaktadır.
* Görülüyor ki, bütün ümit, bizim,
Müslümanlıkta annesi ve babasından başlayarak geriye doğru 5 asırlık tarih
süresince hiçbir örneği beğenmeyecek, ruhu hummâ, beyni ve sinirleri (aksiyon)
dolu yepyeni bir nesil yetiştirmemize kalıyor. Büyük Doğu bu nesle maya,
tutturmuş ve ilk örneklerini gençliğe yaymış olmakla beraber, önündeki engeller
ve “Ham Softa – Kaba Yobaz” sınıfının bu arada beslenmeye kalkması yüzünden
henüz yokuşu sökme durumuna geçememiştir.
* Allah Sevgilisinin “O olmasaydı
olmak olmayacaktı!” hakikatine karşılık tam aksiyle kıyaslı olarak, vaziyeti “o
olmasaydı bütün bu başımıza gelenler olmayacaktı!”dan ibaret olan “Kaba Softa –
Ham Yobaz” sınıfını eritip, silip yok edip, ufukta, doğan güneşin önünde fikir
başbuğunu heykelleştirecek nesil meydana getirmedikçe, çekiver kuyruğunu bu
kahpe dünyanın!...
CEPHELER – YENİ MÜCTEHİD
TASLAKLARI
* Biz bu dâva peşinde, som iman ve
bu som imanın bütün kâinatı kuşatması için gerekli som fikriyat cephesinden,
“Allah” demenin bile yasaklandığı bir hengâmede, som küfre karşı hareket eder
ve yaptığımız işi şakaya benzetemeyip kakaya alanların türlü cevr ve cefası
altında inlerken, birdenbire gördük ki, o günedek tahtakurusu sürfeleri gibi
karyola tahtalarında saklanan ve ortaya çıkamayan birtakım sözde müslümanlık
gayretkeşleri kasa açılmaya yüz tutunca yuvalarında fırlamış, ardımızı tutmuş
ve dâvamızı helâk edebilecek bir iklim yuğurmaya başlamıştır.
* Bunlar, son yılların yeni
müctehid taslaklarıdır ve bazı İslâmî öğretim müessiselerinden bazı dergilere,
kitapçılara ve kitabevlerine kadar sirayet yolundadır. İşleri de İslâmı küfre
karşı savunma değil, farkında olarak veya olmayarak kendi içinde bozma,
lekeleme ve çürütme... Küfür cephesinin şaka diye alacağı ve gülümseyerek yol
vereceği bir iş, bu...
* Bizse bu işin şakasını değil,
onlarca kakasını temsil ediyoruz, ve bu halimizden bellidir ki, temsil hakkı,
“Sünnet ve Cemaat Ehli” anlayışından zerre feda etmecesine ve hiçbir pazarlığa
yanaşmamacasına bizde...
* Bu taslaklardan bir kısmı,
İslâmiyeti (sosyalizm) ve (liberalizm) gibi şu veya bu (izm) ile evlendirmek ve
asıl bağlı olduğu kutup işte bu (izm) lerden biri olduğu için ona câriye diye
peşkeş çekmek isterken, bir kısım da “İbn-i Teymiyye” ve Vehhabîlik talebeliği
şeklinde, tasavvufu ve ruhaniyeti topyekûn inkâr etmekte, hiçbir velî ve mezhep
tanımamaya kadar gitmekte, kuru ve kof akıllarına rağmen nasıl
doğrulayabildikleri meçhul olan mukaddes şeriati öz ruhundan mahrum bırakmaya
savaşmakta. Bunlar arasında müftüler, din öğretmenleri ve öğrencileri de var...
* Bunca karanlık bir duygu ve
düşünce yoksunluğunu ihtar eden bir devreye, tam da İslâm ruhunun incilâya
başladığını ilân edici bir şafak vaktinde zuhura gelmesi bakımından, tarih
misal gösteremez.
* Gerçek iman ordusunun
cephaneliğini rutubete boğan ve kurşunlarını ıslatıp körleten bu nasipsizlerin
türemesi için mi, biz, ellerimiz ve ciğerimiz kan içinde, çilekeş âşık
Ferhad’ın kazmasıyle bu yolu açtık?.. O zaman neredeydiler ve şimdi küfre karşı
vaziyetleri ve cesaretleri ne merkezdedir; cevap verebilirler mi? İslâmın bazı
iç meselelerini küfrün nazarından saklayıp ona topyekûn hücum işinde birleşmek
ve dâvayı bundan ibaret bilmek gerekirken hücum saflarının yollarına ayak
kaydırıcı nesneler atmaktan utanmazlar mı?..
* Yine aynı kanun etrafında
halkalanmak ve yekpâreleşmek yerine, “şucu”nun “bucu”, “bucu”nun “ocu”,
“ocu”nun “şucu” ile dalaşmasındaki sefalet nasıl izah edilebilir.
* Köprülü Mehmed Paşanın düşman
karşısına çıkarmadan binlerce yeniçeri kafasını düşürerek tasfiye ettiği ve bu
yüzden savaşı kazandığı ordu misaline eş, bu gibileri, köklerine kibrit suyu
dökerek ve ruhî döllerini kurutarak vücut defterlerinden kazımak, gerçek ve
derin mü’minlerle beraber boynumuza borç olsun...
* İcra kuvvetimiz, meslekî din
öğretimi çerçevesinde gençlik değil, onların müspet örnekleriyle birlikte,
geniş, büyük ve hasbî mânasiyle ve yüzbinlere varan kadrosiyle mukaddesatçı
yüksek tahsil gençliğidir ve dâvamız yalnız onlara emanettir.
CEPHELER – KARTON ADAMLAR GÖVDESİ
* Unsurlarına bir arada
çerçevelediğimiz gibi, bize aykırı cephenin, birçok kollarına ayrılmış olsa da
iki büyük gövdesi var: Birincisi başıboşlar, züppeler, Batı hayranları,
“devrimbaz”lar, körü körüne inkârcılar ve hürriyet için hürriyetçiler
dallarının bağlı olduğu gövde... Bunlara hep birden, hafiflikleri ve
ucuzlukları bakımından “Karton Adamlar Gövdesi” diyebiliriz.
* İkincisi, inkârını bir inanışa
dayadığı iddiasında, komünistler, materyalistler, bir çeşit sosyalistler ve
Batının bazı içtimaî, siyasî, ruhî mezheplerine kapılmışlar ve kapılanmışlar
gövdesi... Bu cepheye de, yine bütün dallariyle ve beylik formüllere avlanmış
olmaları bakımından Bandrollu İnsancıklar Gövdesi” demek uygun olur. Onlara
“Damgalı Adamlar Gövdesi” adını da verebiliriz.
* “Karton Adamlar Gövdesi”nin
başıboşlar dalı, günübirlik, gayesiz yaşayış hünerinde usta, en aşağısı nebat
ve en yükseği hayvan hayatı süren bir sınıftır ki, şehirleri onlar doldurur,
kemmiyetleri onlar taşırır; gazete trajı, film senaryosu, ticarî ve iktisadî
ölçü, parti propagandası, memuriyet, iş, onlara dayanır. Yalnız Ramazan ve
Kurban Bayramlarında ve musalla taşında müslümandırlar. Onun dışında, fazla
düşünmemek şartiyle, hoşlarına giderse o... Ve umumiyetle “Karton Adamlar
Gövdesi”nin güdücü sınıflarına esir... Demokrasya ve liberalizmanın tereddiye
uğradığı her cemiyet tarlasında ot gibi türeyen bu sınıf, Tanzimattan bu yana,
satıh inkılâpçıları elinde geliştirilmiş, büyük iman kutbunu her ân biraz daha
kaybedici bir toplumun, bir kara cümleden başka hiçbir diyarda eşi bulunmaz
felâket iklimini ihtar eder. Ana fârikası da, fikir ve çile isteyen her şeye
sırt çevirme, dudak bükme... Hiçbir şeyi ne kabul, ne reddettikleri halde,
kendileri “ilerici” hareketlerin dayanağı gösterilir. Komünistlerin (burjuva)
diye isimlendirdiği bu sınıf, her yerde belli başlı bir geleneğe bağlıyken
bizde, (prototip – baş örnek)leriyle bu haldedir ve Müslümanlık dâvasından
başka her hareketin hazır elbisesini giymeye vücut yapıları müsaittir.
* Züppeler, Batı hayranları ve
“devrimbaz”lar; başıboşluk deposunun malları... Züppe, kendi şahıs plânında,
millet ve cemiyete ait bütün asliyet ve hususiyetlerden soyunmuş ve palyaço
kılık ve edasına bürünmüş bir dış yüz makyajcısıdır. Batı hayranı, efendisinin
kamçısını öpen bir köle ruhiyatı içinde, anlayamadığımız bir kuvvet müessirini,
onun posa eseri üzerinde aramaya kalkışan... “Devrimbaz” ise, başıboşluğun
fikirsizliğini, züppeliğin sathîliğini ve Batı hayranlığının pasifliğini,
züppeliğin sathîliğini ve Batı hayranlığının pasifliğini, eşsiz bir yobaz
taassubiyle belli başlı bir (aksiyon) içinde gidermeye ve onu “eski hal”e karşı
hınca çevirmeye ve önüne ne çıkarsa, hesapsız kitapsız, yıkmaya savaşan...
Nihayet, derece derece hepsi birbirinin aynı; ve eserleri, şu veya bu türlü
düşünen bir sınıf yetiştirilmiş olmak değil de, muazzam bir başıboşlar deposu
kurmuş bulunmak.
* Körü körüne inkârcılık ve sırf
hürriyet için hürriyetçilik, en fazla başıboşlara ait olarak, belirttiğimiz
dalların umumî vasıflarından...
* Hiçbir şeyin hakkı ödenmiş dostu
veya düşmanı olmayan, olamayan, olmak iktidarına malik bulunmayan bu “Karton
adamlar Gövdesi”nin biricik müşterek (antipati – sevimsizlik) hedefi
Müslümanlıktır.
CEPHELER – DAMGALI ADAMLAR GÖVDESİ
* Düşman cephenin “Damgalı adamlar
Gövdesi”, “Karton Adamlar Gövdesi”nin 137 yılık hayatına mukabil sadece 68
yaşındadır.
* 1917 Komünist İhtilâlinden
birkaç yıl sonra bize sızmağa başlıyan “Damgalı Adamlar” bu nevi ihraç
mallarının Rusyadaki imalât tezgâhı kurulur kurulmaz terkipleri tutturulmaya
başlamış, ilk örneklerdendir.
* Bunlar, ihraç malı hayvan
derileri gibi, bellibaşlı bir teknikle tuzlanmış, kurutulmuş, mumyalaştırılmış,
muhtemel tesirlere karşı ilâçlanmış ve her tarafı damgalanmış nesneler...
* Bunların gözünde üç bin yılık
medeniyet tarihi, her meselesiyle, keleş bir cep logaritması içinde ve üçer
beşer kelimelik mânalar halinde zincire vurulmuştur. (Metafizik) ve mücerret
tefekkür bir soytarı, din bir afyon, milliyet bir ökse ve bütün insanlık ezilen
sınıflarla ezen zümrelerin devamlı cünbüşünden ibaret bir panayırdır. Bu
panayırda, ilim, sanat, ordu, mektep, hükümet, teşkilât, hep mâhut sınıflar
arası istismar vaziyetinin korunması için birer vasıta ve bahanedir. Büyük
Fransız inkılâbı, burjuvalar tarafından, devirdikleri derebeyler ve kralların
yerine kendi sınıflarını geçirmek için yapılmış bir ihtilâlden başka bir şey
değildir. Âlemde “girift”, “Sırrî” ve “ruhî” hiçbir hâdise yoktur. Herşey maddî
ve bütün müessirler iktisadîdir.
* Moskova darphanesinin kurşun
yuvarlaklar üzerine harf ve numara basarcasına mengenesinde sıkıp damgaladığı
bu kafacıkları, hakikatte olanca keleşlikleriyle belirtmeye kelimeler
yetmezken, ellerinde yarı okumuşlar ve çeyrek aydınlara karşı gayet tesirli bir
(diyalektik – düşünce kalıbı) bulunduğunu kabul etmek lâzımdır. Bu
(diyalektik), son derece vahşî bir basit, girift hakikati katletmeye memur,
müthiş bir kolaycılıktır ki, kuvvetini her yerin kendi içindeki tereddi ve
tefessuhlardan alır ve kendi iç sükutu yüzünden bezgin cemiyetlerde, şaşkın ve
çürük fertlere, kâinatı ahmakça formülleştirmiş cep kitabiyle bütün
bilmecelerin gûya halini verir.
* İşte, hareketleri Cumhuriyetin
ilânından biraz sonra başlayıp 1928’de kızışan, derken yavaş bir seyir takip
ederek 1945’de yine su üstüne çıkan, fakat bir denizaltı gibi bütün
gövdeleriyle su yüzüne çıkışları 1960 şartlarını ve bugünün zaafını bekliyen bu
destanlık yobazlar, “ilericilik” dövizini bir sancak gibi taşırlar; ve
karşılarında en büyük engel gördükleri İslâmiyeti her cepheye taşlatmak,
recmettirmek için, “gerici!” yaftasını en geri bildikleri halde, “Karton
Adamlar Gövdesi” ne dal dal dağıtırlar, yuttururlar; böylece dâvalarına en
uygun bir vasat tutmuş olurlar. Kimse de işin farkında olmaz.
* “Damgalı Adamlar Gövdesi”nin,
efendileri (Karl Marks)dan ezberlemiş olarak “papazların okunmuş suyu” diye
bildikleri kokmuş sosyalizma ve bazı yıkıcı Batı mezhepleri, bugünkü modalaşmış
halleriyle, bunların gözünde, yüksek mekteplerini açar açmaz, hemen yıkacakları
birer ilkokuldur; fakat şimdilik bu ilkokulların ordu ve gençliğe karşı ökse
diye kullanılması lâzımdır.
* “Damgalı Adamlar Gövdesi”, halk
ve millet kökünden asla beslenmiyeceğini bildiği için, Sosyalizma maskesi
altında bir hareketten ve dışarıdan takviyeli bir ihtilâlden başka hiçbir şekle
ümit bağlıyamaz.
* “Damgalı Adamlar Gövdesi”ni bir
anda ve çepçevre baltalarla devirebilecek tek kuvvet ise, mukaddesatçı ve
milliyetçi zümredir ki, bunun için yol, o zümrenin arslan kafesini açmak ve
onun başka taraflara da saldıracağı vehmini yenmektir.
* Bunun aksi yapılmış ve
komünizmanın 1968’den beri pişirip 1971’de açığa vurduğu ayaklanışta, idare
ölçüsü, onları mukaddesatçılarla aynı çuval içinde avlanmak gafletine düşmüş ve
işi süngü kuvvetiyle tesviyelendirme yoluna sapmıştır. Mübarek süngü kuvveti
dâvayı dışarıdan budamaya muvaffak olmuşsa da, kesilen saçların kökü yerinde
kalmıştır. Bu kök temizliğini, yeni ve mukaddesatçı Türk gençliğinden başka hiç
kimsenin yapamayacağı hakikati anlaşılamamıştır.
DIŞIMIZDA İSLÂM
* Osmanlı İmparatorluğunun son
günlerine kadar “dışımızda İslâm” diye bir vâkıa yoktu. Olanlar, “lâşey”
denilebilecek çok küçük ve birkaç topluluktan ibaretti; gerisi de Rusya ve
İngiltere elinde esir, fakat ruh ve hayat ölçüleri bakımından Osmanlı merkezine
bağlı milletler... Her şey ve her mesuliyet Osmanlı İmparatorluğunun
sırtında...
* İslâmın yekûn ifadesini bizden
koparan, dışımıza serpen ve bir sürü devletçilik halinde ufalayan ve merkezsiz
bırakan hadise, Birinci dünya Harbini takip ve Osmanlı İmparatorluğunu tasfiye
edici Batı darbesi olmuştur.
* Batı darbesi sonunda, sırf Allah
ve din adına bir davranışla şahlanan Türk milletinin kazandığı İstiklâl Savaşı,
asıl darbenin içimizden İslâmiyete çevrilmesiyle ayrı ve aykırı bir istikamete
bağlanmış, her şey içeride bozulmuş ve her şey dışarıda aynı bozgun yolunu
açmıştır.
* Bugün mevcut bütün İslâm
devletleri öyle garip bir ehrama benzetilebilir ki, kaidesi, yani halkı mü’min,
zirvesi, yani güdücüleri ona zıt...
* Tarihî kaderi gereğince bin
seneye yakın bir zaman boyu İslâmın kılıcını temsil eden Türkte her şey
bozulunca ondan kopma parçalarda da bozulacağı ve her biri maketlik bir
kopyanın eseri olan Batı kölesi güdücüler elinde şimdiki hale geleceği
(sosyolojik) bir kanun icabıydı; ve hâkim millet Türkte başlayan bir bozuluşun
bütün cüzlere sirayet edeceği hikmetine en keskin misal olmak bedâhetini
canlandırıyordu.
* Tâ ki, bu parçalar içinde
birinde, dâva ağacını, kökünden ele alarak, gövdesine, dallarına, yapraklarına
ve yemişlerine kadar kuşatıcı taptaze bir anlayış ve hamle kutbu zuhur etsin ve
bu hazin sirayet ve cereyana “dur!” diyebilsin!.. Böyle bir kahraman da malûm
şartlar dairesinde parça topluluk ve devletlerden çıkamaz, beklenemezdi.
* Bu halden alınacak ders şudur
ki, böyle bir zuhur ancak Türkten beklenebilir, Türkte bozulan ancak Türkte
düzelebilir, Türkte düzelince de her yerde düzelir ve her yeri düzeltir.
* Bugün İslâm âleminin mütefekkir
tanıdığı, Türk müctehid taslaklarının dış numuneleri bazı tiplerde bu dâvayı
kavramak ve onun nefs ve kâinat muhasebesine erişmek imkân ve istidadı olmadığı
gibi, devlet ve siyaset recüllerinde hiçbir asliyet ve şahsiyet görüşü mevcut
değil, bunların takip ettiği ve darağacına kadar gönderdiği şu veya bu
teşekkülde de Sırat köprüsünü aşabilecek marifet ve çeviklikten eser yoktur.
* Türkiye’de karardığı için her
yerde kararan ve ancak Türkiye’de ışıklandırılacak olursa her yeri
ışıklandıracak olan İslâm güneşinin doğuşunu kendi ufuklarımızda karşılamak
şuuruna sımsıkı yapışalım!.
İÇ VE DIŞ DÜŞMAN-YAHUDİ
* Önce öz peygamberine ihanet
eden, tevhid bayraktarı Resul (Tûr-u Sinâ) ya çıkınca altundan bir buzağı yapıp
ona tapmaya başlayan ve peygamber lanetine uğrayan, o…
* Böylece, nebîler beşiği, üstün
ırk İsrailoğulları içinden kopup fesad ve hiyanet mâdeni yeni bir kavim halinde
dölleşen, asıl yahudiyi mayalandıran, artık hep öyle devam eden ve insanlığın
başına belâ kesilen, o…
* İçinden yetişmiş ve yeni
ölçülerle gelmiş İsâ Peygamberi dinsizlikle suçlayan, Romalı’lara gammazlayan
ve Romalı askerlere kimin tutulacağını göstermek için, havarîler meclisinde onu
yanağından öpmeye kadar alçalan (Yuda Şem’un) o…
* Derken babasız hak peygamber
Hazret-i İsa’nın hak dinini içinden tahrif eden, yeni Peygamberi Allah’ın oğlu
diye gösteren, “baba-oğul-ruhülkudüs” küfrünü icad eden (Sen Pol) o…
* İslâmda münafıklığı
mayalandıran, bütün bâtıl mezhepleri kuran, besleyen ve Kur’ânda Allahın
lânetine hedef olan, o…
* Dünyanın her tarafına yayılıp
kene sessizliği ve sinsiliği içinde kanını emdiği her yerden atılan, sonunda
İspanyadan kovulan, sırtında ucu kurşunlu kamçıların iziyle Türkiye’nin
kapısını çalan, karalar ve denizlerin haşmetli İmparatoru Kanunî Sultan
Süleyman’ın lûtuf ve merhameti sayesinde yurdumuza sızan, en kısa zamanda Türk
iktisadî hayatına hâkim olan (Yasef Nassı), hattâ bir kızını Kanunî’nin oğluna
nikâh ettirmeye kadar başaran (Nurbânû Sultan), derken Osmanlı tarihi boyunca
yeniçeri fesadının baş âmili “züyûf akçe-hileli para” marifetini yürüten, o…
* Öbür taraftan da, Türk vatanının
en habis fesad ve hıyanet merkezi Selânikten kalkarak gûya İslâmı kabul etmiş
bir kafile halinde (dönmeler) Edirne ve İstanbul’a gelen ve bizi yahudi
hüviyetiyle törpüleyişini bir de müslüman sıfatına bürülü olarak tecrübeye
kalkan (Sabatay Sevi), o…
* Fransız ihtilâlinde, perde
arkası en büyük rolü oynayan, ilk (enflâsyon) parası (asinya)yı çıkartıp
ihtilâlin iktisadî muvazenesini allak bullak eden, neticede bir yandan krallık,
öbür yandan inkılâp Fransasını, yani sadece Fransa’yı batırmak emelini besleyen
o…
* İkinci Abdülhamid devrinde İslâm
dünyasının merkez noktalarından birine çivi çakmak için Filistin’de küçük bir
toprak isteyen, buna karşılık Türkiye’nin bütün dış borçlarını (Düyun-u
Umumiye) ödemek teklifinde bulunan, fakat Ulu Hakan tarafından teklifleri
reddedilen, nihayet yüce hükümdarı İttihat ve Terakki komitecilerine düşürten,
o…
* Dünyada ilk defa parayı ve
şişkin sermayeyi icad eden (kapitalizma), sonra (Karl Marks) marifetiyle onu
tahrip eden, 1917 komünist ihtilâlinde güdücüler arasında yer alan (Troçki,
Zinvoyef vesaire), peşinden dünya çapında bir yahudi filozof (Henri Bergson)a
tahrip âletini tahrip ettiren, netice olarak nerede ve hangi mezhep varsa bir
taraftan kuran ve bir taraftan yıkan, yani kendi dışında insanlığı her türlü birlik
ve yekpârelikten uzaklaştıran, o…
* Türk Millî Kurtuluş hareketi
Yunanlıya karşı zafere ulaşır ulaşmaz, Türk’ü ve onun şahsında İslâmı yok etme
azmindeki Batı ülkelerinin üzerimize saldırmasını önlemek ve göstermelik
istiklâlimizi sağlamak şartını İslâmdan ayrılmamıza ve mukaddesatımızı feda
etmemize bağlayan ve bunda muvaffak olan, yine o…
* Nihayet her yerde, plânını
gerçekleştiren, bu arada Türkiye’de dilediği fuhuş, ahlâksızlık ve iktisadî
çöküş iklimini tutturan, gizli imparatorluğunun maketi minik İsrail devletini
kuran, onunla İslâm âlemi ve petrol dünyasının en nazik noktasına kazığını
kakan, arı kovanı hummasiyle çalışan, çabuk seferber olmakta dünyada birinci
orduyu meydana getiren, çevresinde kendisinden en aşağı 10 misli büyük Arap
âlemini iflâsa uğratan, hep o…
* Şu anda kolları karnının altında
saklı bir ahtapot gibi, bir koliyle Suriye, öbür koliyle Irak, daha öbür
kollarıyla da Kuveyt, Hicaz, Mısır ve Libya istikametlerini kollayan, bu
rolünün tahakkukuna zemin hazırlamak için bir dünya felâketine muhtaç bulunan,
bunun için de Rus-Amerikan rekabetini kızıştıran ve türeme-üreme yatağı
emperyalizmayı besleyen, kısacası topyekûn medeniyetleri eritme yolunda büyücü
kazanını durmadan karıştıran, yalnız o…
* Yine o, hep o, yalnız o, daima
o…
* Ve bu incelikleri kavrayamamak
ve içyüzleri görememek bakımından, memleketimiz, yine o, hep o, yalnız o, daima
o…
DOĞUNUN YOLU
* Makineyi yapan ve birbirini
doğuran makineler manzumesini bizzat yapamadıkça veya bir gün onu yapmaya doğru
bir şuur ve plân sahibi olunmadıkça, makineleşmek esarettir.
* Bu vaziyetin bir derece daha
ağırı olarak, makineyi en hazırlop nevileriyle dışarıdan getirttikçe veya
birgün onu içeride tezgâhlamanın (jeni)sine uzak yaşandıkça, makineleşmek
büsbütün esarettir.
* Bunun da beteri halinde makineyi
dışarıdan getirip, yedek parça, muharrik kuvvet, mühendis, usta vesaire gibi
tamamlayıcı unsurlar üzerinde de alâkasız ve bunlar için de dışarının iradesine
bağlı kalındıkça, makineleşmek esaretin efsanevî derecesidir.
* En beterin daha da beteri,
makineye ait her unsur, mühendisi, ustası ve hattâ (kalifiye – seçkin)
işçisiyle dışarıdan getirip burada kurmak; ve millî imal dehâsını büsbütün
körletecek ve hiçbir şifa ihtimaline yer bırakmayacak bu aldatıcı yapım tarzına
utanmadan bir de “millî” veya “Türk” etiketini yapıştırarak sanayileşildiği
vehmiyle, esrarkeşlerin bile düşmeyeceği bir hayal dalgasına kapılmak... Bu da
günümüzün (Montaj) sanayiine bağlı hikmet...
* Bütün Şark dünyası, Japonya
müstesna, baştan başa ikinci ve üçüncü paragrafların tarifi içindedir. Doğunun
hiçbir köşesinde, birinci paragrafın derecesine çıkıldığına ve o dereceye
mahsus çilenin yaşandığına dair alâmet yoktur.
* Japonya misali, Batı
medeniyetinin tek dayanağı olan müspet bilgileri zaptettikten sonra ona lâyık
ruhu temsil edememek ve vahşî (mistik) içinde kalmak yüzünden daima nâkıs ve
menfî görünecektir. Bir de, hak yolunda ruhları olsaydı her şey tamamdı.
* Bütün Şark, ya ikinci, ya üçüncü
maddelerin delâlet çerçevesi içinde yahut da bunlardan da geri olarak zaman ve
mekân dışında ve hâlâ Ortaçağ devrinin aletleriyle sürünme durumunda...
* Elbette ki, makineleşmenin
hakikati için gerekli şartlara mâlik olmamaktan gelen esaret, makineyi büsbütün
atmak ve Ortaçağ aletlerine kapanmak suretiyle giderilemez. Garbın Şarka
yüklediği makine ve müspet bilgiler esaretinden sıyrılmak, ancak o esaretin
içinden geçmek ve onu yenmekle mümkün... Bu, Doğu için mutlaka çekmekle
mükellef olduğu tekevvün çilesi... Onsuz Doğuya hayat yok...
* Öyleyse, başta en nazik misal
Türkiye bulunmak üzere, Doğuya düşen yol nedir; onu gösteriniz! Bizim için tek
hayatî sual budur!
* Her şeyden evvel kavramak
lâzımdır ki, bu yol, makineleşmenin ve müspet bilgilerle cihazlanmanın sırrını,
içinde ruh adına zerre bulunmayan kışırdan öğrenme ve ezberleme, bilmeceyi
mâdenî iskeletler manzumesi (teknik) kadroda arama işi değildir. Bu sır
(teknik) kadronun dışındadır; ve o kadronun içine, onun dışında bir ruh
cehdiyle girmek lâzımdır.
* Tıpkı visal odasına girerken
mâlik olmamız icap eden fizik şartların, ruhî şartlarımızın emrinde olması
gibi... İşin sultanı olan ruh şartı, incizap, fethetme azmi ve ona bağlı büyük
anlayış ve duyuş yerinde olmadan herhangi bir visal tecrübesinin yalnız hayal
âleminde tatbiki mümkün mahzun ve münkesir şekli, ancak “istimnâ” mefhumiyle
izah edilebilir.
* Tanzimattan beri bizim ve bilmem
ne kadar zamandır, Doğu milletlerinin müspet bilgilerle visâlî, hazin bir
istimnâdan başka bir şey olmamıştır. Sinema artisti resimleri gibi, hep Batılı
makine ve müspet bilgiler kartpostallarına bakıp, gülünç kopya idrakleriyle
mevzuumuzu zapt ve fethetmeye savaşan bir istimnâ zaferinden ileriye geçemedik.
* Bu işin visâlî, mutlaka onun
fikriyat ve ruhiyatına mâlik olmakla gerçekleşebilir.
* Bu fikriyat ve ruhiyat mutlaka
kurulacak, makineleşme ve müspet bilgilerle cihazlanma dâvası
idealleştirilecek; işi maddeden başlatıp ruhta bitiren ve sonra ruhtan başlatıp
maddede ikmal eden bir sistem halinde dâva, ruha, kitaba, mektebe, terbiyeye,
zevke, vazifeye ve gayeye intikal ettirilecektir.
* Bu da, tek kelimeyle, kendi iman
kaynağımıza bağlı büyük bir vecd ve hamle, yepyeni bir ahlâk ve dünya görüşü
dâvasıdır.
* Doğu, maddeyi fethetmek için de,
kendi ruhundan maddeyi altedici bir fışkırış koparmak borcundadır. Şuna kısaca,
İslâmiyeti idrak etmek deyip geçelim!
MAKİNE
* Makine, ruhun emrinde mi,
saadet!... Ruh mu makinenin emrinde, felâket!...
* Makine, keyfiyet değil, kemmiyet
harikasıdır; ve bütün işi, tek ve düz bir çizgi veya bu çizgilerden birçoğu,
fakat hiçbir noktada karar ve düşünce hakkı olmayan tek ve düz çizgiler
üzerinde, maddî ve basit bir hareket kombinezonundan ibarettir.
* Hayvanlar içinde en hissizinin
herhangi değişik bir hareketini veya insanlar arasında en aptalının meselâ
tırnağını keserken gösterdiği, yerine göre hareket kabiliyetini hiçbir makine
gösteremez. Sahibinin yani ruhun verdiği herhangi yanlış emre itiraz edebilecek
bir makine ise ne düşünebilir, ne de hayale sığdırılabilir...
* Demek ki, makine, nebat
zekâsından bile mahrum ve ancak insan ruhunun fizik hassasları arası
kombinezonlarından vücuda getirdiği öyle bir kemmiyet ejderhası ki, keyfiyette
bir solucandan daha geri...
* Makineyi, olanca mahiyet ve
hüviyetini tespit edici böyle bir gözle bakmadıkça ve sadece araziye uymak
fikri bakımından paletleri üzerinde kendisini çekip götüren bir tankı, aynı
hareketinin hilkatten sahibi bir solucandan keyfiyette çok aşağı görmedikçe
onun tasallutundan kurtulabilmek imkânı yoktur.
* Fakat karasabanı traktöre ve
öküzü motora tercih ettirecek son derece ahmak bir anlayışa saptırılması mümkün
olan bu mânâ, öyle bir hudut içinde zaptedilmelidir ki, ifrat ve tefritinden
gelecek belâlardan sakınabilmek mümkün olsun... Yani, makineyi ihmalden doğacak
felâketin, onu azizleştirmekten gelecek musibetten eksik olmadığı bilinsin...
* Her şey, makineyi, ruh emrinde
susta durdurucu bir inanış müeyyide ve nizamına bağlıdır; ve makineyi bütün
tekemmülleri içinde emrine alabilecek biricik inanış müeyyidesi ve nizamının
adı İslâmdır.
* İdeal, eşya ve hâdiseler
üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyak,
hayal ve plândır; ve eğer ideolocya bir beyin ise ideal de kalbtir.
* Küçük ve miskin fikre dayanan
hiçbir arzu, heves, merak ve davranış ideal olamaz. Bir şeyin ideal olabilmesi
için mutlaka cemiyet plânında ulvî bir oluş ve erişe göz dikmesi lâzımdır.
* Her ideal bir gayedir; fakat her
gaye ideal değildir. Gayeler aşağılara düşebilir, idealler düşemez.
* Bir subayın mareşal, bir
tüccarın milyoner olmak ihtiras ve gayesi ideal değildir; fakat o subayın
hayalinde bir “Altun Ordu” nizamı yaşıyor ve o tüccarın emelinde içtimaî bir
davanın harcına sarfedilecek bir servet fikri hüküm sürüyorsa, bu tiplerden
ikisi de ideal sahibidir.
* İdealin fert plânında istediği
aşk, vecd, cehd ve azm hamlesine en güzel misal, Şîrin’e kavuşmak için dağı
delen Ferhad... Bu misalin erkeği, et ve kemikten ibaret basit bir kadın
visaline talip olmanın çok üstündedir. Misalimizde Şirin, (mistik) bir unsur,
(sembolik) bir hüviyet, yani (ide-fikir)dir.
* Her inanılan şey ve bağlanılan
fikir, daha ilerisini, ötesini fethettirmek için insana bir basamak üstünün,
bir ufuk sonrasının cezbesini aşılar ki, ideal işte budur! Bu cezbe kara sevda
ve divaneliğe kadar gidebilir.
* İdealinin kara sevdalısı ve
divanesi olmayanlardansa hiçbir şey beklenemez. İdeallerin ideali olan İslâmda
beş vakit namazını, çalıştığı dairenin devam defterini imzalarcasına eda eden
hissiz bir müslüman idealist olmaya uzaktır. Fakat namaz kılarken şeriate saygı
ve sevgisinden kaburga kemikleri çatırdayan Bayezid (Bestamî) en büyük
idealist...
* 600 küsur yıllık İslâmî devlet
idaremizde tam manasiyle idealist devremiz 250 seneyi aşmaz ve ondan sonra
başımıza ne gelmişse bu cezbenin kayıbı sebebine bağlanabilir.
* Siyasî, idarî, içtimaî,
iktisadî, harsî, terbiyevî, fennî, ilmî, inzibatî, ahlakî ne kadar dâva varsa
(elân – hamle) kudretini ideal cezbesinden alır ve hiçbir iş şubesi, onsuz,
ileriye tek adım atamaz.
MAKİNE VE KEŞİFLER
* Makine ve madde terakkileri, 19
uncu Asrın ikinci yarısında, korkunç derecede yükselip, 20 nci Asrın
başlarında, insan irade ve tahakkümünden kurtulacak, sıyrılacak kadar istiklâl
ve ihtilâl belirtmeye başladı. Bu hal, bir aralık, büyük cemiyet güdücülerini
ve fikir adamlarını, yüreklerine indiresiye yıldırdı. Öyle ki, başarıcı
kudretini yalnız ruh plânında besleyen insan, kendi öz keşiflerine ve öz
eserine mahkûm sanıldı. Adeta, büyük ruhî kuvvet, eski kahramanlık ölçüleri,
vahşilere hâs bir değer bilindi. En girift kanunları içinde dünya, tavla zarı
kadar küçük ve dört köşe bir madde görüşüne hapsedilmek istendi. Makineyi put
ve insanı onun esiri haline sürükleyen bu tersine dönmüş (mistik), Moskoflar
diyarında yuğuruldu ve içimizde şair ajanları vasıtasiyle de terennüm edildi:
Trum...
Trum...
Makineleşmek istiyorum!..
* Yeni felsefenin en muğlak dâvası
olan bu mesele, her şeyi derin ve ebedî ruh kadrosu dışında basit bir (mekanik)
faydasına bağlayıcı, vurdum – duymaz ve mankafa bir mezhep tasarrufuna geçer
gibi oldu.
* Öz terakkilerinin denizinde
boğulurcasına çırpınan, imdat çığlıkları basan insan aklı, bu gidişte, artık
eserine bir daha hâkim olamıyacağı, eserini bir daha ruh prensiplerinin emrine
veremiyeceği vehmini senelerce yaşadı, durdu. Üstelik, en koyu bedbinlikten
daha karanlık bu telâkki, kendisine öz nikbinlik süsünü vermeyi ihmal etmedi.
Edebiyat şevkine bağlı ruh sistemleri yerine; insanın, ölür ölmez, yağından mum
ve sakalından keçe yapmaya kadar giden maddeci telâkki, bir de ona, gamsız ve
tasasız bir hayat neşesi aşılamaya kalktı. İnsanı taş devrinden öteye kadar
ricat ettiren maddeci görüş, kendisini gerçek istikbal ve ilericilik diye
takdim etmekten geri kalmadı. Bu telâkkinin nazarında, bedbin, marazî, eski ve
geri biz olduk; biz ve bütün ruhçu sistemler...
* Makine terakkileri o hale geldi
ki, sarsak ve yatalak bir Avrupalının titrek parmaklarını bir düğmeye
dokundurmasiyle koca bir orduyu havaya uçurarak kudret istihsal edeceğine; âdi
bir makine sayesinde insan kalbinin meleklere bile mahrem köşelerini
okuyabileceklerine inandılar. Bütün kuş beyinliler, bu madde kudreti önünde,
ruh kadrosundan hiçbir tedbirin metelik etmiyeceğine fetvayı bastı. Bunlar,
asrî küfür yobazları sıfatiyle, eski ham softalardan fazla üremez istidadını
gösterdi.
* Nihayet şu oldu: Makine ve madde
terakkilerinin ruh cevheri karşısında imtihanını vereceği en zengin lâboratuvar
olarak İkinci Dünya Harbinin patlaması... Ruhu ihmal eden maddeci görüşle,
maddeyi ihmal etmeyen ruhçu görüş, insanlığın yarınına tahakküm hakkının kimde
olduğunu işte bu lâboratuvarda göstermeye başladı. Birbirine düşman üç rejim
sisteminden her biri, maddenin hakkını tam ödedikten sonra ruhçu bir metoda
bağlanmanın ne harikalar doğurduğunu fiil sahasında gösterdiler. Bu defa makine
ve madde terakkileri o kadar yükseldi ki, sadece bu yükseliş yüzünden, ruh,
tekrar eski zafer meydanını fethetti. Ruh tekrar makinenin ve maddenin sırtına
binip onu sevk ve idare etmek hakkını, maddenin âzamî terakki haddine
yükselmesi ve bu madde yükselince ruha muhtaç olması yüzünden elde etti.
Makineyi henüz nazariyle vasıtasiyle fikir ve ruh fethetmekten, bizzat kendi
terakkileriyle, ameliyede ruhun esiri olduğunu gösterdi.
* Binlerce kilometreyi aştıktan
sonra (pike) hücumlarla zırhlıların tepesine mıhlanan tayyareler, karşısında ki
insan ve tabiat mânialarını bütün külçesiyle toslayan tanklar, idareleri
bakımından ne çapta bir ruh kudretine mevzu teşkil ettiklerini kendi
ağızlariyle haykırdılar.
* Hele atom ve füze keşifleri?..
Bunların ilki, ruhu ve ruhçuluğu öldürdüğü sanılan geri madde keşiflerini ruhun
intikamı halinde ve bir solukta yok ederken, öbürü, avlayana ve avlamayana,
feza insanının nasıl bir ruhçu metod sayesinde havalanabileceği apaçık ilân
etti. Maddeci kafa, bu inceler incesi sırrı tersine yorsa da, bir atom
çekirdeğini belirttiği, nâmütenâhî küçüğe sığmış nâmütenâhî kudret tefekkür, ve
fezada arz küresine zıp zıp gibi bakarken ışık hızının tek saniyede aldığı
mesafeden ileriye geçilemediği ve sonsuzluk ufuklarının uzadıkça uzadığı
müşahedesi, zaferin maddecilere mi, ruhçulara mı yardımcı olduğunu gösterir.
* Netice: Makine ve madde, kendi
öz terakkileri sonunda tekrar ruhçuluğun şanlı kapısını açtı; ve bu kapıdan
yeni bir dünya doğuşunun şafağına ait ilk pembelikler sızmaya başladı.
PROGRAM – REÇETE
* Nice parti programları gördük ve
görüyoruz. Meşrutiyetten beri bu nağmeleri dinliyoruz. Şimdi soralım: Eskiden
beri bütün gördüklerimiz, program mıdır, yoksa leke sabunu tarifeleri mi?
* Bizde her parti böyle gelmiş,
böyle gitmiştir. Hepsinin de güdücüler kadrosu, programının; programında
güdücüler kadrosunun seviyesinde...
* Gerçek iş ve hamle programının
baş maddesi ancak şu olabilir: Yüz küsur yıldan beri bir toplu iğne bile
yapamayan bu milletin, radyosunu otomobilini, traktörünü, falanını, filânını,
kendi eliyle yaptırmanın şartlar manzumesi... Millet bu hayatî verime memur ve
mecbur edilecektir. İsterse yaptıkları tenekeden olsun; fakat yapsın, yapmaya
başlasın... Türk gümrüklerinden, hayatî ve zarurî devlet ihtiyaçlarına mahsus
eşya müntesna, tek yabancı mamulü girmeyecektir. Türk sanayi ve imal kudreti
doğuncayadek... Bunun için de tek merhale, şunu veya bunu yapmak, çatmak
yaptığını ve çattığını öz eliyle meydana getirecek hale gelmektir. Gerisi
gülünç!...
* Aynı gerçek iş ve hamle
programının ikinci baş maddesi de, bu madde oluşunun ruh zeminin, yüzde yüz
şahsiyetli bir plânda açabilmenin şartları... Evvelâ topyekûn Garp dünyası,
Türk’ün ve onun arkasında Doğu milletlerinin gözünde, bir türlü sırrına
ulaşılmaz tılsımlı bir umacı olmaktan çıkarılmalıdır. Bu dünya, Batı dünyası,
sadece; (Rönesans)tan beri aklın fetih haklarını yerine getirmiş –bize Kur’ânın
emri- ve eşyayı ustalıkla teshir etmeyi bilmiş bir müspet bilgiler harikasından
başka bir şey değildir ve o sınırdan öteye, onun hiçbir takdir ve taklit değeri
yoktur. Bütün sahteliklerimizi, karşısında apışıp kalma ve kendisini putlaştırma
yolundan devşirdiğimiz Batı dünyasını böylece, ikiye bölüp, ilk yarısına
“mükemmel”, ikinci yarısına da “esfel!” diyebileceğimiz ruh ve şahsiyet
kıvamını tuttuğumuz gün doğacak güneş, kurtuluşumuzu müjdeleyecektir.
* Ondan sonra bütün maddî müessiselerimizi
birinci, bütün mânevî teşkilâtımızı da ikinci maddeye göre ayarlamak, sudan
ucuz ve kolay olacak; ve mücerret köklerini şu ân için bir yana bırakıp,
anlaşılması kolay müşahhas dallariyle göz önüne serdiğimiz bu iki noktadan,
biri madde ve öbürü ruh plânında sayısız nokta belirecektir.
* Belirttiğimiz ruh kıvamına ermek
için, yüreğimizde hangi kök duyguya hamle üflemek gerektiği, bu kök duygunun
kıvılcımlarında hangi ahlâkın örgüsünden şekiller kaynaştığı, fethine memur
bulunduğumuz madde âlemine göre nasıl bir sistem ve disiplin heykelleştirmek
lâzım olduğu, artık bellibaşlı çizgilerin çekilmesiyle tamamlanacak birer motif
halindedir. Ondan sonra, mektep, aile, çocuk, meclis, kanun, teşkilât, köy,
şehir, kadro, vazife, iş, emek, huzur, refah, ilim, sanat, hak, adalet, idrâk,
irfan, zevk, terbiye, idare, siyaset, her şey, her şey, “mâ vuzua leh”ine, yani
yerli yerine oturacaktır.
* Elverir ki, bu kafa, bu kafalar
gelsin; ve birbirinden alev alıcı meşaleler gibi millet ormanını, içinde 42
milyon mum yanan semavî bir âvizeye döndürsün...
* İçinde bu maddelerden bir kibrit
alevi olsun, görebileceğimiz kitaplık çapta bir fikir hamulesinden gelecek
programa can feda... Fikir yok ki, programı olsun...
FİKİRSİZLİK
* Fikirsiz efendiler, fikirsiziz!
Ne yola, ne madene, ne buğdaya, ne silâha muhtacız! İhtiyacımız sade fikre.
Ondan da mahrumuz! Fikir olunca hepsi olur, o olmayınca da hiçbiri olmaz; bunu
bile anlamıyoruz!
* Bugüne kadar başımıza gelen her
felâket, şahidi olduğumuz her kepazelik, sadece fikirsizliğimizden ileri
gelmiştir. Bu yüzden büyüklüğümüz bize küçüklük; hiyanetler, kahramanlık;
suikastler, kurtarıcılık, gibi gösterilmiştir. Bizse bütün bunları yutup
hazmetmiş bulunuyoruz.
* Efendiler! Bizde, boşlukta mekân
işgal etme hassasına mâlik, hacim ve ölçü sahibi fikir adamı yetişmiyor.
Yetişmemesi için de herşey yapılıyor.
* Efendiler! İdeolocya adına, ahçı
kitaplarındaki pastırmalı yumurta izahından daha âdi ve umumî, daha kolay ve
kaba ve her dayanaktan mahrum, parti programlarından başka bir şey bilmiyoruz!
* Efendiler! Dünya çapında tecrit
ve teşhis cehdi, bize, delinin pösteki sayması gibi mânasız ve faydasız bir iş
görünüyor! O kadar ki, bu satırlar için de “amma deli saçması!” diyecekler
bulunabilir.
* Efendiler! C.H.P.nin altı okunun
ucunda duran altı kelimeyi ve hepsi altı formalık tekerlemelerini bir inkılâp
ideolocyası diye kabul edebilmek için, milletçe kafalarımızı, işkembeci
dükkânlarındaki kuzu başlariyle değiştirmemiz lâzımdır!
* Efendiler! Üniversitemiz esersiz
profesörlerle, iktidar makamlarımız, iş ve hareket salâhiyetini hangi çileye
borçlu olduğu meçhul kabadayılarla doludur!
* Efendiler! Ne sağ derken sağı,
ne sol derken solu tanıyoruz; ne severken niçin sevdiğimiz, ne de tiksinirken
neden tiksindiğimizi biliyoruz!
* Bitpazarından (plâk)lar alırmış
gibi kullandığımız, halbuki her çizgisi insanî tefekkür emeğinin kanlı
muhasebeleri neticesinde oyulmuş medeniyet tâbirlerini, küstah cehlimize kalkan
diye tutmaktan başka bir şey yapamıyoruz!
* Efendiler! Tam yüz senedir,
demokrasya, hürriyet, millet, medeniyet, inkılâp ve daha nice (izm, izm, izm)
lâhikalariyle bondrollü, içimize giren aşağılık (Erzats), garp ithal mallarını,
büyük Türk tefekkür gümrüğünden muayene edecek ve iç ölçülere vuracak
mütehassıslar kadrosundan mahrumuz!..
* Efendiler! Hattâ bütün tarihimiz
dolduran büyük asker, büyük şâir, büyük mimar, büyük musikîşinas ve büyük
kopyacı âlim bolluğu içinde, büyük ve şahsiyetli dünya görüşümüz
iklimlendirecek büyük mütefekkirden mahrumuz. Bu eksikliğe acaba hangi ferdî
veya ictimaî saik sebep oluyor? Bu suali nefsimize sormaktan bile âciz
bulunuyoruz?
* Fikirsizliğimizi idrâk ettiğimiz
gün, herşeyi idrâk ve her çareyi elde etmek imkânına ereceğiz ama, bunun yolunu
ve tedavisini gösterecek olanları yaşatmamak için de herşeyi yapıyoruz.
* Ve bu yüzden, yüz küsur yıldan
beri kendi öz memleketimizde, kendi öz memleketimizin muhaciri gibi yaşıyor,
son devreler içinde de, olanca millî hakikat ve mukaddesatımızın bir paspas
üstünde ve meydan ortasında resmen ve alenen ırzına geçilmesine karşı, içi boş
gözler ve zekâsız suratlara, cansız cansız bakınıyoruz. Bütün felâketimiz bu
noktada...
* Fikir, fikir... En büyük ibadet
onunla...
SINIRLAR
* Allahı sev! Ne kadar?.. “Had”
mefhumunu da yaratanın o olduğunu bilecek, onun tecelli ettiği her yerde hiçbir
zatî had imkânı kalmadığını sezecek, yani “had” mefhumunun zatiyle beraber
bütün hadleri yok görecek, yoklukta bile mutlak yokluk haddini tanımayacak
kadar...
* Allah sevgisi, her şeyi
sınırlayan mutlak sınırsızlıkta kaybolmanın hudutsuz fışkırış noktasıdır. Onu
sev, yanıp kül oluncaya kadar sev!..
* Bundan sonra, en büyüğünden en
küçüğüne doğru hadler âlemi başlıyor. Allahın, had içine aldığı varlıklar
içinde büyüğü, bütün hadleri tek noktasına sığdıracak derecede büyüğü, onun Son
Resulüdür.
* Allahın Resulünü sev! Ne kadar?.
Yalnız ona Allah demiyecek kadar... Ona Allah dememek şartiyle ne dense
hepsinin az geleceğini bilecek kadar...
* Allah Resulünün Sahabîlerini
sev! Ne kadar?.. Yalnız onlara nebî demiyecek kadar... Onlara nebî dememek şartiyle
ne dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar...
* Allah Resulünün yoluna sımsıkı
bağlı Allahı velîlerini sev! Ne kadar?.. Onlara Sahabî çapında dememek şartiyle
ne dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar...
* Ve böylece hadler ve dereceler,
en büyüğünden en küçüğüne doğru iner, gider.
* Babanı sev, anneni sev, zevceni
sev, çocuğunu sev, toprağını sev, dilini sev, ocağını sev! Ne kadar?..
Herbirinin ifadelendirdiği had çerçevesini taşırmayacak ve onu daha üstün
çerçeveye karıştırmıyacak kadar...
* Ve nihayet milletini sev! Ne
kadar?.. Onu, Allah ve Resulünü sevdiği ve bu sevgiyi etrafında
halkalanabildiği kadar... Ona yalnız “Seni senin için seviyorum, sen ne olsan
yine severim!” demiyecek kadar... “Seni böyle olduğun için seviyorum; ve sen
sevilecek bir millet olduğun için böyle oldun!” diye düşünecek kadar... O zaman
onu, bu hudut içinde hudutsuz sevebilir; ve bu sevgiyi, kabuk değil de öz, zarf
değil de mazruf, posa değil de cevher milliyetçiliği halinde
sistemleştirebilirsin!..
İLERİ – GERİ
* Zaman bir daireye benzer. Tıpkı
koşu atlarının, etrafında döndüğü kavis gibi bir daireye... Meselâ üç devir
sonunda bitirilecek olan koşuyu bir devir fazlasiyle koşan at, bu daire
üzerinde, öbür atların gerisinden koşuyor gibi görünmez mi? Evet, bu at 100
metrelik daire hesabına göre tam 900 metre ileridedir. Fakat kaba göz, onu 100
metre görür.
* Modası geçmiş kalıplardan
çıkamıyanlara geri diyoruz.
* Fikir ve hayat kalıplarının
eskimekte en büyük zaafı, esaslarının çürüklüğünden ziyade, zamanın eskitmekteki
yaman gücüne bağlıdır. Zaman, eşya ve hâdiseler üzerinde daima aynı korkunç
yasanın yorulmaz tatbikçisidir. Yusufun eşsiz güzelliğiyle (Perikles)in
bahtiyar cemiyetini aşındıran, aynı zamandır.
* Dünyanın en güzel insanını iki
büklüm kurutan zamanı, uzvî tezahürler çerçevesinde vasıtasız müşahede,
kolaydır. Fakat içtimaî bünyemizin ihtiyarlayışında onu doğrudan doğruya
göremeyiz. Bunun içindir ki, devrini bitiren her imâ ve kalıbın yıpranışında
ayrı bir sebep arar ve buluruz. Firavun karşısında (Benî İsraîl), Atinanın
karşısında Roma, Atinanın karşısında Roma, Romanın karşısında İsâ Peygamber ve
daha birçok şey...
* Ferdî hayatımız sınırlıdır. Bunu
bilir ve maddî çöküşümüzün, çaresizlikten doğma bir nevî rıza ve tevekkülün
taraçasından seyrederiz? Ya içtimaî hayatımız?
* Heyhat ki, elden ele teslim
suretiyle ebediliğine inandığımız birçok itikat ve şeklin hayatı da, her şeyin
hayatı gibi, hadler ve adetlerle çevrilidir.
* Zaten içtimaî hayatımızın
ebedîliği, ferdî hayatımızla, keyfiyet halinde ulaşamadığımız bir devam
iktidarına, nöbet değiştirerek, kemiyyetle varmak için tutunduğumuz bir
muvazaadan başka nedir? Gerçek hayat ferttir; cemiyetten murad da işte bu
gerçek hayat fâtihlerine fidelik etmektir.
* Elimizdeki dürbünü bir başkası
çekip baktığı zaman, biz onun gördüğünü görür; ve bir başkası sigaramızdan alıp
içtiği vakit, biz onun keyfini duyar mıyız? İşte bütün melekelerimiz ve bütün
benlik duygumuzla içinde eksildiğimiz bir âlemi; sanki yaşayan, duyan ve gören
kendimizmişiz gibi, birbirimizde fenâ ve beka bularak sâf ve kahramanca
yürüttükten sonra kurduğumuz mimarîlerin sonsuzluğuna nasıl inanmıyalım?
* İnanmakta haklı olabiliriz.
Fakat göreceğiz ki, kurduğumuz mimarîlerle oyduğumuz kalıpların devamı için o
müessiseler etrafındaki sonsuz tekevvünümüz ve kemmiyet halkalarımız kâfi
gelmiyecekltir. Göreceğiz ki, hayat, yalnız bir cepheli değildir. O
müessiselerin de bizden ayrı, müstakil ve ferdî birer hayatı vardır. Bu
hakikata, tarihte birçok cemiyetin, kendilerini yeni şekillere zorlayan
müdahaleci tesirlerle göçüşü şahit olduğu kadar kendi kendisine, için için ve
müdahalesiz göçüşleri de şahittir.
* Öyleyse çaremiz nedir? İsmine
zaman dediğimiz ve her cismi, her fikri, görünmez havanına doldurmuş öğüten
kuvvet daima önümüzde giden, her yaptığımızı bozan, her yazdığımızı çizen bir
son temsil ettikten sonra, güvenebileceğimiz, ebedîliğine inanabileceğimiz eser
kalır mı? Kalır!!!
* Çünkü düşmanın kudretini tasdik,
yenilmiyeceğini kabul ve onunla boğuşmaktan vazgeçmek değildir. Boğuşmak
esastır. Zaman, önünde diz çökeceğimiz ve bütün silâhlarımızla teslim
olacağımız bir heyûlâ değil; sırlarını zorlayacağımız, verdiği hiçbir sırla
kanaat etmeyip alıkoyduğunu istiyeceğimiz ve verdikçe alıkoyduğunu asla
unutmıyacağımız bir büyücüdür. Öyle büyücü ki, öpüştüğü her dâvanın aksine,
seviştiği her (doktrin)in tersine ve sarmaştığı her (tez)in zıddına gebe kalmak
âdettir. O, eşya ve hâdiselerin en ıssız bucaklariyle yüklüdür. Böyle bir
manzara karşısında güvenebileceğimiz mimarî ise odur ki, zamanı, kendisine en
hâs çehre ve seciyesiyle kavramış ve emrine almış olsun.
* İşte o mimarî İslâmdır; ve
Allahın her bina önüne diktiği büyük imtihancı, intikamcı ve ihtilâlci zamanın,
tek tüyünü bile örselemeyeceği, biricik varlık, asliyle ve zatiyle O’dur.
Zamanın kolayca çürüttüğü ve çöp tenekesine attığı şekiller arasında İslâmı
arayanlar, idrak sahibiyseler, orada İslâmı değil, onu şahıslarında çürütenleri
bulacaktır.
* İşte aşınmış, yahut henüz sağlam
görünen kalıpları bu tedbir göziyle muayene eden ve dökeceği yeni bir kalıp
varsa, onu da kaygı ve bilgi içinde hazırlayan, İLERİ ADAM’dır. Kendisine bu
emri veren ileri dinin ileri adamı... “Bir günü bir gününe eş geçen
aldanmıştır!” emrindeki hikmeti asıl şu anda hatırlayınız!
* Ve geri adam... Ya taze bir
anlayışa varmadan eski şekillere sadece kabuğundan bağlıdır; yahut tamamiyle
aksine, zamanı âdi bir tarih sırası ve evvellik, sonralık meselesi sanır ve
geriye gitmek korkusiyle kendi önünü keser.
* Bu her iki geri adam da,
düşünmekten korkan, fakat birbirine zıt hareket eden iki ham softa tipidir.
* Zamanın hakikî fâtihleri,
istikbale o kadar susamışlardır ki, gözlerindeki sonsuzluk adesesi önünde,
bazan bin sene evvelki hâdiseyi bugüne yapışık, bazan da bugüne ait bir
meseleyi bin sene geride görürler.
* İleriye doğru göründüğü halde
geriye ve geriye doğru göründüğü halde ileriye giden yollar vardır.
* İmdi, zamanın bu sanatkâr
kıvrımlarındaki sırra ermeyenler, ya fâni kalıplardan birine körükörüne
bağlanmak, yahut kendisinden evvelki her kalıbı körükörüne tepelemek suretiyle
zamanın dışında kalırlar.
* Ebedîlik önünde hiçbir mesafe
hükmü olmadığını, bazan zamanın, mazide bıraktığı bir sırrı, istikbalde çözmek
üzere, zahiren geriye döndüğünü, fakat hakikatte ileriye yöneldiğini bilmezler.
Bu son derece girift ince ve zarif helezonun, maziyi istikbale, geriyi ileriye
inkılâp ettiren asma köprü mimarîsini anlamazlar. Böylece, gözlerinin
seçemeyeceği kadar ileri olanlara, üstelik geri derler. Ne mutlu, ezel kadar
eski ve ebed kadar yeni, İslâmın gözlüğünü taşıyanlara!.
MECCANÎ HAYAT
* Sözde medenî insanlık – ki Batı
dünyasından ibaret sanıyoruz- daha dün, Batının binbir tezat ve buhranın
kökünden tesviye ve tasfiye zoriyle ayaklandı. Bütün tezat kutuplarına, bütün
mevcutlarını teraziye atmak borcunu yüklendi. Kan ve ateş tarlası bir ufuk
üzerinde, yarının büyük nizam ve muvazene şafağını gerçekleştirmek için,
asrımızın olanca madde ve insan mevcudunu seferber etti. Netice malûm...
* Medenî insanlık, bugüne kadar
ulaştığı binbir kemale rağmen elinden kaçan nizam ve muvazeneyi iade etmek ve
kendisine yepyeni bir ruh, yepyeni bir ahlâk ve yepyeni bir şekil yuğurmak
için, ya tam varlık, ya tam yokluk peşinde müthiş bir metabolizma ihtilâline
düştü. Bu ihtilâlin çilesi içinde atomu çatlattı ama, hâlâ, muhtaç olduğu ruhî
sistemin zarını patlatamadı.
* Dünya bugün, kızgın çelikle dolu
izabe fırınlarına düşmüş hurda bir demir parçası gibi bir anda su ve duman olan
büyüklü küçüklü milletleriyle bu çileyi yaşarken, malûm, aynı köksüzlük
kökünden partiler emrindeki Türk devlet ve cemiyeti, bu ana-baba gününün
sabahını hangi ruhî ve içtimaî şartlarla karşılayacağına dair hiçbir şey
düşünmedi.
* Harp bittikten sonra bile beka
ve korunmamızı sağlayan biricik âmil, boşlukta mekân işgal etmek hakkımızın
medenî, tarihî, manevî ve içtimaî şartları değil, rakip dünyalar arasındaki
kilit noktaları üzerinde olmanın madde ve mekân imtiyazı olmuştur.
Cedlerimizden kalıp yiye yiye bitiremediğimiz son mekân parçasının haysiyeti
yüzünden alâka ve yardım görüyoruz; yoksa medenî dünyanın mekân dışı zamanı içinde
bir pay sahibi olduğumuzu iddia edemeyiz. Bu madde ve mekân imtiyazı olmasa,
kimsenin başını çevirip yüzümüze bakmasına imkân yoktur.
* Evet, evet; hâlâ kendimizi,
Üçüncü Dünya Harbi isimli bir vehmin beslediği sun’îlik iklimi içinde
koruyabiliyor ve korunmamızı sağlıyabiliyoruz. Yarın sulh ve tabiî şartlar
tekerrür edince nasıl korunabileceğiz?
* Suallerin suali buyken biz hâlâ
ve hâlâ bir düzene erebilmiş değil, düzen yıkıntıları üzerinde çekişmelerle
uğraşıyoruz.
* Bizim, yarınki dünyaya, bugünkü
dünya buhranının bütün illet ve müessirlerini tartarak, tanıyarak, anlayarak;
ve tarih boyunca kendi nefs murakabemizi yapmış, kendimizi her türlü zaaf ve
kuvvetimizle tesbit etmiş olarak, yepyeni bir ruh, cehd, ideal ve nizam
yekpâreliği içinden doğmamız gerekiyor!
* Vâdesinin son ânı geldiği için
icap ederse tek yudum su içmeden ve tek saniye uyumadan bütünleştirmeye mecbur
olduğumuz bu yepyeni ruh, cehd, ideal ve nizam nedir?
* Günün, her meseleyi susturması
gereken büyük dâvası budur!. Bizim gibi, sadece bu dâvanın yükü altında
belkemiği çatırdayan birkaç Türkün çığlığından başak da, mesele ve dâva
kubbemizde, horultulardan, hırıltılardan, dırıltılardan, zırıltılardan, başak
hiçbir ses ve seda çıkmıyor.
* Yarın dünya ne olacak, ne olmaya
doğru gidiyor; ve biz ne olacağız, ne olmaya doğru gidiyoruz??? İşte sual!..
* Mekânı içinde bulunduğumuz
Batının zamanı içine girmedikçe, ve yepyeni bir zaman temsil edemedikçe mekân
kiralayıcılığıyle devam edebilmesi mümkün bir hayat yoktur.
YİNE HÜRİYET
* “Hürüm!” demeye zorlanan bir
fert hür olabilir mi?
* “Esirim!” diye haykırabilen bir
insan, sahte hürden daha hür değil midir?
* Eşek hürriyetiyle insan
hürriyeti arasındaki sınırı çizecek ölçüler nerede?
* Hakikate esir olduğumuz zaman
niçin ciğerlerimizdeki havaya kadar hür olduğumuzu seziyoruz. O hangi
padişahtır ki, en büyük hürriyet kendisine kul olmaktır?
* “Dinde ikrah yoktur!” buyuran
Allah, insanı ne çapta hür yarattığını ve onu cebr altına girmekten nasıl
münezzeh tuttuğunu belirtirken, insanoğlunda, dudaklara polis dikerek
vicdanları avlamaya çalışmak gayreti nasıl yorumlanabilir?
* Sırayla 1839, 1908, 1923, 1945,
1950, 1960 vesaire doğumlu; ilki 137, ikincisi 68, üçüncüsü 53, dördüncüsü 31,
beşincisi 26, altıncısı 16 vesaire yaşındaki bunca bâkireden hangisi iffetini
koruyabilmiş ve umumhâneye düşmemiştir?
* Hürriyetin gaye değil, vasıta ve
ancak hakikatin köklerine mahsus bir hak olduğunu ne gün anlıyabileceğiz?
* Hastahanede doktora, orduda
kumandana, sınıfta hocaya karşı hürriyet mi olurmuş?
* Hürriyetin adresini, parti,
gazete ismi, perükâr salonu, kemeraltı sermayesi ve Amerikadaki liman
heykelinden ayrı olarak öğrenmek isteyen niçin İslâma yapışmaz?
KURTARICI HİKMET
* Marifet, makineyi yapan makineyi
yapabilmekte. Yoksa onu ne satın almakta, ne işletmekte, hattâ ne de bazı
entipüften örnekleriyle derleyip çatabilmekte... Böyle olmayınca; makine fikri
ruhumuzun rîh gibi incecik kumdan yataklarında plân ve metodla dökülemeyince,
makine insan topluluklarını her sahada ezer, çarkları içinde öğütür ve olanca şahsiyet
ve tamamiyetinden sıyırır. Bu sır, asrımızın en ince ruhî, içtimaî, siyasî ve
iktisadî nüktesidir. Fakat anlatamazsınız!
* Şarkla Garp dünyaları arasındaki
çatışmanın Şark hesabına iflâs günlerini eşiklendiren Tanzimattan zamanımıza
doğru Avrupadan ne aldıksa hep bu dış, ezici, öğütücü, sömürücü, büsbütün
mahrum bırakıcı ve bizi olanca şahsiyet ve tamamiyetimizden sıyırıcı düşman
cephesiyle aldık. Anlatamazsınız!
* Bütün ıslahat tarihimiz,
Meşrutiyetimiz, hürriyetimiz, müsavâtımız, adaletimiz ve nihayet
Cumhuriyetimiz, işte bu soy eserlerdendir. Anlatamazsınız!
* Marifet, makine misalinde olduğu
gibi, bunlarda veya bunların dış çizgileriyle kopyasında değil, bunları meydana
getiren müessirlerin bünyeleşmesindedir. Bizse, kendi içinde salâh ve aslına ircaını
bekliyen öz bünyemizi feda ederek, her şeyden evvel bizde öz bünye hakkını idam
eden yabancı bünye ifrazlariyle gıdalanmak istedik; ve buyurun, işte ne hale
geldik!.. Zira ilk vazifesi tabiî bünye ifrazına mâni olmaktan ibaret bulunan
ve yabancı ifrazlar, dışarıdan alınan ve böylece içeriden meydana gelmesine set
çekilen sun’î (hormon)lar gibi, ağır bir faaliyet zaafını büsbütün tatil edip
yerine yabancıyı ve iradesi zaafını büsbütün tatil edip yerine yabancıyı ve
iradesi elimizde olmıyanı geçirmekten başka hiçbir şey ifade etmez; ve başta
(montaj) sanayii bulunmak üzere, lâtinlerin (Felix – Culpa) dediği, dışından
saadet vâdedici bir cinayet olur. Bu da, insana, hastalığını bile hatırlatmıyan
ve ıstırap dahi çektirmeyen sonsuz bir maraz, yani ölümdür. Biz, tam 137
yıldır, bize ölüm getirenleri hayat getirmiş olmakla vasıflandırıyoruz.
* Bu kurtarıcı hikmette, bütün
oluş dâvamızın tek şartiyle, bütün olamayış tarihimizin tek müessirini
çerçevelemiş görerek netice hükmünü kaydedelim: Artık marifet lâfta değil,
hakikatte inkılâbı yapacak inkılâbı yapabilmekte... Sıra onun, yani bizimdir!
* Marifet, dallara oyuncak
meyveler takmakta değil, köke ve kök feyzine ermekte...
DEMOKRASYA
* Komüniste göre, kendisinin
âlenen ve her vasıtayla propaganda yapamadığı, yapınca da kitleleri arkasından
sürükleyemediği, zira, tagallüp ağalarının güneşi zindanlarda hapsettiği ve
meydanlara çıkarmadığı her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin
şefi, de diktatördür.
* Yahudiye göre, millî iktisat
ölçülerinin beslendiği, millî bütünlüğün gizli istismarlardan korunmasına
çalışıldığı, yani millî bünyenin korkunç bir yeniçeri gibi ekalliyet cellâdı
olmakta devam ettiği ve insaf diye bir şey tanımadığı her yerde demokrasi
eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
* Dönmeye göre, milletle hükûmet
arasında uygunluğa doğru gidildiği, resmî dairenin millî iradeyi temsile
başladığı, bu yüzden en azîm bir felâkete yol açıldığı, hakikat ışığının ebedî
bir kargaşalık ve çarpışmadan doğduğunun unutulduğu, felâketin biricik devası
olarak milletle hükûmet arasındaki bağların törpülenemediği, liberalizmanın
başını alıp yürüyemediği, kısaca millî bünyede birliğe gidildiği her yerde
demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
* Masona göre, hurafelere
inanmanın devam ettiği, ırk ve kavim safsataları içinde halkın tereddiye
götürüldüğü, millî sâfiyenin mukavemet edebildiği, gizli Yahudi saltanatının
ferdî ve zümrevî sermaye terakkümüne yol bulamadığı, neticede geniş ve cömert
insaniyet dururken, insanların millet ve taassup bataklığından çırpınmasına göz
yumulduğu, açıkçası beşerî aşk ve beynelmilel kemale pranga vurulduğu her yerde
demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
* Garp hayranı züppeye göre,
şahsiyet diye bir şeyin hâlâ ağır bastığı, maddî ve manevî yerlilik diye bir
ölçüye bağlı olanların yaşadığı, şu bunak dedenin daima evin üst katında
öksürmekte devam ettiği, Amerikalıya kendi kendisinden şüphe ettirecek kadar
Amerikalılık gayretinin bir türlü takdir edilemediği, demek ki müzelerdeki balmumu
tiplerin ellerindeki kırbaçla insanları güttüğü, insanların başına yular
arandığı her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
* Halk Partiliye göre, eski
hesaplara el atılmak ihtimalinin belirdiği, inkılâbın tenkidine müsaade edilmek
gibi vahşî bir küfre meydan açıldığı, eski bir Başbakanın “inkılâp yobazları”
diye ortaya bir tabir attığı; bütçe tanzimi, menfaat taksimi, adalet tevzii
işinin kendilerinden başka ellere geçtiği, nihayet milleti yoktan varedenlere
karşı en ağır nimet küfranının işlendiği ve en ağır eşkiyalığın hüküm sürdüğü
her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
* İslâmiyet düşmanına göre,
163’üncü maddeye rağmen camilerde Allah ve Resûlünün büyüklüğünden bahseden
âyetlerin cehren okunmasına müsaade edildiği, “Allahtan kork!” sözünün göz göre
göre takip edilmediği, böylece vatan hainliğinden büyük suçların örtbas
edildiği ve böylece sınıfî tahakküm ve ruhî dolandırıcılığın çeteleştirildiği
her yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
* Deyyusa göre, Türk kızlarının
millî ve mücerret mânalariyle cihan avrat pazarlarına sürülmesine zıt sesler
çıktığı, bu seslerin boğulamadığı, millî infial çapına yükseldiği, neticede
güzellik, (estetik) ve serbestliğin bu kadar ağır bir zulüm altında inletildiği
yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de diktatördür.
* Verem mikrobuna göre,
uzvîyetteki müdafaa unsurlarının kuvvetli olduğu, hemen zavallı mikroplar
üzerine çullandığı, onları boğduğu, gıdasız bırakıldığı, bir kese içinde
adaletsizce zaptettiği şefi de diktatördür.
* Hırsıza, yankesiciye, kaatile
göre, polisin bulunduğu yerde demokrasi eksiktir. Böyle hükûmetlerin şefi de
diktatördür.
* Şu halde demokrasya, her bâtılın
tek tek hayat hakkı ve oluş hürriyeti aradığı bir zemin olduğuna göre, bu
bâtıllardan her birinin gözünde, öbür bâtıla yer verildikçe eksiktir. Böyle
hükûmetlerin şefi de diktatördür.
* Gelin siz, şimdi bu şartlara
göre demokrasya nerededir, nedir ve nasıldır, hesap edin! Müslümana gelince,
zaten demokrasyayı aramaz ve sormaz. Zira onun, hakikati “tek”de bulmak yerine
“çok”da aramak ve ebediyen kaybetmek sistemi olduğunu bilir, aradığı şeyin de
kendisinde değil, İslâmda olduğuna inanır.
DÜNYA BUHRANI
* Bu dünyanın beyninde bir ur
var... Bu dünya, urunu, nasıl olsa bir gün kökünden kazıtmaya mecbur... Bu
dünya, 1914 ve 1939 umumî harplerin hep aynî ur yüzünden açtı. Fakat bir türlü
ondan kurtulamadı ve urunu temizleyemedi.
* Bundan 37 yıl evvel perde
açıldı: Gördük ki, selim aklı, kaz gibi önüne katmış, delilik çobanı güdüyor.
Baktık ki, hayat, insanlık, tekâmül, medeniyet, cemiyet, hürriyet gibi
kıymetler, (enflâsyon) paralarına dönmüş... Bir milyarlık mânevî kıymete bir
kutu kibrit satın alınamıyor!
* Her evin pencereleri vardır;
fakat rastgelenin kendini fırlatıp atması için değil... Herkes bir çift el
sahibidir; fakat onlarla, rastgeldiğinin boğazına sarılmaz. Çünkü insan, malik
bulunduğu başıboş imkânları köstekleyici ruhî bir müeyyideye sahip. Bu, öyle
bir muvazenedir ki hayvanlar bile ondan bir nasib almışlardır.
* İşte Yirminci Asrın ikinci
rub’unda dünya, hem fert ve hem cemiyet plânında, bu aslî ve esasî ruh
müeyyidesine varıncaya kadar bütün muvazenelerini kaybeder gibi bir hale düştü.
Bu hal insanlara bir kere çökmeye dursun; yoksa ne eski ahlâkların tortusu, ne
tarihin ibret misalleri, ne istikbalin korku ve vehimleri, ne de başka bir şey
felâketi önliyebilir. Bundan böyle ağaç zehirli meyve verecek, toprak keleş
kalacak, mahsul kavrulacak, tavuk kokmuş yumurta doğuracak, anane sar’alı çocuğa
gebe kalacaktır. Böyle devirlerde fikir adamı sersem, diplomat sarhoş, âlim
kaatil, sanatkâr mecnun, halk da tam başıboştur.
* Dâvanın şah damarını tutmak
ister misiniz? Bu hale sebep, haddini aşmış ve ruhî emniyet müeyyidelerinin
sınırını taşırmış, dümensiz kalmış madde terakkileridir. Yani insanların
icadları, mucidin elinden ve iradesinden sıyrılıp onu kendi eline ve iradesine
tâbi kılmaya başlamıştır. Ve bu dâva, bugünkü Garp buhranının en nazik mihrak
noktasındır. Bu hal, kendi eserine hükmedememek hali, her ân şişen, her ân
pıhtılaşan ve kabaran bir ur teşkil etmekte; ve şu veya bu rejim adına küçük ve
günlük politikacıların gayreti bahane hududunu aşamamaktadır. Sonunda ya bu ur
dibinden süpürülecek, yahut o yüzden topyekûn teneşire uzanılacak...
* Garbın bugünkü macerasını, bu
asırlık uru kazıtmak ihtiyaciyle kendi öz bünyesini didik didik parçalayan, o
yüzden bir takım yeni sistemler peşinde gezen, dünya harpleri açan ve sadece
hastalığın tâbi şubeleri üzerinde tedbirler arayan bir plânda müşahede
edebilmek lâzımdır.
* Ne askerî zaferlerde, ne atom
keşiflerinde, ne de ur mıntıkalarını maddeten kazımakta iş var... İş, uru, bir
sabun köpüğü gibi çözebilecek ve yenilerinin teşekkülüne mani olarak ruhî
nizamı bulabilmekte. Bu, din çapında bir şeydir! Ve kefaleti yalnız İslâmdadır.
BABIÂLİ’DE İNKILÂP
* Mutlaka bu caddede, şu sözüm ona
Türk matbuatının yuva kurduğu haşarat yatağında bir inkılâp lâzım... Bu cadde,
“Babıâli”... Bu klişe, fikir ve sanat dünyasının mekân ismidir. Orası gerçekten
bir âlemdir ve bir âlem gibi tezatlarla doludur. Cemiyet bütünümüzde hiçbir iş
nevini temsil eden parça “Babıâli”de olduğu kadar birbirine zıt kutuplar
kucaklıyamaz.
* Meslek, zümre, sınıf dediğimiz
topluluklar, insan kitlelerinin belli başlı bir şekil ve terazisinde kısım
kısım tartılıp ayırd edilişinden doğmaz mı? Bunun içindir ki, her meslek ve
zümre, uzuvları arasında birer asgârî ve âzamî haddiyle kabataslak bir vahdet
sahibidir. Meselâ doktorlar kıymetin en yüksekliğiyle en aşağısına malik
bulunmak noktasından beraberdirler. Bu kabataslak vahdet ölçüsünü her yerde ve
her meslekte bulunursunuz da “Babıâli” de ve muharrirlikte hayır!.. Sanki
“Babıâli”, bir kilometre murabbalık bir çevrede ve beş – on kişi arasında,
insanlığın bütün tezatlarıyla hülâsaya memur bir seciye panayırıdır. Bütün aklî
ve ruhî kıymetler, evvelki gün, dün ve bugün, yüzdeyüz hakikîleri ve
sahteleriyle oradadır. Hepsinin de ismi muharrir...
* Bunun neden böyle olduğunu,
hattâ bellibaşlı bir nisbet ölçüsünün içinde daima böyle olacağını kestirmek
zor değil... “Babıâli” namlı “Babıâdi” Tanzimattan beri Türk cemiyetine ârız
olan fesadın ifşa ve ilân panayırı olmuş ve hiçbir zaman onda, bu fesada karşı
çıkan sistemli bir tepki görülmemiştir.
* Muharrirlik ve yol göstericilik
gibi, daha ziyade hayallerde ve hatıralarda yaşayan altın tabakalı mâna sathı
üzerine, devirler boyu yağan teneke yağmuru dineceğe benzemiyor.
* Birşeyin, vücut bulması, özünü
zıdlarından tasfiye etmesi, bu cehdi hiçbir ân kaybetmemesiyle kaim... Çöplükte
gül bahçesi, cehennemde fıskiye düşünülemez.
* Fakat şu “Babıâli”, âdilikte
terakki ede ede, 27 yıl müddetle yerlere eğilip ayağını öptüğü eski iktidardan
sonra birdenbire hürriyet adına devşiriverdiği küstah ve echel azametle o hale
gelmiştir ki, orada bir inkılâp ancak cerrahi müdahale sayesinde olabilir.
* Caddemizde inkılâp,
“Babıâli”deki artık nesli tükenmeye başlayan müspet kıymetler manzumesinin
hegemonyasını kurması ve bellibaşlı bir keyfiyet plânında bünyesini
aykırılıklardan temizlemeye başlamasiyle olacaktır. Bunu da cerrahî bir
müdahaleyle ancak devlet yerine getirebilir.
* Halbuki devlet, “Babıâli”yi
gecekondu semtlerinden daha kontrolsüz bırakmış, nihayet büsbütün oradan elini
ayağını çekmiş; ve neticede, Halk Partisi şekavet devri köleleri, rejimleri
daima İslâmiyet aleyhtarı olmakta birleşik, işi, fikir adına komünizmaya, alâka
adına da fuhş albümlerine dökmüşlerdir.
* Bu döküş ve dökülüşün sonu tek
gazetede günde yarım milyon satış... Bunlar halkı zehirler ve bozar, her gün
biraz daha zehirlenerek ve bozularak sayıları artan okuyucular da bunlara daha
fazla zehirlemelerini ve bozmalarını ihtar ederken, bunlar halkı, halk da
bunları şişire şişire öyle bir vasat doğurmuştur ki, haftalıkları ve
günlükleriyle fuhuş yayın tröstünün eline topyekûn Türk basının yüzde seksenden
fazla satış payı geçmiştir. Gerisi de birkaçının birden umumî sürümü 20 – 30
bine varamayan sağcılık sürüngenleri bir tarafa, hava – cıva ve eğlencelik
satıcılığı.. Bir de, sırası geldikçe, sözüm ona “efkâr-ı umumiye” temsilcisi
olmaktan, nefsini böyle sanmaktan gelen bir kabadayılık, küfür ve nâra
imtiyazı...
* Bütün bunlar yerine fikir ve
teşhis işi!.. Memleket çapında büyük ve çetin bir inkılâp!..
* Ne garip cilvedir ki, şu
“Babıâli”, kendisini sadece hükûmeti kötülemeye memur bilir ve türlü tertiplerle
bu işin gediğini işletirken, bu memlekette tek kötünün kendisi olduğunu asla
takdire yanaşmaz.
* Halk da, bu işin tek suçlusunun
kendisi olduğunu bilmez. Bilseydi bunlar türeyebilir miydi?
BASIN YÖNÜNDEN İNKILÂPLAR
* Üç inkılâp devremiz var: Tanzimat,
Meşrûtiyet, Cumhuriyet... Bunlardan birincisi 137, ikincisi 68, üçüncüsü 53
yıllık...
* Garplı bir müessise olan gazete,
bizde Tanzimat ile başlar.
* Tanzimat... Kendisinden birkaç
asır evvel Garp âlemine karşı olanca taarruz iktidarını kaybetmiş, hazin ve
mezbuh bir müdafaaya geçmiş bir cemiyetin, tamamiyle muvazaacı satıh üstü,
malûm, maymunvâri hareketi... Bu devrin gazetesinden, büyük Türk topluluğunun
kök haklarını koruyabilmesi zaten beklenemezdi. Hattâ bu mahrem ve girift
hakların müdafaası şöyle dursun, bizzat gazete, o devirde, ayrıca ve yüzüncü
sınıf bir taklit ve özenti eseri olmaya mahkûmdu. Elbette ki, Garba körü körüne
tâbi ve nefs muhasebesinden mahrum ellerde bulunacaktı.
* Meşrutiyete kadar hep böyle
gitti. Basit teknik ve dış yüz ifadesiyle dahi gazete şekillenemedi. Hele Türk
topluluğunun iç plânlardan nabzını dinlemek, onun tercüme edemediği ruh
acılarını dile getirmek istidadında tek gazete zuhur etmedi.
* Bacakları çarpık ve bakışları
yılgın, pantolonu ve ceketiyle Garplı, fesi ve galoşiyle Şarklı bir Tanzimat
paşası neyse Meşrutiyete kadar Tanzimat gazetesi de odur.
* Gazetenin, şöyle böyle gazete
olarak zuhuru, Meşrutiyette...
* Bu devrede, kendini gûya
tepesindeki Kızıl Sultan baskısından – ah o ne mübarek baskıydı!- kurtulmuş
farzeden gazete, hakikatte, tam bir Yahudi tertibi “Hürriyet, Müsavat, Adalet”
maskeleri altında, perde arkası gizli kuvvetlerin kuklası olur. “Eşek”ten
“Kalem”e kadar türlü isimler altında ve göstermelik cambazhane hayvanlarına
mahsus bir hürriyet içinde gazete, o zamanki galip ve hâkim seciyesiyle,
doğrudan doğruya kozmopolitlik ve köksüzlüğün idare ettiği bir iflâs
curcunası...
* Mütareke yıllarında ve İstiklâl
Savaşı başlarında, millî ruhla temasa geçer gibi olan gazete, Halk Partisi ve
Cumhuriyet teşekkül eder etmez, bazı millî tesirleri yıkmak adına kendini
kaptırdığı garp tesiri baskısına, bir de, cihanın hiçbir zaman ve mekânında
görülmemiş bir korku ve menfaat baskısının bindiğine şahit olmuş; ve 1923’ten
1946’ya kadar tam 23 yıl, bu yürekler acısı esaret, riya ve meddahlık
memuriyetinde sadıkane devam etmiştir. Öyle ki, “Allahtan ve ahlâktan bahsetmek
yasaktır!” diyecek ve bunu gazete gazete tamim edecek kadar küçülebilmiş,
cihanda hiçbir (tiran) ve zâlim bulunamazken, bu imtiyaz, İkinci Dünya Harbi ortalarında
Halk Partisi hükümetine nasip olmuştur. Kendisinden mahud tarihî emri alan
gazeteler de “albabda emr-ü ferman...” edasıyle zaten öz yüreklerince müsamaha
ve müsaade edilmeyecek bir keyfiyetin lüzumsuz yasağı önünde eğilmeyi,
caizecilik ahlâkına bağlı bir edeb ve sadakat borcu bilmişlerdir.
* Tanzimattan Cumhuriyete kadar
bir türlü gelemeyen, olamayan gazete, bu halini, en büyük meziyet derecesine
çıkaracak bir geliş, bir oluş ve bir zümre ruhuna bağlanış olarak muhafaza
etti. Halk Partisi ne kadar halkın partisi olabildiyse, o da aynı derecede
Hakkın sesini ters tarafından temsilde muvaffak oldu. 1956 yılına kadar Halk
Partisi iktidarı boyunca gazete, Türk milletine kendi kendisini unutturmak
plânının tatbiki işine bağlı parti bürolarından birisidir.
* Hürriyet için hürriyet
mefkûrecisi büyük cihan kutuplarının zoriyle de, gazete, 1946’da, tam 23 yıl
kölesi geçindiği rejimle birlikte, hürriyet oyunu oynamaya mecbur oluyor!
Tamam! Cebren verilen bir hazin hürriyetin ve onu takip eden devrenin mahzun mânasını
düşünün! Hürüz; fakat kendi istediğimiz ve olduğumuz gibi değil, başkalarının
dilediği ve olmaya zorladığı gibi... Cebren gelen hürriyet...
* C.H.P. iktidarından sonra ise
bütün mâna, dışardan gelen, serbestçe burun kaşıyacak kadar küçük bir hürriyet
neticesinde Türk milletin ne yaptığı ve karşılığında ne bulduğudur. Türk
milleti, başından, derhal şekâvet çetesini atmış, fakat onu attıktan sonra gene
istediğini değil, ancak o ân olması mümkün olanı bulmuştur.
* Bu oluşun içindeyse, Türkün
asliyet ve şahsiyetine zıt kutupların madde ve mâna sermayesiyle teçhiz edilen
bir matbuat, bu anda (Demokrasi) ve hürriyet adına, Türkün kökünü kemirmekte
kendince hak sahibi olmuştur. Ve bu matbuat, Türkün özü ve kökü ile devlet ve
hükûmeti müttefik görünce, ona da karşı gelmekte, asla tereddüt sahibi
olmamıştır. O devrenin Yahudi kolpoları da işte bu ölçüye göre davranışlar...
* Tarihi, Tanzimatla başlıyan ve
örneklerinin çoğunluğu bakımından millî kök ve içtimaî ruha zıt, gizli
tesirlerin mikrop nahiyesini teşkil eden gazeteciliğimizde, bugüne kadar
alıştığımız, ister istemez alıştırıldığımız patron vasıflar veya patronluk
vasıfları acaba nelerdir?
* Bizde gazete patronu, umuiyetle,
ya tüccardır, çilesiz ve faziletsiz bir sermayenin sahibidir; nazarında paradan
başka kıymet yoktur. Yahut millî bütünlük ve hayatiyetimizi sömürücü bir iç
veya dış sınıf ve cereyanın kuklasıdır; her şeyini ona bağlamıştır. Yahut da
doğrudan doğruya hükûmetlerin meslekî pohpohçusudur; giden kim ve gelen ne
olursa olsun, hep bu sefil işin daima sabit bareminde birinci dereceyi tutmak
ister. Ve ilimsizdir! Ve fikirsidir! Ve esersizdir! Ve imansızdır! Ve
ihlâssızdır! Ve ahlâksızdır!
* Halbuki on parmağını birden
taktığı istinat ve imtiyaz halkaları ne zaman muazzam şeyler: İlim, fikir, hak,
hakikat, vicdan, iman, hürriyet, medeniyet, halk vicdanı...
* Bu işe, gazetenin yuları çözüldü
çözüleli, bir de açık fuhuş kartpostalı satıcılığı binmiştir.
* Gerçekten, Tanzimattan bu yana,
Şark ve Garba doğru esen kasırgalar arasında yalpalaya yalpalaya harap olmuş
Türk varlık ağacının kökündeki lif hummasından, dallarındaki tomurcuk hasretine
kadar, hiçbir patron kalem, bu milletin nefs muhasebesine nisbet
belirtmemiştir. Zira bizde gazetecilik, hayflar olsun ki, Tanzimattan beri bu
dilsiz milletin öz hakikatine her ân biraz daha uzak ve ters bir aksülâmel
mihrakı etrafında kurulmuş ve hep o çıkış noktasına göre yol almıştır. Bizzat
gazete, bizde aslında vasıta ve âletlerin en azizi olduğu halde, teftişsiz ve
murakabesiz, hazımsız ve temsilsiz Garp taklitçiliğinin ilk ve menfî eseri
kabul edilebilir.
* Onun içindir ki, bu mesleğin
“esbak” ve “sâbık”ları, millî tefekkür ve tahassüs teknesinde yoğurulmuş büyük
“entelektüel”ler yerine çeyrek münevverler, günü birlik açıkgözler, basit heves
ve küçük teşebbüs adamlarıdır; onları takip eden dünküler ve bugünkülerse,
züppelikte, sahtelikte, kışırcılıkta, istismarcılıkta, riyakârlıkta, eyyam
güderlikte şehinşah rütbesinde mirasyediler...