İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ
IX – TEMEL PRENSİPLER
RUHÇULUK
· Ruhçuluk, eşya ve hâdiseleri,
kendi içlerinden çıkan kuru müşahade ve kuru tecrübe, kuru akıl ve kuru bilgi
kanunları üstünde, madde göziyle görülemez ve ölçülemez müessirlere bağlamak
anlayışıdır.
· Ruhçu odur ki, beş hasse kadrosu
içindeki ham ve kaba madde âlemini, o kadronun dışında ve üstünde, gıyabında ve
mâverasında, üstün bir sebep kutbuna iliştirerek mânalandırır.
· Hakir bir gözyaşı damlası,
herhangi bir dış tesir yüzünden herhangi bir guddenin maddî tagayyürüne mi
işarettir; yoksa aynı maddî tekevvün zincirinin başında, maddeye hâkim, fakat
madde çerçevesinde gâip, üstün ve manevî bir kuvvete mi delâlet? Sualin ikinci
şıkkına “evet!” diyen ruhçudur.
· Ruhçunun usulü (enfüsî –
sübjektif) ve onunla beraber muğdil ve girift, maddecinin usulü de (âfâkî –
objektif) ve onunla beraber basit ve düpedüzdür? Öyle ki, ruhçu, kâinatı
topyekün ebediyet yolcusu insanın mihrakında toplarken, maddeci, kâinatı
topyekûn fenâya mahkûm maddenin mihraksızlığında dağıtır.
· Maddenin uzviyet üzerine doğrudan
doğruya tesirinden doğma hayvanî ve nebatî ihsasların üstünde bütün haz ve elem
manzumesiyle beraber, vatan, millet, aile, aşk, merhamet, namus, kahramanlık
gibi mefhumlar, baştanbaşa ruhçuluk kadrosunun mallarıdır.
· Ruhçuluğun ufuk çizgisi
Allahçılıktır; her Allahçı, kendi kendisine ve en mükemmel ruhçudur; fakat her
ruhçu mutlaka Allahçı değil… Ama Allaha erişemeyen ruhçu, bir zaviye teşkil
eden iki hattın çapraz gidişini kabul ettikten sonra, birleşme noktasını inkâr
eden tezatlı insana benzer ve hiçbir kıymet belirtmez.
· Sebepleri ve neticeleri üzerinde
sonsuz tekerlemelere düşmeden billûrlaştıralım ki, biz, ruhu ve ruhçuluğu, hava
tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlariyle
insanın tahayyüz sahasına perçinli görüyoruz. Onun olmadığı yerde bizce, bütün
kemmiyet ve keyfiyet plânlariyle insan ve insan hayatı nâmevcuttur.
· Madde ilimlerinin, büyük ruh
muvazenelerini altüst edecek ve kurucusunun elinden kaçıp kurtulacak kadar
murakebesiz terakkisini çerçeveleyen asrımızda, (robot)laşmış insanoğlunu
yeniden avlama ve maddeyi yeniden sindirme kudretinde bir imanın fışkırmaması
yüzünden, dünya, en derin buhranını çekti ve nihayet bu buhranın fiil halinde
kıymetini yaşadı ve hâlâ onu yaşamakta…
· Bugün, gelenin, önde getirdiği
ulviyetten ziyade, gidenin arkada bıraktığı süfliyet manzarasından anlıyoruz
ki, bize eski ruh muvazenemizi, eski aşk huzurumuzu getirecek olan büyük imân
manzumesini bilmesek ve tanımasak da, ona ihtiyacımız mutlaktır; ve bu seziş,
devrimizde tam bir bedahat şerefine ulaşmıştır.
· Dinin ruhunu yıkmak üzere kurulan
komünizmanın sabık mekânında ardına kadar açılan kilise kapıları; en bâtıl
politika uğrunda bile olsa bütün verimini ruhçuluğundan alan nazizmanın insan
ve makineye tahakküm hamleleri; ve ruhçuluğun en hür barınağı demokrasya
âleminin dilinden düşmeyen “Allah” âvâzeleri şahittir ki, medenî insanlık
dünyası, yeniden ruhunu ve yeni ruhçuluğunu arama yolundadır.
· BÜYÜK DOĞU’nun, bütün bir vatan
kurtarıcılığı çapında gördüğü ruhçuluk, ilmî ve felsefî delâleti içinde, ferdî
ve içtimaî bütün mukaddesler zeminini kucakladıktan sonra, bu zeminin ufuk
çizgisine de muhtaç olanıdır; yâni Allahtan gelen, Allaha giden ve arada, yeni
insan ve cemiyeti bütün mukaddesleriyle ihtiva eden ruhçuluk… Ve bizim elimizde
ruhçuluk, Allaha, hem de Peygamberinin mutlak yolundan bağlı olmanın bir
neticesidir. Gerçek mânasiyle mü’minlerin, eşya ve hâdiselere bakışındaki mizaç
ve uslûp ölçüsü… Bütün cemad, nebat, hayvan ve insan kadrolariyle kâinatın,
ezelî ve ebedî, kendi kendini aşma cehdi içinde derin bir mâvera humması
çekmesi ve bütün iş ve hamle merkezlerini bu nokta etrafında ayarlaması
mefkuresi… İşte ruhçuluk…
KEYFİYETÇİLİK
· Ruhçuluk, ahlâkçılık,
milliyetçilik, cemiyetçilik, nizamcılık, müdahalecilik, sermaye ve mülkiyette
tedbircilik diye isimlendirdiğimiz dokuz ölçüden her biri, her birine bağlı
olduğu gibi, keyfiyetçiliğimiz de, ölçülerimizden teker teker hepsine ve
hususiyle şahsiyetçiliğimize ilişik…
· Şahsiyetçiliğimiz, nasıl insanlar
arasında ibdâ çilesi çeken sınıfı imtiyazlandırma dâvasından ibaretse,
keyfiyetçiliğimiz de, insanî verim çerçevelerini, üstün bir kıymet hükmüne
bağlama işi…
· Keyfiyetçilik; bütün insanî verim
şubelerinde, (çok)tan ziyade (tek)in kanunları üzerinde derinleşmek; her iş
vâhidini, onu saran mücerret oluş cevherine göre değerlendirmek dâvası…
· Nabzında, maddî ve manevî her
verimin ana cevherine nüfuz etmek kaygısı çarpan keyfiyetçilik, her şeyin, sâf,
halis, gerçek ve daimî cephesini arar; ve sâflık, halislik, hakikîlik ve
daimîlik çizgilerinin kurduğu dört köşe çerçevedir ki, keyfiyetin tecelli
plânını bulur.
· Keyfiyetçiliğin baş usulü,
herşeyde ana cevhere nüfuz etmek gayesi bakımından, nâmütenahî bir tecrittir;
tecritlerin en soylusundan fışkırıp teşhislerin en ihtişamlısında billûrlaşan
bir ruh; ve bu ruhun, en derin mücerretle en katı müşahhası evlendirdiği zemin
üzerinde, bütün eşya ve hâdiseleriyle dünya…
· Keyfiyetçiliğimizde herşey, insan
ve cemiyet için olduğu kadar, kendisi, kendi sâf cevheri içindir; ve bu iki
aidiyet kutbundan hiçbiri, karşılığının zararına inkişaf etmez.
· Keyfiyet, zamanın, kemmiyet de
mekânın ressamı olduğuna göre, ruh ve maddeyi birbiri içinde erginleştiren
keyfiyetçiliğimizin, ruh ve madde kutupları arasında attığı büyük âhenk
köprüsü, sâf şiir, sâf ilim, sâf fikir ve her şeyde sâf ve hakikiyi gösteren
bayraklarla donatılmıştır.
· Arap atı, İngiliz kumaşı, İsviçre
saati, Alman piyanosu, Acem halısı kendi âleminde neyse; nefasette Türk tütünü,
kıymette Türk parası, nizamda Türk ordusu, güzellikte Türk kadını, sağlamlıkta
Türk erkeği, sistemde Türk idaresi, incelikte Türk politikası, usulde Türk
mektebi, gerçeklikte Türk ilmi, derinlikte Türk tefekkürü, sâfiyette Türk
sanatı, imanda Türk ruhu ve her şeyde ve her şubede Türk varlığı o olmalıdır.
Gaye budur. İşte, ana hedefleriyle, her unsuru tecritlerin en meçhul
iklimlerinden avlanıp, teşhislerin en malûm yuvalarına oturtulan keyfiyetçilik
dâvamız…
· Keyfiyetçiliğimizin birinci
derecede düşman tanıdığı görüş ve usûl, (Damping)çilik zihniyeti; ve bir zamanlar
komünizma plânında görüldüğü gibi, ruhunu kaybetmiş madde ve kemmiyet
cümbüşlerine inanmak dalâletidir.
· Bugün Amerika, bütün iş
şubeleriyle, keyfiyeti ikinci plâna alan muazzam bir kemmiyet köpürüşü; Avrupa
da, kemmiyete mağlûp hazin bir keyfiyet çöküşü…
· Keyfiyet olmadan kemmiyet,
milyonların sıfıra darbına müsavidir.
ŞAHSİYETÇİLİK
· Bütün insanlığı tek sıra üzerinde
hizaya getirseler, o sıranın yüksekliği bakımından ulaşacağı en dik had içinde
en uzun boylu tek şahsiyetin irtifaıdır.
· 100 milyonluk bir cemiyetin, 100
milyon köşeli bir yıldız gibi, ruh ve akılda en ileri zirvesi, köşeler içinde
en fazla çıkıntılı, en ziyade fırlak olanıdır; yâni tek şahsiyet üzerinde
düğümlenmiş bulunanı…
· Şu kadar ki, insan ve cemiyet
hayatının nâmütenahî çapraşık ve girift oluş sırları içinde ve şahsiyetler
arasında, şube şube, bu teki veya tekleri sıhhatle tartacak hiçbir terazi
bulunmayacağına göre, dâva, bu teki veya tekleri ele geçirip geçirmemekte
değil; bütün bir zümre adına, sıhhatle benimsenmesi pek kolay olan ana gayeyi
ele geçirmekte… Gaye yerinde olsun da isterse her zaman ona varmak mümkün
olmasın.
· İşte, bir cemiyette bütün temsil
hakkı; mutlak olarak, fikirde, san’atta, ilimde, fende, siyasette, idarede
hülâsa yapıcı ve kurucu insanî verim şubelerinin hepsinde, en uzun çıkıntılı
yıldız köşelerinin, dolayısiyle en üstün şahsiyetlerindir.
· Dünya fikir tarihi boyunca çile
doldurmuş her soylu kafa, bir bedahet kolaylık ve zerafetiyle hemen kestirir
ki, cemiyet için belli başlı bir sınıfa istinat etmeyen hiçbir fikir sisteminin
mimarî temeli atılamaz. Öyleyse bizim sınıfımız, o cemiyet içinde, bir bahçenin
ağaçları gibi, en olgun ve örnekli ruh ve kafa yemişiyle yüklü, üstün
şahsiyetler manzumesi…
· Her cemiyet hak ve hakikatini
tanıdığı sınıfın vücut hikmetini ve imtiyazını bilecektir. Bâtıl ve müflis
komünizma, bu hikmet ve imtiyaz adına işçi sınıfının ıstırabını
sistemleştirmişti. İmdi, malûm ola ki, bir cemiyette tek mahkûm fert kalmaması
için biricik hâkimiyet makamı, Allahın, idrak çilesini doldurmaya ve ona göre
hayat çatıları kurmaya memur ettiği üstün kullar manzumesine bağlı; ve biricik
hikmet ve imtiyaz, idrak ıstırabının kahramanlarına ait…
· Biz de bir sınıfa bağlıyız. Fakat
her sınıfı içine alan bir sınıf… Bu, her zümreyi bütün dertleri ve ıstıraplariyle
kucaklayan ve kendi öz nefsinden başka her nefsi düşünen, mücerred bilmek ve
anlamak çilesinin yakıp tutuşturduğu, cins yaradılışlar çevresidir. Hak ve
hakikatimizi dayadığımız ıstırap da, her acının üstünde, mücerret idrâk
ıstırabı…
· Gelen her inkılâp, hakkın
kendisinde olduğunu iddia edecektir. Bütün tarih boyunca hiç kimse hakka zıd
olduğunu söylemiş ve söyleyecek değildir. Hakka mahkûmiyet ise hâkimiyetin tâ
kendisi olduğuna gör, bizim şahsiyetçiliğimiz, hakkın en üstün kaza ehliyetini temsil
edenleri hâkim kılma dâvasından başka bir şey değildir.
· Kudret Sahibinin, ezelî ve ebedî
saltanatını inkâra kadar hür yaratmasına rağmen tam ve mutlak irade ve
hâkimiyeti altında tuttuğu varlıklar gibi, İlâhî mimarînin, bu ulvî mânaya eş
olarak insanî mimarîye tatbikinden ibaret olan ve gerçek imanla sarmaşdolaş
bulunan bu yepyeni sistem, şu ânda, muztarip ve muhteliç dünyanın rahmindeki
çocuktur; gelmekte ve gelecek olan, yalnız o…
· Bütün bâtıl ve müflis sistemler
arasında, biricik doğru ve muzaffer, fakat eksik ve zayıf, ve aslî merkezinden
mahrum bir tertip olan demokrasya ve liberalizma nizamının gerçek tekevvünü,
yarın parlâmentoların, milletler adına kabul ettiği ve binbir tezada boğduğu
hâkimiyet mefhumunu, hak adına yepyeni bir şuur ve sisteme sokup kendi
içlerinden birer yüceler kurultayı fışkırttığı gün belli olacaktır.
· “Büyük Doğu”nun kafasında, bir
Mebuslar Meclisi değil, bir “Yüceler Kurultayı” yaşamakta; ve bu “Yüceler
Kurultayı”nın kürsüsünde “Hâkimiyet milletindir” levhası yerine “Hâkimiyet
hakkındır” düsturu ışıldamaktadır.
AHLÂKÇILIK
· “Kimin malını aldımsa, işte
malım, gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa, işte sırtım, gelsin vursun!” diyen
Allah Sevgilisinin ahlâkı…Buna muhtacız.
· Çölde, devesine, kölesiyle
nöbetleşe binen Reisler Reisinin ahlâkı…Buna muhtacız.
· Sokakta, zina halinde gördüğü bir
çift insanın üstüne cübbesini yayıp “Yarabbi, ne yazık; gizlenecek yerleri de
yok…” diye fısıldayan Mezhep Kurucusunun ahlâkı… Buna muhtacız.
· Söz verdiği yerde günlerce
dostunu bekledikten sonra, ona zımnen yalancılık isnat etmemek için günlerce
yerinden kıpırdayamayan Velâyet Büyüğünün ahlâkı… Buna muhtacız.
· “Bulunca şükrederiz, bulamayınca
sabrederiz!” sözüne, “Horasan’ın köpekleri de böyle yapar; bulunca dağıt,
bulamayınca şükret!” karşılığını veren Vecd Kahramanının ahlâkı… Buna muhtacız.
· Yıllardır, mustarip nefsinin
biricik dileği bir içim soğuk suyla bir damla ekşi ayranı ona çok gören büyük
Çilekeşin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Şeyhinin ocağına, tam 40 yıl,
cetvel tahtası gibi dümdüz odunlar taşıyarak tam 40 yıl sonra beliren “dağda
hiç eğri odun yok mu?” dikkatine, “senin kapından eğrilik geçemez” cevabını
bastıran ulvî dervişin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Ayyaş padişahın gösterdiği camiye
bakıp “güzel, güzel amma, yanında bir meyhane eksik!” cinasını yapıştıran
muhteşem Hâkimin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Atının ayağı çamura batınca,
üstünü başını bulayan âlime dönerek “bu çamurlu elbiseleri öldüğümüz zaman
sandukamıza örtsünler; ulema ayağından sıçrayan çamur şerefimizdir!” tavrını takınan
örnek Sultanın âhlakı… Buna muhtacız.
· Ahdine hain düşman kralının kesik
başını, mızrağının ucunda, “işte verdiği sözü tutmayan başın âkıbeti!” diye
gezdiren fâtih Yeniçerinin âhlakı… Buna muhtacız.
· Yâni bizim ahlâkımız; kökümüzün,
kaynağımızın,beşiğimizin, ocağımızın ahlâkı… Buna muhtacız.
· Millî ahlâk mefhumunu, başta din
olmak üzere, o milletin bütün iman ve mukaddesat manzumesi içinden süzülüp
gelen bir vâkıa telâkki etmenin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Şu ânda dünya kıymetinin
yangınını çerçeveleyen pencere karşısında, ahşap damlar gibi çöken milletlerin
püskürttüğü kıvılcım yağmuru içinde, insanoğlunu, yeni bir ruh ve ahlâk inşa
etmek cehdiyle şahlanmış görmenin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Batı dünyasının, kendi içinde ve
kendi kendisine karşı, kaybedilmiş bir ruhla bir ahlâkın gûya kurtuluş savaşını
yaptığını bilmek; ve bu beşerî savaş dışında artık hiçbir hayata yer
kalmadığını anlamak şuurunun ahlâkı… Buna muhtacız.
· Ve bu ana-baba gününde, en soylu
ahlâkın kaynağından gelen Türk milletinin, hem kendisine, hem de dünyaya ait
ruhî ve içtimaî kıymetler kadrosunun dışında kaldığını, cesaret ve samimiyetle
tesbit etmenin ahlâkı… Buna muhtacız.
· İslâm ahlâkı…Buna muhtacız.
· Ahlâk ve ahlâkçılık budur.
MİLLİYETÇİLİK
· Her tavus kuşu mutlaka bir yumurtadan
çıkar; ve tavus yumurtasından her çıkan, mutlaka tavus kuşudur; öyle amma,
gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır… İşte
milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde mânası!
· Tavus kuşu, sebepte değil,
neticede tavus kuşudur; bu bakımdan tavus kuşunun şahsiyeti, geriye doğru
mânasız ve değersiz yumurta kırıklarında değil, ileriye doğru müstesna bir renk
ve çizgi heyetindedir… İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal
içinde ruhu!..
· İsterse karga veya devekuşu
yumurtasından çıkmış olsun, neticede bütün şartlariyle tavus kuşu olabilen her
varlık, tavus kuşunun bütün hakkına maliktir… İşte milliyetçiliğimizin tek ve
kesafetli bir misal içinde kıymet ölçüsü!
· Demek ki biz, gerçek
milliyetçiliği, geriye doğru değil, ileriye doğru, menba istikâmetinde değil,
mansap istikâmetinde, tohum üstünde değil, ağaç, üstünde karar kılıcı bir
anlayış ve görüşe bağlıyoruz.
· Bu demektir ki, biz, tarih
plânında fışkırışımıza zemin teşkil eden ırk ve toprak şartlarını geride
bırakmış; her türlü ırk ve toprak hakikatine ilgili, fakat her türlü ırk ve
toprak yobazlığına düşman, ileri bir görüş ve anlayış içinde milliyetçiyiz.
· Amma yumurta olmazsa tavus
olmazmış; varsın olmasın, bu zaruret bize hiçbir şey kaybettirmez. Dairenin
bulunduğu her yerde mutlaka bir merkez bulunacağı, fakat her merkez bulunan
yerde mutlaka bir daire bulunmayacağı gibi tavus, yumurtayı ihata ve ihtiva
eder de, yumurta tavusu ihata ve ihtiva edemez.
· Bizim milliyetçiliğimiz, belli
başlı bir topluluğa ait madde ve kemmiyet hakikatlerinin mâverâsında, sadece
ruh ve keyfiyet vâkıalarına bağlı, cevherini posasından süzen ve yalnız cevhere
nisbet kabul eden bir telâkkiden ibaret.
· Türk, bizim nazarımızda, belli
başlı bir inanış, bağlanış, düşünüş, seziş, hatırlayış, duyuş, davranış ve
bildiriş hususiyetleri içinde, belli başlı bir iman, mukaddesat, tefekkür,
tahassüs, hayal, hatıra, meşrep, eda ve lisan birliğinin ördüğü, tek nüshalı ve
şahsiyetli bir ruh nescinden ibarettir; mutlak ve müstakil bir vâhit temsil
eden bu ruh nescinin zarfı da Anadoludur.
· Ya şu boyuna Türk ruhu, Türk ruhu
dediğimiz şey nedir ki?.. Türk ruhu dediğimz şey, iki vâhidin mecmuundan
ibarettir: biri, onu kendi dışında olduran, öbürü de bu olan şeyi kendi içinde
renklendiren, şekillendiren, seslendiren, kokulandıran, iklimlendiren iki
vâhit… Vâhitlerden ilki, Türkün duygu ve düşünce mihrakında pırıldayıcı mutlak
ve müstakil iman ışığı, ikincisi de bu ışık etrafında, hususî ve mahallî, bütün
bir tahassüs ve tefekkür seciyesidir.
· Vâhitlerden ilki, ırk ve kavim
seviyesinin üstünde, bütün insanlar çapında ve hâkim; öbürü de yalnız ırk ve
kavim kadrosunda ve tâbidir.
· Demek ki, zaten aslında ve
lûgatta bir kavmin ruhunu dayadığı iman kaynağı mânasına gelen ve son
zamanlarda gerçek delâletinden kaydırılıp kavmiyet mânasına kullanılmaya
başlayan milliyetçilikten anladığımız, bir zarf işi olmaktan ziyade bir mazruf
işi; ve mazruftaki dünya görüşüne, insan, cemiyet ve kâinat telâkkisine bağlı
bütün bir tahassüs, tefekkür, eda ve ifade kadrosu işçiliğidir.
· Bu ruhî ve kadronun ırkî plânda
kendi maddesine karşı sevgisi, ancak belli başlı bir vâhidin doğurduğu böyle
bir ruha yataklık etmekten ibaret ve yalnız bu kayd ve şartla sınırlıdır.
· İşte bizim milliyetçiliğimiz;
İslâma bağlı Türk ruhunun, bu mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce
hususiyetlerinin milliyetçiliği!.. Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik!..
SERMAYE VE MÜLKİYETTE TEDBİRCİLİK
· Sermaye ve mülkiyette
tedbircilik, 19 uncu Asırla 20 nci Asrın en buhranlı dâvası, dehhâmeleşmiş
ferdî sermaye ve mülkiyet illetinin deva meselesi…
· Yuvarlandıkça kütlesi büyüyen ve
kütlesi büyüdükçe yuvarlanması şiddetlenen kardan bir küre gibi, bütün içtimaî
emek ve iş vâhidini, birike birike, adaletsiz ve ölçüsüz, basit bir mekanika
zaruretine esir edici başıboş ferdî sermaye sistemi, ne bizim dünya görüşümüzle
barışabilir, ne de eşiğinde bulunduğumuz yeni dünyanın şartlariyle…
· Sosyalizma ve Komünizma bu yüzden
doğdu; Faşizma ve Nazizma da Liberalizma faciasına, bunların bir aksülâmeli
halinde, boş yere bir ruh ve cemiyet müeyyidesi aradı.
· Şu kadar ki, Müslümanın, hem
Hıristiyana, hem Yahudiye, hem de Allahsıza zıt olması, bunların da kendi
aralarında biribirine aykırı olmaları gibi, bizim dehhâmeleşmiş ferdî
sermayeciliğe düşmanlığımız, bugünkü haliyle kapitalizmaya zıt olduğu kadar,
hattâ daha fazla; komünizma ve sosyalizmaya aykırıdır.
· Bizim, başıboş, dehhâmeleşmiş
ferdî sermaye ve mülkiyette tedbirciliğimiz, bu âna kadar ana hatlarını
çizdiğimiz 6 temel ölçünün billûrlaştırdığı dünya görüşü içinde her ferde, her
iş sahasında, her mülkiyet hakkını veren, fakat bu mülkiyetlerin başka emek
ölçülerini körletecek, onları emeksiz tasarruf edecek, onların bedavadan hisse
senetlerini toplayacak surette birikmesine, sistemleşmesine ve teşebbüse geçmelerine
mâni olan; böylece büyük bir sanatkâr, bir mütefekkir, bir kâşif, bir asker ve
bir hammal ve bir memur arasında, her birinin değişik kazanç ölçüleriyle temsil
edecekleri iş vâhitlerini, sadece hikmetsiz bir teraküm hikmetiyle yutmak
iktidarına set çeken, yeni dünyanın müjdecisi, kurtarıcı sistemdir.
· Bu sistemin tek cümle içinde
madde ve ruh mekanizmasını belirtmek için, şehri su baskınına karşı korumak
gayesiyle açılmış büyük kanal misali verelim: Şehirde nasıl her santimetre
murabbaının çekeceği sudan fazlası bu kanala akacak, orada toplanacak,
istenilen istikamete sürülecek, böylece şehir su baskınından kurtarılmış
olacaksa; bizim cemiyetimizin ferdî sermaye ve mülkiyet çevrelerinde belli
başlı mikyasları taşıran kıymetler de, ellerdeki ölçülü kalıplara göre, kendi
kendisine taşacak, cemiyet sarnıcına akacak, orada toplanacak ve devlet emrinde
içtimaî sermaye ve mülkiyeti temsil edecektir.
· Devlet emrindeki içtimaî sermaye
ve mülkiyet, bütün cemiyeti, bütün uzuvlariyle, beşikten mezara kadar kefalet
ve sahabet kanatları altında tutacaktır.
· Ancak böyle bir nizam altındadır
ki, bütün ömrünce hâmızlı hava yutmaya mahkûm bir madde işçisinden, beynine kan
terleterek insanlığa hayat inşa eden bir fikir işçisine kadar, az veya çok, her
türlü emek vâhidi, bu vâhitlerin itibarî senetlerini, keyfiyet değerleri
dışında, sadece kemmiyet imtiyazlariyle köpürten zümrelere karşı, acıklı
iflâsından kurtulacaktır.
· Bugün yalnız ana prensibini
belirtmekle kaldığımız bu sistem kapitalizma ile sosyalizma arasında her
birinin eğri taraflarını tasfiye edip doğru taraflarını birleştiren, iktisadî
bir mihraktır; kendisi de mihrakların mihrakına bağlıdır.
· Hazım cihazı yoliyle gelen
ıstıraplarımız, ıstırapların en kabası olsa da, en göze görüneni, yâni en
gerçek kabul edileni bulunduğuna göre, bu plânda bir asırdır kurtuluşunu arayan
insanlık, komünizma gibi, başıboş kapitalizmadan bir derece daha bâtıl ve üstün
hak ve keyfiyet değerlerini dibinden kazıyıcı müflis bir tecrübeden sonra, bu
havanın tahakkuk vasatîsini, sadece ferdî sermaye ve mülkiyetin dehhâmesine
mâni tedbirler manzumesinde bulacaktır.
· Ve hemen belirtlelim ki, yeni
sistem, ezelî ve edebî İslâmdan başka hiç bir şey değildir.
CEMİYETÇİLİK
· “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu
dünyaya, hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışınız!” ölçüsü,
cemiyetçiliğimizin bütün ruhunu hikmetlendirir; zira ferdin yeryüzü plânında
fanî olduğu dünya kendisi, ebedî olduğu dünya da cemiyetidir. Öbür dünya ise,
cemiyetiyle beraber ana gayesi…
· Ferdin yeryüzü plânında bekasını
temsil eden öbür dünyası cemiyet, dindarların hakikî öbür dünya karşısındaki
teslimiyetine mütenazır olarak, bütün şahsî nefsaniyet enaniyetlere baş
kesdirici üstün hüviyet kutbudur; ve fert, hemen ölecekmiş gibi, her ân bu
kutupta bekasına çalışacaktır. Zira mutlak bekaya giden yol, bu nisbî bekadan
geçer.
· Şu kadar ki, bizim
cemiyetçiliğimiz, cemiyetçiliği mutlak mânada ele alışına karşılık, dâvanın
hakkı nisbetinde aksi dâvanın da hakkını gözeten bir bütünlük ifade ettiği
için, günümüzün liberalizma sistemine aykırı bazı müflis (rejim) tecrübelerinin
anladığı mânada ferdi esir ve iptal edici haşin bir mezhep değil, onu bütün
buutlariyle tesis ettikten sonra cemiyette ikmal edici en ileri müessisedir; ve
dolayısiyle fert, bu müessisede, hiç ölmeyeckmiş gibi kendi kıymet ve
menfaatlerine memurdur.
· Dâva, hiç ölmeyecekmiş gibi bu
dünyaya ve hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışmanın belirttiği tezat
içindeki harikulâde vahdet ve ahengi kavramaktadır. Zira işaret ettiğimiz gibi,
öbür dünyaya giden yol, bu dünyadan başlar; ve bu dünyadan başlayan yol, öbür
dünyaya gider.
· İşte, sistem makinemizde, aksi
dâvanın bu emniyet musluğuna sahip olduktan sonra, belirtebiliriz ki, mutlak
mânada devletçilikle elele, mutlak mânada cemiyetçiliğimiz, mimarîsindeki
yumuşaklık ve tatlılık içinde, sertlik ve acılığın en ileri haddidir.
· Fert, bu yepyeni sistem içinde,
olmak ve oldurmak için hürriyetlerin en yumuşak ve en tatlısına malik olacak;
ve cemiyet, yine bu yepyeni sistem içinde, yine olmak ve oldurmak için,
hâkimiyetlerin en sert ve en acısına sahip bulunacaktır; ve bu iki zıt kutup
arasındaki vahdet ve ahenk sırrı, şahsiyetçiliğimizin çerçevelediği üstün
yaratılışlar elinde yemiş verecektir.
· Bundan sonra, din, ahlâk, namus,
şeref, can, mal, ilim, sanat, fikir, bütün ruh ve madde kıymetleri fertlerin
maşrapasiyle cemiyet küpünü dolduran yekpare bir mevcuttur, ve bu mevcudun
hakkı, fertleri kendi iradeleri üstünde doğruya, güzele, sonsuza erdirmek için,
hakların en azizidir.
· Fert, ulvî ve insanî cephesiyle
bizim cemiyetimizin hâkimi ve feda edicisi, süflî ve hayvanî cephesiyle de
mahkûmu ve feda olunanıdır.
· Bizim cemiyetimizin ve
cemiyetçiliğimizin kadrosunda, başı boş tek kum tanesi, tek buğday tohumu, tek
keçi yavrusu ve tek insanoğlu aramayınız!
NİZAMCILIK
· Nizam ve nizamcılık, başlı başına
bir oluş değil, her oluşun ayrılık kabul etmez iş ve hareket şartı… Ve bunun
büyük şuuru…
· Görmek hâdisesinin meydana
gelmesi için, nasıl görülecek madde, görecek göz ve ışıktan ibaret, üç ayrı ve
mutlak unsura ihtiyaç varsa, biz de bütün hayatı, fikir, insan ve nizamdan
ibaret sayıyoruz. Demek ki nizam ve nizamcılık, bizce, kitap okunan bir odada,
kitap, okuyucu unsurlarının yanında, ışıktır.
· Nizamın bir gaye değil, vasıta,
fakat bütün gayelere hâkim kudrette bir vasıta olduğunu tesbit eden aklımız,
nizamcılık dâvasını ruhumuza tercüme ettirince, derin ve girift kâinat nizamı
altında, bu dâvayı ince tasavvufî anlayış çevreleyecektir. Öyle ki, yer
yüzünde, ne fikirsiz ve hareketsiz tek nizam, ne de nizamsız tek fikir ve
hareket kabul edebileceğiz.
· Nizam, topyekûn ruhun, topyekûn
maddeye işlediği ölçü şiiridir; ve öyle kudretli bir varlıktır ki, her türlü
oluş cevherinin bir adım önünde gider, gittiği her yerde oluş gerçekleşir,
olduğu zaman her şey var, olmadığı zamanda her şey yok olur. Adeta ruhun mu
onu, onun mu ruhu doğurduğu muammalaşır ve nihayet nizam, en mücerret
mânasiyle, ruhun iskeleti halinde karşımıza çıkar.
· Bizi tabiat düşündürsün: Üstüne
taş atılmış durgun bir suyun halkacıkları, bir ağacın yaprakları, dalları, gövdesi
ve kökü, havada bir kuş topluluğunun hatları arasındaki nizam, bunlardan her
birinin bizzat tecelli aynasıdır; ve bu nizamlar, büyük ve merkezî kâinat
nizamındaki vahdetin kol kol şubesi…
· Bizim anladığımız ileri ve üstün
insan nizamına gelince, bu her türlü ham ve kaba istif ve sürü tertibine zıt,
her ferdin bizzat kendi şahsında inandığı şeyle cemiyette inandığı şeyin
mevkiini alması ve koruması hâdisesidir. Tıpkı camide, imam arkasındaki
topluluğun, kalkar, eğilir, oturur ve yatarken şahıslar ve cemiyet halinde
temsil ettiği mükemmel iman ve şuur nizamı…
· Yurdumuzu saran bütün cemat,
nebat, hayvan, insan ve mefhum kadrosunun, tek ve ana bir plan etrafında, bir
arının petek mimarîsine kavuştuğunu görmek ve petekteki nizam çizgileriyle
sınırlı hücrelerin, en saf ve hakikî balla taşdığına şahit olmak… İşte gaye ve
nizam bir arada…
· Bizim, maddî ve manevî bütün
varlık unsurlariyle bütün vatanı içine alan nizamcılık dâvamız, o hesap
manzumesinden bir ifadedir ki, onda ferdî kayıtlar küçük hesap zümrelerinde,
küçük hesap zümreleri tâlî hesaplarda, tâlî hesaplar esasî umumî mizanda, umumî
mizan ise alacakla vereceği denkleştirmiş bir muvazene fikrinde sımsıkı bir
mutabakat levhasıdır; ve bu mutabakat levhasında tek kuruşluk bir cem hatası,
bütün muvazeneyi allak bullak edici amil sayılmaya ve hemen yok edilmeye
mahkûmdur.
· Nizam ve nizamcılık, kalın
hatlarını teker teker çizdiğimiz, bundan sonra da lif lif ayıracağımız ruhun
aynasıdır; ona bakmadan ne biz kendimizi görebiliriz, ne de o, bu ruha dönmeden
herhangi bir mevcudu kadrolaştırabilir.
MÜDAHALECİLİK
· Müdahalecilik, cemiyetimizin her
unsuriyle fâni olduğu büyük topluluk mihrakında, cephe cephe bütün ferdî
murakabe hakkını, fertleri aşan bir irade ve idare kutbuna bağlamak sistemidir.
· Müdahalecilik, cemiyetimizde,
ferdin öz nefsi üzerindeki, nebatî, hayvanî ve insanî murakabe hakkını
(tırnağın uzama şeklinden, su ve iman ihtiyacına kadar) kendisini kendisinden
daha iyi koruyacağına emin bulunduğu bir topluluk cihazına, kendi iradesiyle
teslim etmesi; ve o cihazın, bütün cemiyeti fert fert teslim alması
keyfiyetidir.
· Müdahalecilik, şu bildiğimiz
bayat devletçiliği, derinliğine, genişliğine ve yüksekliğine, çok daha zengin
mikyasta plânlaştıran bir görüş içinde, çocuğu üstünde babadan, karısı üstünde
kocadan, hastası üstünde doktordan, talebesi üstünde hocadan, borçlusu üstünde
alacaklıdan ve nihayet fert üstünde, o ferde ait fotoğrafın sahibinden bir
derece üstün, ictimaî bir murakabe ehliyetine inanmak, bu ehliyetin makamını ve
iş cihazını kurmak ve bu cihazla fert arasında, bir vücûdun uzuvlariyle beyni
arasındaki âhenk sırrına ermek dâvasıdır.
· Bende iki (ben) var; biri (ben)
dediğim zaman işaret ettiğim irade ve hüviyet merkezi, öbürü de bu irade ve
hüviyet merkezinin emri altındaki vücût; işte bu ilk (ben), herkeste herkesi
idareye memur olarak, ictimaî irade ve hüviyet merkezinin tayin ettiği bir
mümessil olacaktır; yâni ben, benim başıboş sahibim olmayacağım, hakikî sahibim
olan cemiyetin, kendi üzerime diktiği vekil olacağım ve her vekil gibi asîlin
hüküm ve idaresi altında bulunacağım.
· Her ferdin, kendi ferdiyeti
üzerinde, bölünmez bir bütün fikrinin ayrı ayrı vekâletini temsil etmesindeki
mânayı anlayan, başta cemiyetçilik olarak, bütün ölçülerimizle içiçe
müdahalecilik ölçümüzün de ruhunu anlar.
· Akîdeler –ki öpüştüğü her dâvanın
aksi dâvası tarafından kurulmuş pusulara düşmek kaderine mahkûmdur- zıt
cephelerini emniyet altına almadıkça kuru ve haşin bir softalık zindanında
mahpus kalırlar; bu bakımdan, mutlak ve pazarlıksız müdahaleciliğimiz, insanın
bizzat sevdiği şeye ve inandığı gerçeğe esir olması gibi, kendi eliyle
kendisine tahakküm edilecek bir sistem halinde billûrlaştırılmak
ihtiyacındadır; öyle bir sistem ki, tırnağımız nasıl gömülü olduğu eti
acıtmazsa, o da bize, kendimize rağmen dışarıdan gelen bir tırnak gibi batmaz.
· Bizim müdahaleciliğimiz,
Demokrasyanın, fert hürriyetinden doğarak, binbir tezat içinde bunalan ruhunu,
en üstün inkılâp plânında, hiç incitmeden, yeni zaman ve mekâna ulaştırmak ve
bütün menfi kutuplarından temizlemek hamlesidir.
· Bizim müdahaleciliğimiz, iman
borcunu, sopa, kasatura ve tokmakla ödenmeğe dâvet etmeyen Allahın şart koştuğu
kalbî itikat, yâni gerçek hürriyet şartındaki sırrın dünyaya tatbiki işidir.
· Bizim müdahaleciliğimiz,
başbuğumuzdan dümen neferimize kadar, cemiyet kadromuzun her uzvunu sımsıkı
bağlayıcı, şahsın selâhiyetini yükselttikçe dâvaya esaretini derinleştirici,
içinden hiçbir nefsanîlik kokusu sızdırmayıcı o hâkim ölçü ruhudur ki, evindeki
taharet bezine kadar müdahale pençesine alacağı fert, eğer bu müdahalede dâva
dışı en küçük nefsanîlik ve şahsî ve keyf edası bulursa, şehrin en yüksek
noktasına çıkar, oradan, başka bir şahsın nefsanîliği uğrunda incitilen muazzez
ferdiyeti adına avaz avaz haykırır ve anayasanın yıkıcısını, anayasanın intikam
eline teslim etmek kefaletini bulur.
· Anlaşılıyor ki, bizim
müdahaleciliğimizde iki mahkûm vardır; biri hayvanî ve nebatî hürriyet; öbürü
de ferdî ve nefsanî tasallutların her türlü zalim istibdadı!..
· Ve yine bizim müdahaleciliğimizde
iki hâkim vardır; biri hakikata esaretten başka birşey olmayan gerçek hürriyet;
öbürü de her ferdi aşan ezelî ve ebedî kanunlar karşısında tam ve mutlak
teslimiyet…
· Bizim müdahaleciliğimiz, başımızı
ve ruhumuzu dayadığımız iman kökünün en mahrem lifidir.