İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ
VIII – DEVLET VE İDARE MEFKÛREMİZ
YÜCELER KURULTAYI
* “Büyük Doğu” mefkûresinde,
cemiyet iradesini temsil adına, dünyanın her yerinde örnekleri bilinen millet
meclisleri yerine, bir “Yüceler Kurultayı” vardır.
* “Yüceler Kurultayı”, milletin;
dinde, fikirde, sanatta, ilimde, siyasette, müspet bilgilerde, ticarette,
askerlikte, idarede, işde, hulâsa insan kafasının arayıcı hamlelerini ve idrak
çilelerini plânlaştıran her sahada, eser, keşif, görüş, terkip ve dâva sahibi
(aksiyon)cu güzidelerinden örülüdür.
* “Yüceler Kurultayı”nın mânası, milleti,
en ileri düşünenlerinin ve en iyi yapanlarının kadrosunda özleştirmektir.
* “Yüceler Kurultayı”nın mânası,
milleti, -doktor hâkimiyeti altındaki hasta gibi- sâf ve mücerred idrak
ıstırabı çeken ruh ve dimağ işçilerinin hâkimiyeti yolundan, hak ve hakikatın
hâkimiyeti altında tutmaktır.
* “Yüceler Kurultayı”nın cephe
duvarında şu levha ve ölçü pırıldar: “Hâkimiyet Hakkındır”...
* Bir millet kadrosunda gerçek
münevverler (otorite)si diye vasıflandırılabilecek “Yüceler Kurultayı”,
hâkimiyeti, ister fert ve ister zümre olarak kendi nefsâniyet ve enâniyeti
olmayan üstün yaradılışlar elinde, hak ve hakikate mahkûmiyetten başka bir şey
değildir. “Yüceler Kurultayı” gerçekte hâkimlerin değil, mahkûmların
çerçevesidir.
* “Yüceler Kurultayı”nın bir ân
bile tahammül edemeyeceği biricik telâkki “Milletin keyfi ve canı böyle
istiyor!” tesellisi altındaki nebatî serbestlik ve hayvanî başıboşluktur.
Sadece kemmiyet plânına bağlı rey ve temayül tecellisinin, serbestlik maskesi
altında keyfiyeti mahkûm eden istibdadı, “Yüceler Kurultayı”na tam aykırıdır.
“Yüceler Kurultayı”nın anladığı hürriyet, bir kere ve bin kere daha
tekrarlayalım; hakikate esarettir.
* “Yüceler Kurultayı”nın âzası, en
aşağı 40, en yukarı 65 yaşında ve maddî ve mânevî kâmil sıhhat içinde olur.
Bütün hususî hayatı, her türlü faaliyeti, her ân hayat ve hâdiselere karşı
verdiği imtihanlarla, kendi kendisini millet ve Kurultayın tam ve mutlak
müşahede ve murakabesi altında tutar. Bağlı olduğu iman kutbunun, fikirde ve
ahlâkta tam ve katî samimiyet ve hâlisiyetini canlandırır. Vecd ve aşk içinde
yaşar. Dâvasından başka hiçbir hasis fert ve nefs hayatı sürmez. Meslekî
politika zanaatinin ve her türlü menfaat ve tesirin üstünde kalır.
* “Yüceler Kurultayı”na ait zatî
vasıflar manzumesi, en ince teferruatına ve en hurda tafsilâtına kadar sımsıkı
örülmüştür. “Yüceler Kurultayı”, âzası içinde üstün vasıflarını düşüren, yahut
yerli yerinde bekleten değil, hattâ daima ilerletmeyen ve yükseltmeyen her
ferdi derhal tasfiye edici nâmütenahî ince bir dikkat ve hassasiyet ölçüsüne
sahiptir.
* Millet meclislerinde olduğu
gibi, topluluğun bütün irade ve karar mihrakı “Yüceler Kurultayı”dır. “Yüceler
Kurultayı”nın her ölçüsü kanundur; ve her kanunu, tezatsız bir ideolocya
bütününün tatbikî hükümleri halinde bir ana manzumeye ve onun da perçinli
olduğu aslî mihraka bağlıdır.
* “Yüceler Kurultayı”nı ilk defa
bir “Müessisler Meclisi” meydana getirir. Ondan sonra kurultay âzası,
kendilerini şahıs şahıs kuşatan ve en küçük uygunsuzluk tezahüründe tasfiyeye
uğratan sebepler dışında, ebedi olarak yerinde kalır. Dinç ihtiyarlık engel
teşkil etmez.
* “Yüceler Kurultayı”
temelleştikten sonra kendi kadrosu içinden “Başyüce”yi seçer.
* Kurultayın seçtiği “Başyüce”
devlet reisidir; devletin ismi de “Başyücelik”tir.
* “Başyüce” 5 yıl için seçilir.
* “Yüceler Kurultayı”, ölüm, ağır
hastalık, çekilme isteği, çekilmeye dâvet gibi hallerle ayrılan âzası yerine
derhal yenilerini bizzat ilân ve intihab eder.
* “Yüceler Kurultayı”, vatan ileri
gelenlerinden en lâyıklarına “Yüceler Kurultayına namzet” unvanı altında,
sayıyla kayıtlı olmayarak, mânevî bir derece verir. En büyük kıymet ve mükâfat
olan bu derecenin sahibi, hiçbir temsil hakkı olmaksızın, derecesine her ân
liyakat belirtmekte devam eder. Bu dereceye en küçük bir liyakatsizlik, sahibini,
“Yüceler Kurultayına namzet”lik hakkından düşürür. “Yüceler Kurultayı”, yeni
âzasını bu namzetler arasından seçer.
* “Yüceler Kurultayı”nın âzası,
eksiksiz ve fazlasız 101dir ve bu âzadan herbiri bütün vatanı temsil
mevkiindedir.
* “Yüceler Kurultayı” âzası,
halkın değil, Hakkın seçtikleridir.
BAŞYÜCE VE KURULTAY
* Bütün kuvvet tevazünü, her
temsil kutbu aynı kök ideolocyaya bağlı olarak, “Başyüce” ile “Yüceler
Kurultayı” arasındadır. “Yüceler Kurultayı” “Başyüce”de, kendi mânevî
şahsiyetinin öz eliyle seçilmiş icra ve temsil birliğini; ve “Başyüce”,
“Yüceler Kurultayı”nda, kendi icra ve temsil birliğinin, üstün güzîdelerden
mürekkep, murakabe ve muhasebe kadrosunu bulur.
* Öyle ki “Yüceler Kurultayı”,
havâi kitle reylerinin kemmiyet dalgalanışındaki hikmetsizliğe zıd olarak,
daima kendi kendisini tekmil ve inşâya ve daima hak ve hakikate memur,
giderken; onun ve devletin kafası olan “Başyüce”, yine onun seçiminden gelerek,
hak ve hakikatin millet üstü manasiyle hak iradesine bağlı cephesini en ince
âhenk içinde telif eder.
* "Yüceler Kurultayı” vicdan;
ve “Başyüce” irade...
* Böylece, hak ve hakikatin muhtaç
olduğu birbirini murakabe ve muhasebe edici iki ana merkez doğmuş olur; ve bu
iki ana merkezin iş ve fikir kaynaşmasından doğacak olan vahdet, demokrasyaların
varamadığı ve varamayacağı nizamlı hürriyetle, demokrasyalara zıd bütün
şekillerin başaramadığı ve başaramayacağı hür disiplini, sağ ve sol kanatlardan
hiçbirini incitmeden elinde tutar.
* "Başyüce”, “Yüceler
Kurultayı”nı, her defa giren ve çıkan âzasiyle tasdik edecektir.
"Başyüce”, “Yüceler Kurultayı”nın fert fert dağınık ve zümre halinde toplu
ruhunu, millet adına ona karşı murakabe ve müdafaa halinde olacak ve hükmü
“Yüceler Kurultayı”na bırakacaktır.
* Buna karşılık “Başyüce” bütün
hayat, faaliyet ve işiyle “Yüceler Kurultayı”nın murakabe ve hakikati
müdafaasına hedeftir.
* Şöyle anlamak lâzımdır ki, her
şey, herkesi aşan bir hak ve hakikat mizanı önünde, daima o hak ve hakikat
adına birbirine hâkim ve mahkûm, birbirine şahit ve murakıp, mefkûrevî bir
âhenk tertibini işletebilmekten ibaret...
* Kendisi ve kendisine murakabe
eden yine kendisi olarak, bir insanda iki cephe veya iki cephede bir insan...
* “Yüceler Kurultayı” “Başyüce”yi
beklenmedik menfî ve zıd şartlar içinde görürse, onu, en aşağı yüzde yetmiş
beşi bulması gereken bir ekseriyet karariyle devirip, bu takdirde nihâî irade
tecelli edinceye kadar arasından birini “Başyüce” ilân etmek hakkına maliktir.
* “Başyüce”, “Yüceler Kurultayı”nı
doğrudan doğruya feshetme hakkına malik değildir. Ancak “Yüceler Kurultayı”nda
beklenmedik menfî ve zıd temayüllerin kümelendiği ve bütün kadroyu kuşatmaya
başladığı bir fesat takdirinde, derhal milletten, kendisiyle “Yüceler
Kurultayı” arasında hakem kararı isteyebilir. Bunu isteyebilmesi için, “Yüceler
Kurultayı”nın, en aşağı yüzde kırk nisbetinde kendisiyle beraber olması
lâzımdır. Milletin “Başyüce” lehinde vereceği hüküm, “Yüceler Kurultayı”nı,
yalnız “Başyüce” tarafını tutuş nisbetinden ibaret bırakır; gerisi derhal
tasfiyeye uğramış olur ve bu kısım, sonra kendi kendisini ikmal eder. Milletin
“Başyüce” aleyhinde vereceği hükümse onu hemen düşürür ve yeni bir devlet reisi
seçimine yol açar.
* Her beş senede bir “Başyüce”
seçimi gibi tabiî haller üstü, millet iradesini tecellisi aranan vaziyetlerde,
devlet ve hükümet bütünü dışında, “Yüceler Kurultayı” milli iradeye
başvurabilir.
* Hükûmet ve icra mekanizması,
böyle vaziyetlerde sadece millî iradeyi tahakkuk ettirmekle vazifelidir.
* Hükûmet, evvelâ “Başyüce”ye,
sonra o yoldan “Yüceler Kurultayı”na karşı mesul olarak, “Başyüce” tarafından
ve “Yüceler Kurultayı” kadrosu dışından teşkil edilir.
* Hükûmet, “Yüceler Kurultayı”nın
1 fazlasiyle itimatsızlık reyini aldığı ân derhal düşer.
* “Başyüce”den itibaren “Yüceler
Kurultayı” âzasına ve topyekûn hükûmet kadrosuna kadar hiçbir ferdin, kanun
muvacehesinde mesuliyetsizlik ve şahsî masuniyet gibi bir imtiyazı yoktur.
Meselâ, sokağa tükürmek, “Yüceler Kurultayı”ndan çıkacak bir zevk ve terbiye
yasasına göre suçsa, zabıtâ, bunu yapacak bir “Başyüce” ile bir “yüce”yi, bir
hükûmet reisini veya bir çöpçüyü bir tutar.
BAŞYÜCE
* “Başyüce” kaba ve umumî
mânasiyle herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, içtimaî bir
remzdir. Bir timsal...
* Bütün selâhiyetler beşerî haddin
en üstüniyle eline teslim edilmiş kâmil ferdin, Allah’ı, vicdanı ve milleti
arasında terkibleştirmeye memur bulunduğu kâmil âhenk uğrunda, öz nefsini
selâhiyetsizlikte son mertebeye indirmesi... “Başyüce”nin heykelleştirdiği
remz, işte bu mânanın temsilciliği ve şahıslandırıcılığıdır.
* “Başyüce”, milletini tek şahıs
içinde yekûnlaştıran baş örnek… Onun içindir ki, selâhiyeti, hak ve hakikate
karşı bu yekûna eş, kendi öz nefsine karşı da bu yekûnun en ufak parçasından
daha küçük...
* “Başyüce”nin kendi öz lisanından
başka her edâsı ve işi, “ben milletimin, görünürde en ahlâklı, en bilgili ve en
akıllı ferdiyim!” diye ilân edecektir.
* “Başyüce”, “Yüceler
Kurultayı”nın her şubede lif lif örülmüş kanunlar manzumesine aykırı emir
veremez ve vermez; fakat her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı bir
kanundur. Kanunun birşey söylemediği yerde “Başyüce”nin emri, kat’îdir.
* “Başyüce”nin bir emriyle hükûmet
değişir.
* Bütün hükûmet manzumesi, en
büyük mümessilinden en küçüğüne kadar onun adına iş görür.
* Kaza cihazı onun adına işler ve
adalet onun adına dağıtılır.
* “Başyüce”, bütün icra
vasıtalarının ve bütün şubeleriyle ordunun başıdır. Başbuğ, doğrudan doğruya
“Başyüce”nin vekilidir.
* Anlaşılıyor ki, “Başyüce”,
İslâmın “ulülemr” diye isimlendirdiği büyük içtimaî irade ve icra makamını, bu
makama en küçük nefs ve hırsı karıştırmamak ve kendi öz nefsaniyeti bakımından
mâdum kalmak borcu altında, şahsiyle dolduran ideal ferddir. “Başyüce”, temsil
ettiği iman ve hakikat kutbunun, en ileri hürriyet içinde her şeyi ve herkesi
köleleştiren mânasına karşı mukaddes mîzan önünde, bizzat, her şeyden ve
herkesten fazla köleleşecektir. “Başyüce”, temsil ettiği hudutsuz mânanın
altında evvelâ kendisini ezecek; ve sonra bağlı olduğu mânalar âleminin temsil
hadleri içinde, fâni şahsını –fâni şahsına hiçbir pay vermeksizin- en göz
kamaştırıcı kudret ve haşmet ifadesiyle alabildiğine pırıldatmaktan
çekinmeyecektir. “Başyüce”de pırıldayan kudret ve haşmet ifadesi, onun değil,
bütün milletiyle bağlı olduğu mânalar âleminin; ve oradan aksederek,
milletinindir.
* Cemiyetin, hangi sahada olursa
olsun, en dertli ve ıstırablı unsuru, “Başyüce”yi, kendisi kadar dert ve
ıstırab içinde olup olmadığını ve derdinin çaresini elinde tutup tutmadığını
anlamak bakımından, her ân hesaba çekmeye muktedir, kanunî bir imkân sahibi olacaktır.
En küçük suistimale karşı, cürret edicisine en büyük cezayı dâvet edecek olan
bu imkân, her vatandaşın evinde, keyf için çekilmesi yasak bir imdat işareti
koludur.
* “Yüceler Kurultayı” beş yıl için
seçtiği “Başyüce”yi tekrar intihab edebilir.
* Tekrar seçilmeyen “Başyüce” yaş
haddini aşmamış bulunuyorsa “Yüceler Kurultayı”ndaki yerine davet eder.
* “Başyüce”lik makamı üzerinde
Kurultaya karşı en tesirli irşad, “Başyüce”nin kendi yerine bizzat göstereceği
namzet veya namzetlerdir.
BAŞYÜCELİK HÜKÛMETİ
* Başyücelik Hükûmeti, bir
Başvekil ve onbir vekilden mürekkeptir.
* “Vekil” tâbiri, doğrudan doğruya
“Başyüce”ye izafetledir.
* Her biri üçer müsteşarlığa
bölümlü olan vekâletler, memur olduğu vazife bütününün, birkaç vekâlet çapında
en girift ve en dolgun iş manzumesini belirtir.
* Maarif Vekâleti: “İlim ve Güzel
Sanatlar”, “Halk Terbiyesi ve Evleri” “Umumî Öğretim” isimli üç müsteşarlığa
bölümlü…
* Savaş Vekâleti: “Kara”, “Deniz”,
“Hava” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…
* İktisat Vekâleti: “Sanayi”, “Ticaret”,
“Ziraat” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…
* Maliye Vekâleti: “Bütçe ve Umumî
Muvazene”, “Vergiler ve Resimler”, “Bankalar ve İnhisarlar” isimli üç
müsteşarlığa bölümlü…
* Sağlık ve Bakım Vekâleti:
“İyileştirme”, “Güzelleştirme”, “Çoğaltma” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…
* Adliye Vekâleti: “Mahkemeler”,
“Islâhhaneler”, “Kanunlar” adlı üç müsteşarlığa bölümlü...
* Matbuat ve Propaganda Vekâleti:
“Matbuat”, “Propaganda”, “Turizma” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…
* Hariciye Vekâleti: “Şark”,
“Garp”, “Haber Alma” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…
* Dâhiliye Vekâleti. “Mülkî
Teşkilât”, “Belediyeler”, “Umumî İnzibat” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…
* Nâfia Vekâleti: “Tesisler”,
“Yollar”, “Münakale Vasıtaları” isimli üç müsteşarlığa bölümlü...
* Düzenleme Vekâleti: “Teşkilât
Düzeni”, “İş Düzeni”, “Sigorta ve Tekaüt Sandığı” isimli üç müsteşarlığa
bölümlü…
* Müsteşarlıklardan her birinin
emrinde, kucakladığı işin kütle ve mahiyetine göre müteaddit umumî müdürlük
organizmaları vardır. Bu umumî müdürlükler, günümüzün Bakanlık teşkilâtına eş
genişlikte ve ünvan iptizaline mâni kıymettedir.
* Vekâletlerden herbirinin kumanda
ve kurmay heyetini, bir vekille üç müsteşar kadrolaştırır. Her vekâletin üç
müsteşarı kendi aralarında tam bir iş âhengi belirttikleri gibi, bütün
vekâletlerin otuzüç müsteşarı da hükûmet bütününde aynı şeydir. Siyaset
yolundan gelecek olan vekillere nazaran meslek yolundan gelecek müsteşarlarda
da, vekillere eş bir terkip ve telif ruhu aranacaktır.
* Hükûmetin umumî siyasetini,
Başvekilin reisliğinde 11 vekilden mürekkep Vekiller Heyeti; hükûmetin iş
sistemini de, topluca Vekiller Heyetine ve ayrı ayrı kendi vekillerine bağlı
olarak, Başvekâlet müsteşarının reisliğinde 33 müsteşardan mürekkep Müsteşarlar
Heyeti temsil eder. Müsteşarlar Heyeti, daima Vekiller Heyetinin emriyle
toplanır.
* Din işleri reisliği, ve seferde
Başbuğluk ve hazarda Başkurmaylık; doğrudan doğruya “Başyüce”nin o sahalardaki
icra ve temsil hakkına izafetle, müstakil ve hükûmet üstü mahiyettedir.
“Başyüce”nin reislik edeceği veya “Başyüce”yi temsilen Başvekilin lüzum
göstereceği Vekiller Heyeti toplantılarına, bu iki iş kutbu da, en ehemmiyetli
söz ve fikir hakkiyle katılır.
* Temyiz mahkemesi, devlet şûrâsı,
muhasebât divanı gibi teşekküller, devlet ve hükûmet siyâsetinde hiçbir fiilî
mevkii ve hakları bulunmayarak ve bütün hareketiyetlerini sadece kendi
mevzuularındaki kanunlardan alarak, daima “Başyüce”ye izâfetle, Vekiller
Heyetine karşı her bakımdan müstakildir.
* Vekiller Heyeti âzâsını,
“Başyüce”nin “Yüceler Kurultay”ından seçeceği bir Başvekil, “Başyüce”nin
tasdikine arzetmek suretiyle tâyin eder, hükûmet üstü müstakil devlet
organizmalarının başları, daima “Başyüce” tarafından tâyin edilir.
* Bütün hükûmet cihazı bütün
şubeleriyle, “Yüceler Kurultayı” âzâsının her türlü teftiş ve murakabesine
açıktır.
* Teşkilât bakımından ana ölçü:
Esasların esası, devlet idaresi ve cemiyet güdücülüğünü, milletin en yetkin ve
seçkin ferdlerinden kurulu bir “şûrâ” vasıtasiyle yürütmek ve bu “şûrâ”yı, reyi
alınmaksızın, bu reye ender şartlar içinde başvurulmak üzere -ki bu şartların
zuhuru muhale yakındır- en gerçek millet temsilciliği mevkiinde görmektir.
Ötesi kemmiyet ve basit müşahhaslardan ibaret... Kemmiyet ve dış kalıp plânında
her şey ve her zaman değiştirilebilir ve icatlara uydurulabilir. Değişemez olan
ruh ve keyfiyettir. Dâva, sadece, bu ruh ve keyfiyete denk, dış kalıp ve
teşkilâtı, usta mimarlar eliyle petekleştirebilmekte...
HÜKÛMETİN 11 DÂVASI
* “Başyücelik Hükûmeti”nin ruhunu
dayadığı büyük iman ve dünya görüşü plâtforması üzerinde ve sayısız ve mücerred
dâva arsında, basit hükûmet programlarının müşahhas ameliye hedefleri
bakımından başlıca 11 dâvası vardır.
* RUH VE AHLÂK DÂVASI: “Başyücelik
devlet ve hükûmeti”nin kucakladığı millete ait bütün bir kök telâkkî ve
idrakini her ân biraz daha titiz sulayacak, ışıklandıracak ve nemalandıracak
tezatsız bir ruh ve ahlâk örgüsünün, maddî ve manevî ameliye sahasında,
mükemmel ve muazzam tedbir cihazını kurma işi.. Bu dâvada Maarif, Matbuat ve
Propaganda, Adliye ve Dahiliye Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
* UMUMî İRFAN DÂVASI: Bilhassa
Garbın müspet bilgiler manzumesini kendi topraklarında iklimlendirici,
an'aneleştirici ve bütün taklit ve özenti plânlarından çekip kurtarıcı
mikyasta, en uzak ve küçük köyden, en yakın ve büyük şehire kadar ve en üstün
ve ileri mâna irfaniyle beraber mayalandırma işi... Bu dâvada Maarif, Matbuat
ve Propaganda ve İktisat Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
* KÖY VE KÖYLÜ DÂVASI: Köylünün
ruhunu, vücudunu, kesesini, âletini, verimini, ticaretini ihya; ve onu
kılığından evine ve köyünün manzarasına kadar bütün bir şahsiyet ve asliyet
ifadesi altında zapdetme işi... Bu dâvada Mâarif, Dahiliye, Matbuat ve
Propaganda, Sağlık ve Bakım ve İktisât Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
* ŞEHİR VE UMRAN DÂVASI: Büyük
şehir, belde ve (Metropolis) hayatının topyekûn maddesini, görülmemiş bir
şahsiyet, asliyet ve hususiyet damgası içinde kalıplaştırma ve heykelleştirme
işi... Bu dâvada Dahiliye, Matbuat ve Propaganda, Nafia, Sağlık ve Bakım
Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
* ORDU DÂVASI: İmanından,
ahlâkından, terbiyesinden, nizâmından, ilminden, âletinden, kılığından,
biçiminden, muâşeretinden her şeyine kadar, kemmiyette ne olursa olsun,
keyfiyette dünyanın en üstün ordusunu kurma işi... Bu dâvada Başkurmaylıkla,
Savaş ve Maarif Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
* İÇ İNZİBAT DÂVASI: Müşterek dâva
ve hamle yolunda, kelebekler ve güvercinler arasındaki huzur ve âsayiş
dünyasını gerçekleştirme işi... Bu dâvada Dahiliye ve Adliye Vekâletleri tam
işbirliği halindedir.
* DIŞ MÜNASEBETLER DÂVASI:
Memleketin dış politikasını, ana ideolocyaya tam uygun vaziyette, bir topyekûn
Şark, bir de topyekûn Garp kutbuna göre ayarlı ve son derece nazik ve çevik, ve
millî menfaat uğrunda Şeytanı çatlatacak kadar ince tertiplerle takviyeli
tarzda adım adım gayesine ulaştırma; ve bu yolda bütün yeryüzü milletlerini
bütün kuvvetleri ve zaaflariyle tâ köklerinden ve ciğerlerinden bilme ve tanıma
ve ona göre davranma işi... Bu dâvada Başkurmaylıkla, Hariciye, Matbuat ve
Propaganda Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
* BÜTÜN NEŞİR VASITALARINI
MURAKABE VE HİMAYE DAVASI: Her cins kitap, broşür, gazete, mecmua, radyo,
sinema, tiyatro, temsil, konferans, musikî, resim, hulâsa fikir ve ruh
telkinine mahsus her vasıtayı, en dipsiz hürriyet içinde dibinden kavrama,
destekleme, tutma, cevherlendirme, tesirlendirme ve ana hedefe yöneltme işi...
Bu dâvada Matbuat ve Propaganda ve Maarif Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
* İŞ EMNİYETİ VE İŞ SAHALARI
ARASINDA ÂHENK DÂVASI: Bütün vekâletler arası faaliyeti âhenkleştirme, millî iş
ve memur kitlesini bütün haklariyle emniyet altında tutma, halk şikâyetlerini
takip ve mercilendirme ve büyük devlet teşkilâtını düzenleme işi... Bu dâvada
Düzenleme Vekâleti her vekâletle tam işbirliği halindedir.
* NÜFUSU ÇOĞALTMA, GÜZELLEŞTİRME
VE SAĞLAMLAŞTIRMA DÂVASI: Nüfusu kemmiyette şelâle bereketiyle taşırma, kitleyi
insanoğlunun en nâdide çizgileriyle güzelleştirme, sıhhati en yeni ve ileri
tedbirlerle koruma işi... Bu dâvada Sağlık ve Bakım, Maarif, Matbuat ve
Propaganda, Dahiliye ve İktisat Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
* MİLLÎ SERVET VE İKTİSAT DÂVASI:
Tam bir millî iktisat ideolocyasının tezatsız sistemini örgüleştirme, millî
serveti köpürtme, içtimaî refahı temellendirme, bütün deveran sürat ve
kıymetiyle para ve sermayeyi güdümleme, cemiyeti ve ferdi bütün verim ve alım
faaliyeti içinde muvazelendirme, maddî verim âlet ve cihazlarında en ileri
dereceyi tutma ve büyük iş ve kazanç, tediye ve taksim adaletini yerine getirme
işi... Bu dâvada, İktisat, Maliye ve Nafia Vekâletleri tam işbirliği
halindedir.
YÜCE DİN DAİRESİ
* Bütün bu dâvaların ruh ve ölçü,
müşahede ve murakabe kürsüsünde, icra bakımından doğrudan doğruya “Başyüce”nin
şahsında tecelli etmek ve onun dışında kendi şahsî çerçevesinin mücerret vecd,
aşk, fikir ve hakikat lâboratuvarını temsil etmek şartiyle “Yüce Din Dairesi”
vardır.
* Hükûmet reisiyle bir hizada ve
hükûmet üstü seviyede “Başyüce” tarafından seçilecek olan “Yüce Din Dairesi”
Reisi, Başyüce nezdinde ana kaynağın ilim ve vicdan sesini belirtir ve bir
çelişme halinde Başyüceye karşı “Yüceler Kurultay”ını hakem tutar ve hiçbir
tesir dinlemez.
* Ulviyet ve hususiyeti bakımından
teşkilâtını hükûmet kanavasında göstermediğimiz ve iç telkin, dış propaganda,
dinî öğretim, din vazifelilerini yetiştirme ve kadrolaştırma, Evkaf vesaire
noktalarından inceden inceye plânlandırılmaya muhtaç gördüğümüz bu Daire,
Başyücelik emrinde ve “Yüceler Kurultayı” yanında, devletin başlıca istişare
merkezi kabul edilebilir.
* Bütün bu dâvaların, bütün iş,
vazife ve teşkilât mümessilleriyle nefsinde düğümlü olduğu büyük ferdî, irade
ve icra mihrakı “Başyüce”dir.
* Ve bütün bu dâvaların, büyük
tefekkürî topluluk mihrakı da “Yüceler Kurultayı”... Esasta “Yüce Din
Dairesi”nin hüviyet ve ruhu bütün iş dairelerine sindirilmiş olacağı için,
böyle bir teşkilâta lüzum, sadece mesleki ihtisas bakımındandır ve bu ihtisasın
murakıplığından ibarettir. Yüceler yücesi muazzez sahabîler devrinde olduğu
gibi, herkesin ve her şeyin tek ve mutlak istikamet üzerinde toplu bulunduğu
bir vasatta, böyle bir teşkilâta ihtiyaç bile yoktur. Ama nerede o erişilmez
(ideal) dünya?..
HALK DİVANI
*“Büyük Doğu” mefkûresinin,
“Başyücelik Hükûmeti”nde, halk kendisini devletin, devlet de halkın kölesi
bilecektir. Yarısı siyaha ve yarısı beyaza boyalı tekerleğin siyah ve beyaz
yarım daireleri gibi, her ân halkla hükûmet, birbirinin üstünde ve birbirinin
altındadır.
* Selim duygu ve düşünceye dayanan
hiçbir ferdî ve içtimaî alâka ve himaye isteği yoktur ki, devlet ve ferdin
hassasiyet ve mesuliyet çerçevesi dışında gösterilebilsin... Bizim anladığımız
devlet ve hükûmet ruhunun, “bu beni alâkalandırmaz” diyebileceği bir mevzu
hayal edilemez.
* Delilerin çılgınca istekleri de
beraber, her dâva sahibi, sonunda ya hastahaneye, ya ıslahhaneye, ya kanaat ve
itminana, yahut hakkının teslim, tespit ve takibine sevkedilmek üzere,
başlangıçta ve edep ve ölçü sınırları içinde her türlü hesap sorma selâhiyetine
sahiptir. Cemiyetin gözü önünde herkesi, istihkakına göre ölçmek, ana mîyardır.
* Cemiyette tek işsiz, tek aç, tek
bakımsız, tek mazlum, tek mağdur, tek muztar yoktur ki, gerekirse “Başyüce”nin
kulak zarlarını patlatacak kadar mükemmel bir uyandırma ve hesap isteme
cihazının manivelâsını el altında bulundurmasın...
* Bu manivelâ, doğrudan doğruya
“Başyüce”nin şahsına bağlı bir iş şubesi marifetiyle dâvasını tespit ettirecek
her ferdin, senenin bellibaşlı günlerine mahsus olmak üzere her yıl ilân
edilecek ve kurulacak “Halk Divanı”nda söz istemesidir.
* “Halk Divanı”, Başyücelik
sarayında bu ismi taşıyan büyük bir salonda açılır ve herkes dinleyici ve
seyredici sıfatiyle bu salona girebilir.
* “Halk Divanı”nda söz isteyen
herkes, evvelâ dâvasındaki ciddiyet, sonra onu “Başyüce”ye gelinceye kadar
alâkalı makamlar nezdinde takip etmiş olup olmamak, sonrada ortaya attığı
şartlar üzerinde doğruluk ve hâlislik noktasından şiddetle mesuldür. Bunlar
üzerinde en küçük eksiklik, yanlışlık ve yalancılık, cüret edicisini “milletin
fikir, hürriyet ve dâva hakkını suistimal noktası”ndan en acı mahkûmiyete sürükler.
Buna karşılık, doğru olmak ve daha evvel takip edilip neticelendirilmemiş
bulunmak şartiyle en küçük hak, “Başyüce” nezdinde derhal kabullerin en
büyüğünü kazanır; ve kemmiyet ve keyfiyeti daima “Başyüce”nin takdirine kalmış
olarak sahibini mükâfatlandırır.
* Bizzat “Başyüce” ve arkasında
bütün hükûmetinin hazır bulunacağı “Halk Divanı”na mahsus bütün şartlar,
edepler, usuller, nokta nokta ve çizgi çizgi örgüleştirilmiş ve
kanunlaştırılmış olacaktır. “Halk Divanı”nda ve bu edepler içinde halk, bir veya
birçok ferdiyle, haklarını, “Başyüce”ye karşı bağıra bağıra müdafaa eder ve
neticeyi alır.
* Cemiyetle halkın bütün ihtiyaç
ve dâvalarını cevaplandırmak ve ait olduğu iş ve vazife sahasında takip etmekle
mükellef hükûmet cihazı, her vekâletteki hususî cihazdan başka “Düzenleme
Vekâleti”dir.
* “Halk Divanı”nın mânasını, halk,
haklı olduğu mevzuda devlet reisini bütün hükûmetiyle beraber herhangi bir
ferdinin huzuruna çıkarıp hesap vermeye ve yol göstermeye memur, bu ana şart
dışında da aynı ferde, aştığı edep ve hak sınırı nisbetinde mesuliyet yükletici
bir adalet tertibi diye anlayacak ve ona göre kıymetlendirecektir. Bu noktada,
hiçbir demokrasya idaresinin varamayacağı fert hakkıyla hiçbir (totaliter)
rejimin ulaşamayacağı hükûmet hakkı bir aradadır.
* “Halk Divanı” buluşunun üstün
mânası da, daima en küçükle münasebet halinde bir en büyüğün, hâkimiyeti
nisbetinde mahkûm ve mahkûmiyeti nisbetinde hâkim ve bütün tezatları toplayıcı,
kapatıcı ve son derece nazik ve ince ve yeryüzünde bir misli görülmemiş bir ruh
ve şekil belirtmesidir.
BAŞYÜCELİK
AKADEMYASI
* “Doğru”nun, “iyi”nin, “güzel”in
sonsuz arayıcılığı yolunda üç sınıf insan ve bu üç sınıf insanın kümelendiği üç
ruh ve akıl zümresi, “Başyücelik Devleti”nde, tam bir himaye, sahabet ve
kefalet altındadır. İlim adamları zümresi, fen adamları zümresi, sanat adamları
zümresi...
* İnsan kafasının sâf ve mücerret
ilim, fen ve sanatta en yeni ve en ileri görüş ve buluş hamlelerini
muhitleştirecek olan bu üç zümrenin umumî kadrosu “Başyücelik Akademyası”nı çerçeveleyecektir.
* “Başyücelik Akademyası”nın üç
ana kolu vardır: İlim ve Tefekkür Kolu, Fen ve Keşifler Kolu, Edebiyat ve Güzel
Sanatlar Kolu...
* Dünya çapında eser ve hüviyet
sahibi asker, tarihçi, dinci, hukukçu, iktisatçı, içtimaiyatçı, terbiyeci, ruhiyatçı,
riyaziyeci ve her soydan mütefekkir, akademyanın “İlim ve Tefekkür Kolu”nu
şubelendirir. Keşif sahibi doktor, fizikçi, her neviden mühendis ve benzerleri
de “Fen ve Keşifler Kolu”ndadır. Aynı üstün vasıflardaki şairi, romancıyı,
piyes muharririni, tenkitçiyi ve güzel sanatların başka şubelerine bağlı
sanatkârları “Edebiyat ve Güzel Sanatlar Kolu”nda bulabiliriz.
* Bütün bu kolların mensupları,
bağlı oldukları verim faaliyetlerinin, sâf, müstakil ve mücerret cehd ve
zevkini temsil ettikçe, “Başyücelik Akademyası”nın kadrolaştırdığı hüviyet
içindedirler. Bütün bu mücerret ibdâ sahalarından, müşahhas cemiyet ve amelî
dâvalarına aktarılmış fikir mizaçlarının yeriyse “Yüceler Kurultayı”dır. Yani
Akademya, kendilerini, faaliyetlerinin mücerret tarafına bağlamış olanların
ocağı...
* Böylece “Başyücelik Akademyası”
mücerret ilim ve sanat çalışmalarından, müşahhas cemiyet ve amelî hayat
dâvalarına doğru kayan terkipçi ve (aksiyon)cu zekâlariyle, “Yüceler
Kurultayı”nın tabiî bir namzetler zümresi sayılabilir.
* “Başyücelik Akademyası” âzası,
bütün hayat ihtiyaçlarını ve faaliyet icaplarını en (lüks) mikyasta
karşılayabilecek refah vasıtalarına sahip kılınırlar; ve (akvaryum) içindeki
balıklar gibi, “Başyücelik Akademyası”nda kaldıkça, kendi mücerret faaliyetlerinden
başka hiçbir sahaya çıkmazlar. “Başyücelik Akademyası” âzası, fahrî olarak
memur kılınacakları hocalık işlerinden başka hiçbir vazife kabul etmezler.
* “Başyücelik Akademyası”nın
âzasını, kemiyet haddiyle kayıtlı olmıyarak, doğrudan doğruya “Başyüce” tayin
eder. Ondan sonra Akademya âzası, hususî kanununda belirli olacağı şekilde
teşkilâtını tamamlar.
* “Başyücelik Akademyası”, sâf
irfan meselelerinde, daima “Başyüce”nin istişare çevresi halindedir.
* Milli dil, lûgat,
ansiklopedyalar, dağıtılacak mükâfatlar; millî tarih, resmî irfan programları
ve yetiştirme plânları ve alâkalı vekâletlerin sâf ve mücerret irfan
meseleleri, “Başyücelik Akademyası”nın vazifeleri içindedir. Şu kadar ki, ana
gayesi, her sahada mücerret ibdâ çilesi çeken insanları kadrolaştırmaktan
ibaret olan Akademya’nın birinci hedefi, mensuplarının ferdî ve hususî
çalışmalarını ve müstesna verimlerini emniyet altına almaktan başka birşey
değildir. Akademyadan istenecek veya onun lüzum göstereceği işler, daima
“Başyüce”den alınacak emirler veya ona takdim edilecek tasarılar üzerinde olur;
ve bunlar dışında, “Başyücelik Akademyası”nın resmî hükümet işleriyle hiçbir
münasebet ve alâkası bulunmaz.
* “Başyücelik Akademyası” âzasının
tek manevî borcu, bir mısrâ veya bir fikir cümlesi karşısında, yahut bir
(lâboratuvar) içinde yıllar ve mevsimler geçirse de, sadece çalışmak, eser
vermek; ve nokta nokta büyük eser çilesini doldurmaktır. Akademya, durmak ve
dinlenmek bilmez, had ve derece tanımaz faaliyet ve verimini, devlet ve halkın
müşahadesine arzetmek bakımından, her ân, en yeni ve ileri şekilleri bulmakla
mükelleftir.
* “Başyücelik Akademyası” hiçbir
icraî müeyyide sahibi olmayıp devletin kültür “erkân-ı harbiye”si makamındadır
ve raporlarını Başyüceliğe takdim eder. Maarif cihaziyle de sıkı temas
halindedir.
* Başyücelik Akademyasının birinci
vazifesi, kendi bölümlerinin hedef tuttuğu sahalarda memleket kültürünü devamlı
bir murakabe altında bulundurmak, onu (statik) plândan (dinamik) plâna geçmesi
için kamçılamak, her şubede türlü büyük mükâfat ve şereflendirmelerle hamleleri
beslemek, hâsılı insanî fikir, ilim ve sanat fâtihliğini geliştirmektir.
* Başlangıçta Başyücelik
tarafından seçilecek olan Akademya âzası, ancak ölüm veya çalışmaya mâni
devamlı hastalık sebebiyle emekliye çıkarılarak boşalabilmesi mümkün kadrosunu
bizzat doldurur ve devletin tasdikine arzeder. Yaşı 40’dan aşağı ve üzerinde
herhangi ahlâkî bir leke olan şahıs, “Başyücelik Akademyası”na seçilemez.
* Teşkilât ve hedeflerini bizzat
plânlayacak ve bu mevzuda tam hürriyet ve istiklâl sahibi bulunacak olan
“Başyücelik Akademyası” ancak Büyük Doğu idealinin ulvî prensiplerini mahfuz
tutmak bakımından Başyüceliğe ve o vasıtayla Yüceler Kurultayına karşı mesul ve
bu kayıt dışında sonsuz serbesttir.
* Maymunvâri Batı taklidi hareketinden
ibaret Tanzimat devrinin, içinde ekalliyet paşalarına kadar yer veren
“Encümen-i Dâniş” tecrübesiyle Başyücelik Akademyası arasındaki fark, aynen
maymunla insan farkına denktir.
* Başta “Fransız Akademisi”
bulunmak üzere, bir memleketin kültür hayatını mayalandırmak ve çeşnilendirmek
ve gıdalandırmak bakımından “Başyücelik Akademyası”ndan daha tesirlisini tarih
kaydedemez.
BAŞYÜCELİKTE İŞ ÖLÇÜSÜ (Burda
kaldım)
* “Başyücelik Devleti”nde, maddî
ve manevî her ne şekilde olursa olsun, tufeyli; başkalarının kazanç ve emeğine
musallat tek fert bulunmaması gayedir.
* Tufeylîlerin başında,
dilenciler, bütün işsizler ve mesleksizler, her türlü verimsizler, kaçaklar ve
ahlâk dışı tertiplerle kazanç sağlamaya bakanlar vardır.
* “Başyücelik Devleti”nde ana prensip,
ferdin, devlet murakabesi altında, ister hükûmet ve ister cemiyete mesul bir
ifadeyle, bellibaşlı bir verim ve işe memur bulunmasıdır. Bu millî ve umumî
memuriyet, sadece bellibaşlı yaş hadleri ve bellibaşlı sağlık şartlariyle
sınırlıdır.
* Devletin, millet ve cemiyet
iradesini temsil yoliyle iş ve meslek diye kabul etmediği ve içtimaî faydasına
inanmadığı faaliyet şekilleri, iş ve meslek değildir. Meselâ “Başyücelik
Devleti”nde, köşebaşlarında boynu bükük bekleyip otomobillerin kapısını açarak
bahşiş toplıyan, nüfuzlu ve tesirli şahısların başları etrafında sivri sinekler
gibi dolaşa dolaşa dalkavukluk şarkıları söyleyen, hiçbir hak ve gerçeğe bağlı
olmaksızın mâneviyat istismarcılığı yapan ve uzaktan ve yakından bunları
andıran örneklere yer yoktur.
* Tufeylî olmaya doğru giden
verimsiz şahıs, ya iş bulamadığı, ya iş görebilmek şartlarına malik olmadığı,
yahut iş görmek istemediği için bu vaziyete sürükleneceğine göre, birinci halde
işi “Düzenleme Vekâleti” yoliyle devletten isteyecek, ikinci halde ve aile
himayesinden mahrum kalmış olmak şartiyle “Devlet Bakım Evleri”nde yaşayacak,
üçüncü halde de kafasına vurula vurula iş sahalarına sürülecektir. İş ve meslek
sahibi olma çağındaki “Başyüce”nin oğlu bile aynı ölçünün en aciz mahkûmu ve
takip hedefidir. “Başyücelik Devleti”nde babaya ve mirasa dayanma yoktur.
Mutlaka iş ve emek...
* Başyücelikte iş ölçüsü ve iş
dağıtımına memur hükûmet organizması, açık ve tabiî yollardan bir mesleğe
ulaşamayan ve bir meslekte tutunamayan ferdi, maddî ve manevî en sıkı ve en
doğru muayeneden geçirip, rençberlikten ameleliğe veya talebelikten herhangi
bir memurluğa kadar lâyık olduğu verim toprağına dikmek, orada tutturmak ve
geliştirmekle mükelleftir. Böylece içtimaî müspet sınıflar dışı bir iş
kaçağından, bir gün, bir “Başyüce” meydana gelmesi ihtimalinin yolu açıktır.
* Bakımından mesul olacak hiçbir
yakını veya isteklisi bulunmayan maddî ve manevî sakat fert, illetinin iyileşme
veya iyileşmesine bağlı imkân kadrosu içinde, şifasına veya ölümüne kadar
devlet hastahanelerinin, devlet ıslahhânelerinin ve “Devlet Bakım Evleri”nin en
has ve en kıymetli konuğudur. Buralarda cemiyetin çürük ve tortu kısmı, en
şefkatli gizlenme ve bakılma örtüsü altında sokaklardan ve meydanlardan
nihândır. Her türlü yakınlık himayesi ve gelirden ve tam mânasiyle iş
iktidarından mahrum ileri ihtiyarlarında yeri, “Devlet Bakım Evleri”nin hususî
şubeleridir.
* Devlet, çocuklara masal anlatmak
kabiliyetinde bir ihtiyardan, parmak uçlarına inen temas dehâsiyle bir hasır
iskemle örebilecek körlere kadar herkesi en rahat iktidarı içinde
verimlendirmekle mükellef olduğuna göre, “Devlet Bakım Evleri”nin topyekûn
verimsiz konukları, topyekûn iktidarsızlardır. Bu bakımdan devlet, bir taraftan
kendi girift ve muhteşem teşkilâtı, öbür taraftan da irade mihrakını teşkil
ettiği cemiyette aile ocaklarıyla sıkı ve uyanık bir bağlantıya sahiptir.
* Başyücelikte iş ölçüsü ve iş
dağıtımına memur hükûmet organizmasının, evvelâ önlemek ve sonra
verimlendirmekle mükellef olduğu tufeylîler ve serseriler mevzuunda, ihtiyarlar
ve illetliler zümresinin karşı kutbu olan başıboş çocuk bulunmaktadır. Esasta
ana baba murakabe çerçevesi içine sımsıkı mıhlı, bu çerçeveden kaydığı ve
kaydırıldığı nisbette ana ve babaya büyük mesuliyetler yükletici, ancak
bellibaşlı şartların zoriyle bu çerçeveden kopar kopmaz ve her türlü yakınlık
himayesinden mahrum kalır kalmaz da hemen devlet eline geçmeye ve devletin
elinde yetiştirilmeye mahkûm, fevkalâde hassas, başı boş çocuklar mevzuu...
Devlet, doğrudan doğruya kendi eline geçme vaziyetindeki çocukları, bir
taraftan onları evlât edinecek aile ocaklarına arzederken öbür taraftan da
bizzat kendi müessiselerinde yetiştirip, en parlak istikbale takdim etmek;
böylece insan, istidat, kabiliyet ve iş tasarrufunu son haddiyle misallendirmek
borcundadır.
BAŞYÜCELİKTE CEZA ÖLÇÜSÜ
* Uçurumdan kendisini atan
parçalanır; bunu herkes bilir ve kimse uçurumun bu kat'î ve riyazî şartını bir
müsamahasızlık veya merhametsizlik diye karşılamaz. İşte “Başyücelik
Devleti”nde ceza ölçüsü her şeyden evvel şu hikmete bağlıdır ki, orada ceza,
nasıl olsa işlenilmeye mahkûm bir suçun mümkün mertebe hafif karşılanmasını
gözetici yumuşak bir âkıbet değil, asla yapılmaması gereken hareketlerin sırf
yapılamaz olmasını temin için konmuş kat'î mânialardır.
* Öyleyse bizim cemiyet ve
devletimizde ceza ateşi, “niçin beni bu kadar merhametsizce yakıyor?” şikâyeti
yerine, “aslâ sürünmiyeceğim için hiç yakmaz!” anlayışındaki âzamî hafifliğe
maliktir; ve bu bakımdan en ileri şiddet, bu müthiş ve kahhâr derecesiyle
merhametin tâ kendisi olmuştur. Bizim cemiyet ve devletimizde ceza ölçüsü,
rahatça yapılacak fiillere göre değil, yapılamaması sağlanacak fiillere göre
bir tedbir mânası taşır.
* Bizim cemiyet ve devletimizde
kasıtla adam öldürmenin cezası, cezaya ehliyet sınırları içinde ve bellibaşlı
mazeret ve müdafaa vaziyetleri dışında, istisnasız ve hiçbir zorlayıcı ve
hafifletici sebep bahis mevzuu olmaksızın, ölümdür.
* Bizim cemiyet ve devletimizde
bile bile hırsızlığın cezası, cezaya ehliyet sınırları içinde, istisnasız ve
kayıtsız ve şartsız, bir kolun kesilmesidir. Bütün suistimaller,
sahtekârlıklar, dolandırıcılıklar, hile tertipleri, netice itibariyle hedef
tuttuğu kast ve gaye esas olarak hırsızlığın şubeleri halinde sınırlandırılır
ve ona hükümlendirilir.
* Bizim cemiyet ve devletimizde
fuhuş ve zina kökünden yasaktır. Ve fuhuş ve zinanın mânası, meşru şekil dışı
erkekle kadın arasındaki cinsî birleşme; ve sonra erkekle erkek ve kadınla
kadın arsındaki aynı fiildir. Cezası da, işliyenlerin evli, bekâr, dul ve rüşd
sahibi olup olmamasına göre değişik şekilde, devlet ideolocyasının bağlı olduğu
ana kaynağın hükümlerine eş olarak fevkalâde ağırdır. Şu kadar ki, meydan,
sokak ve umumî yerler edebine göre bütün yardımcı saikleri tâ dibinden
kazınacak ve içtimaî çerçevede tezahürüne imkân verilmiyecek olan bu fiilin
ceza görebilmesi için, her tecessüs ve zor tedbirinden masun olan ev içi
müşahedesi veya açığa vurulması lâzımdır ki, bu da hemen hemen imkânsızdır.
Demek ki, cemiyetin alenîlik plânına vurulmayan ve gizli kalan bir fuhuş ve
zina fiilinin cezası, bu fiile devlet, cemiyet, aile ve ferdde engel olucu
maddî ve manevî her tedbirden sonra, Allaha aittir. Şüphe ve tahminle hiç bir
takip yapılamaz. “Başyücelik Devleti”nde resmî ve hususî tek bir umumhane
bulunmayacağını belirtmeye bile değmez.
* İnsan eliyle gelen ceza,
hakikatte, Allah'ın insanlara lûtfettiği gizlenme ve korunma örtüsünün
yırtılması ve umumî bir ibret temsil etmesi diye anlaşılacağına göre,
şehirlerin ana meydanlarında, en ağırından en hafifine kadar bütün ceza şekilleri
etrafında bütün gözlere serilecek müthiş merasim işkencesi vardır. Başta vatan
ve dâvaya ihanet, içtimaî emniyet ve selâmeti bozmak gibi, “Başyücelik Devleti”
üstün hâkimleri elindeki takdir hakkı ile bir kalemde ölüme kadar yükselecek
cezalardan, sokaklara işemek ve sümkürmek gibi en çerden çöpten bediî suçlara,
her fiilin bu meydanlarda görülecek bir hesabı vardır.
* Nihayet bizim cemiyet ve
devletimizde ceza ölçüsü, her türlü ferd, cemiyet ve dâva hakkı, ahlâk, terbiye
güzellik bakımından - misal bu ya - 10 kişilik oturma yerine 11 kişinin
binmediği ve bilet parasının orta yerdeki üstü açık kutuya attığı bir
minibüsün; ve yolda giderken arkasındaki erkekle kadının ne yaptıklarına
bakmayan edepli insanların çerçevelediği cemiyet ruhunu billûrlaştırmaya
mahsustur. Ve ferde değil, cemiyete acıma esasına bağlıdır.
BAŞYÜCELİKTE UMUMÎ MANZARA
* Aynı şeyleri değişik bir üslûpla
ele alalım.
* ŞEHİR... Büyük ve eşsiz
(Metropolis) rüyası: Fildişinden ve bir bâkirenin başörtüsü kadar temiz
kaldırımlar... Altına bir milyon kişi alan kubbe... Ayna döşenmiş gibi pürüzsüz
ve pırıl pırıl meydan... Ziynette tavuskuşu, sadelikte güvercin binalar...
Ferdî ve içtimaî bütün müessiseler, vasıtalar, âletler... Kuşbakışı, en güzel
ve en üstün nizamın peteği... Göklere doğru bir beste şeklinde yükselen
vahdetli ve şahsiyetli mekân ölçüsü...
* KÖY... Tarlasının hendesesi,
buğdayının şekli, öküzünün kuyruğu, horozunun ibiği, atının yelesi, arabasının
nakşı, çatısının üslûbu; ve, boyu ve bosu, suratı ve giyimi, sazı ve sözü, bayramı
ve seyranı, doktoru ve hocası, pazarı ve muhtarı maddî ve mânevî her kıymet
unsuru içiçe tam bir asliyet, şahsiyet ve mükemmeliyet murakabesi altında büyük
istihsal plâtforması...
* MÂBET... İçi nâmütenahî sade,
dışı nâmütenahî muhteşem; döşemesi eczahane pamuğundan daha temiz; içine bir
girenin birer ipek eldiven kadar ince ve hafif namaz ayakkabılarını giydiği
kubbesi altında tek lâubalilik, sefalet, vahşet ve istismar tavrının
görülmediği, saflarında her meslekten mareşal rütbelilerin dizildiği, vecd ve
aşk merkezi...
* MEKTEP... Nereden gelip nereye
gittiğini ve ne olmuşken ne olduğunu ve ne olacağını ve başkalarının da bu
maceralarını bilen cemiyette, insan kafasının meçhuller ikliminden devşirdiği
topyekûn bilgi unsurlarını, en ileri ve tezadsız ideolocya kaynağının ahlâk,
terbiye ve usul gergefinde nakışlayıp, yedisinden yetmişine kadar her ferde
giydiren, aziz tezgâh...
* YOL... Her noktayı her noktaya
bağlayan ve hiç bir noktada hiç bir infirad ve inziva köşesi ve ihtilâtsızlık
ve intikalsizlik bucağı bırakmayan muazzam örümcek ağı...
* İNZİBAT... Her yanda ve her
yönde, bütün müeyyideleriyle, anne koynundaki ılık emniyet ve selâmet iklimi...
* ORDU... Dâva saldırış ve
korunuşunun, en ileri fenle silâhlandırılmış insan kitlelerine verdiği başdöndürücü
vezin ve ahenk şiiri; bu şiirin ahlâkı, bu şiirin terbiyesi ve bu şiirin vazife
uğrunda gerçek ölümsüzlüğe götüren ölüm borcu...
* SAĞLIK... Bir ayak tırnağından
bir tel saça kadar insan vücudunun her lifi ve her zerresi üzerinde,
cihazlaşmış dikkat ve itina şuuru...
* GÜZELLİK... Allah'ın eşref
mahlûku olan insanı, kadınlı ve erkekli, kökündeki harikulâde plâstikaya
ulaştırıcı bediî tedbirler manzumesi...
* MAHKEME... Allah elindeki mutlak
adalet terazisinin gölgesi altında, bütün fânilikler âlemine istihkarla bakan
ve “Başyüce”nin otomobil rüzgâriyle devrilecek bir simitçi tablasının bile
hakkını yerine oturtacak olan, tesir ve engel dinlemez ulvî ölçü mihrakı...
* İŞÇİ... Sırtından 9 kazanan
sermayedarın kendisine 3 verdiği ve yalnız ezilip kahrolmaya mahkûm tutulduğu
kokmuş Garp cemiyetlerine yüzdeyüz zıt bir topluluk çerçevesinde, bütün
dertleri ve ıztıraplariyle iş ve istidat keyfiyetine göre değerlendirilmiş
amele sınıfı... Bundan sonra, aynı amelede, her şeyi en parlak adalet ve
içtimaî menfaat kutbuna bağlayıcı iman hedefi önünde seve seve ezilmeye hazır
bir fedakârlık ruhu...
* TÜCCAR... Sermaye kuvvetiyle
malı bir elden bir ele aktarıcı basit ve hasis tavassut rolünün üstünde,
içtimaî ve iktisadî toplama ve dağıtma memurluğu zihniyeti; ve kör nefs
menfaatine zıtlık seciyesi... Bu ruha bağlı, istendiği kadar kazanış ve
kazandırış ve her yıl kazancının kırkta biriyle devlet hazinesini besleyiş...
* HAZİNE... Cemiyetin şahıs şahıs
dağınık ve tek şahsiyet halinde toplu bütün dâva ve ihtiyaçlarının hak ve
adalet kasası...
* POLİTİKA... Evvelâ kendisini,
sonra bütün Doğu âlemini kurtarmayı, Garbı bütün müsbet bilgileri ve
âletleriyle benimseyip mahrûm olduğu ruh plânına ulaştırmayı, en sonra da
topyekûn Garpla hesaplaşmayı hedef tutan, inceler incesi ve uzun vâdeli plân...
* KAFA... Ruhçu, ahlâkçı,
cemiyetçi, milliyetçi, şahsiyetçi, keyfiyetçi, nizamcı, müdahaleci, sermaye ve
mülkiyette tedbirci...
* RUH... İslâm; ve onun etrafında
herşey...
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-KANUN
* Ana ölçümüzün çerçevelediği zorlayıcı
sebepler dışında kasıtla adam öldüren, en kısa bir muhakeme neticesinde, suçu
sabit olur olmaz derhal idam edilecektir. Bu vatanda, insan varlığına ve
mücerret hayat telâkkisine hürmet ettirmenin biricik usulü, ana ölçümüzün
emrettiği vechile, bu fiili, bir insanın, ancak ve mutlaka kendi hayatını
kaybedeceğini bilmesi şartiyle yapması, yani yapamıyacak hale gelmesidir.
Zorlayıcı meşru sebepler dışında insan öldürenin cezası kısastır.
* Eğer cezadan murat, kötü fiilin
yapılmasına mâni olmak ve kötülüğü tasfiye etmekse, cihanın en müessir ve
mukaddes, hattâ merhametli ve adaletli ölçüsü halinde hırsızlığın cezası kolun
kesilmesidir. Her ne şekilde olursa olsun, hırsızlığı sabit olan şahıs, ana
ölçümüzün mutlak çerçevesi içinde ve umumî bir yerde kolunu kaybedecek; ve bu
vaziyetin herhangi bir kaza ve malûliyetten ayırt edilmesi için, ömrü boyunca,
kolunu hırsızlık yüzünden kaybettiğine dair üzerinde bir alâmet taşıyacaktır.
Bu tüyler ürpertici ceza, en kısa zaman içinde hırsızlık fiilini bütün cemiyetten
kaldıracağına göre, ancak bu şenî fiile taraftar olanlardır ki, daha az tüyler
ürpertici ve merhametli diye vasıflandırdıkları cezaları müdafaa edebilirler.
Gaye kol kesmek değil, cemiyetin her ân ruhunu kesen hırsızlığı tasfiye
etmektir. Merhamete, hırsızla cemiyetten hangisinin lâyık olduğunu kestirmekse
en basit bir vicdan ve idrak işidir.
* Her nevi suistimal, zimmet
irtikâp, irtişa, ana ölçümüzün emrine göre hırsızlık fiiline uyar uymaz,
göreceği ceza, aynen hırsıza tatbik olanıdır. Mukaddes ölçülerin içtimaî irade
mihrakı olan devlet hazinesinin hırsızları, fazla olarak, taşıyacakları alâmet
üzerinde bu izahı da yüklenecekler, yani fiillerinden sonra yaşayabilirlerse
ölümden beter bir hayat süreceklerdir.
* Mutlak küfrün cezası mutlak ölüm
olduğuna göre, ana ölçümüzün bu maddesine tatbik yoliyle, bütün vatan
ihanetlerinin cezası, topluluğumuzun bağlı olduğu imana hiyanet, yani küfür
sebebine bağlanarak, ölümdür. Başta Komünizma bulunmak üzere, bu vatanı küfür
ve delâletin emrine verici her telâkki ve teşebbüsün cezası, sabit olduğu anda,
idamdır.
* Her türlü ihtikâr, fesat,
(sabotaj) vesaire benzeri ictimaî hiyanetler, zaman ve mekân nezaketine göre,
yukarıdaki maddenin çerçevelediği mânaya kadar teşmil edilip sahiplerini idam
sehpasının altına sürükleyici imkân kapısını daima açık bulacaklardır.
* Yol kesici ve eşkiyanın cezası,
daima ana ölçümüzün ruhuna tezavüz tefsiriyle, doğrudan doğruya idamdır.
* Kanun ruhumuzun, ana ölçüye
sımsıkı bağlı özü şudur: Vatanda, hayalimizdeki cemiyete çekirdek olacak tek
kadınla tek erkek kalıncaya kadar, gerekirse bütün topluluğu tırpandan geçirmek
ve bu hamleyi takip edici yeni cemiyetin üstün selâmet şartları karşısında,
hamlemizi, adlet ve merhametin en ileri tecellisi şeklinde kabul etmek
lâzımdır. Biricik usulümüz ve bütün mevzualarımızın dayanağı budur. Ürkütülmüş
bir serçenin çırpınışı karşısında göz yaşlarını zaptedemiyecek kadar rikkat ve
merhamet dolu bir gönülle, (Hazret- i Ömer’in gönlü) dâva uğrunda, anmızı
babamızı ve çocuğumuzu mukaddes ölçünün satır kütüğüne yatırıp kesmekte
tereddüt duymayacak bir şiddet kalbi (Hazret- i Ömer’in kalbi), Allah ve
Peygamber dostluğuna lâyık üstün cemiyeti mutlaka gerçekleştirmek bakımından,
gayemizdir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-ZEVK VE
TERBİYE
* “Yüceler Kurultayı”dan geçip madde
madde kanunlaşmak üzere, terbiye, zevk, muaşeret ve güzellik mevzuunda, bütün
bu hususlar en derin bir idrak, irfan, örf ve âdet müeyyidesi altına girinceye
kadar en sert zabıta ve ictimaî müdahale tedbirleri alınacaktır.
* Öyle ki, sokak, meydan ve umumî
yerler, azamî derecede vekarlı, hiç kimseyi rahatsız etmez ve hiç kimsenin
gözüne ve ruhuna batmaz, her türlü ictimaî mevzuaya hürmetkâr, maddesi ve
mânasiyle üstün insan ifadesine malik şahıslardan başka, bütün (parazit) ve
kötülük cinslerinden zorla temizlenecektir.
* Büyük Doğu âleminin cemiyet
kadrosunda, rastgeldiği insanı tepeden tırnağa süzen ve hiçbir göz yasağı
tanımayan, sokaklara tüküren ve sümküren, sokak köşelerini ve duvar diplerini
pisleyen binbir tarzda lâübali ve edepsiz tavır takınan, şuna buna lâf atan,
umumî yerlerde öteberi atıştıran, umumî yerlere öteberi atan, her vesileyle
itişip kakışan ve öne geçmek isteyen, her yerde nefs gemisini kurtarmak
istercesine davranan ve ictimaî ahenk ve intizamı bozan, ve yüksek sesle adım
başında şamata ve münakaşa koparan, muhtelif zümre kılıkları (bobstil, hippis,
külhanbeyi, hafif kadın, serseri sanatkâr, gülünç köylü kılığı vesaire) içinde,
bilerek veya bilmeyerek ictimaî birlik ifadelerine karşı isyan bayrağı açan ve
başı boşluğu canlandıran, hâsılı terbiye, edep, zevk, mâna, muaşeret, muamele,
güzellik ve ahenk ölçüleriyle barışamaz herhangi bir eda, tavır, hareket ve
biçim sakatlığını temsil eden hiçbir fert bulunmayacaktır. Batı dünyasiyle
elele, Doğu âlemine mahsus ictimaî murakabesizliğin türettiği bu tipler,
filleri umumî kanunlar bakımından bir suç belirtmese de, derhal ve alenen yaka
paça tutulup, hususî kanunların teşkilâtlandıracağı hususî bir zabıta
marifetiyle takip edilecekler; ve hareketlerini kökünden kesici kuvvette bir
terbiye, zevk, muaşeret ve güzellik dersi verecek cezalara çarptırılacaklardır.
* Terbiye ve zevk zabıtası her
tarafta hummalı bir faaliyet halinde bulunacak ve yakaladıklarını derhal umumî
zabıta merkezlerine sevkedip, oralardaki, münferit terbiye ve zevk hâkimlerinin
huzuruna çıkaracaktır. Bu hâkimlerin tek ve gayet kısa celselik kararları hemen
tatbik veya iş yerlerine hitaben yazılı teşhir, umumî yerlerde teşhir, nihayet
ve bilhassa fiillerinin tekerrürü halinde daha şiddetli ceza şekillerine kadar
varıcı müeyyideler vasıtasiyle te’dib edileceklerdir.
* İnsanların ufak ve basit kusur
telâkki edegeldiği ve umumî kanunların zaptetmediği bu terbiye, zevk, muaşeret
ve güzellik kusurları üzerinde en küçük bir ihmal ve müsamaha, itiraz ve
müdafaa imkânı bulunmıyacaktır. Suçlunun, kim olursa olsun, yarım saat içinde
hüküm giymesi için, hususî polisin resmî zaptını imzalıyacak iki tarafsız ve
alâkasız şahit kâfi gelecektir.
* Terbiye, zevk, muaşeret ve
güzellik murakabesini tesis edici, zabıtasını kurucu ve mahkemelerini teşkilâtlandırıcı
hususî kanun, aile ve mektebin yanında, ictimaî bir teftiş ve ceza ocağı
olacak; ve birçok şey yapılmasına rağmen bir türlü yerine getirilemiyen,
halbuki her işin neticesini temsil eden, bu bakımdan basitliği içinde en çetin
iş olan ictimaî seviyelenme dâvasını tekeffül edecektir.
* Gaye, umumî apteshaneleri,
meçhul kahramanların ictimaî ve ahlâkî isyan fermanlariyle ve duvar dipleri
“Eşeklerin apteshanesi” yaftası altında çiş eden sıra sıra insanla dolu, en
küçük göz, kılık, eda ve tavır yasağı tanımaz nesillerin kapladığı bir diyarı,
inkılâpların en çetini olan ve neticelerin neticesini belirten terbiye, zevk,
muaşeret ve güzellik ölçüleri zaviyesinden üstün hayat çıkarmaktır. Haysiyetli
bir inkılâbın ilk ve son şartı da budur: Ruhu, madde ve harekete nakşetmek...
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-KUMAR
* Kumar mefhumunun ifade ettiği
umumî fiil, bütün şubeleri ve şekilleriyle yasaktır.
* Kumarın tarifi şudur: Herhangi
bir müsbet iş ve emek mahsulü olmadan, muhtelif alet ve vasıtalarla, meçhule ve
tesadüfe dayanarak, para mukabilinde oynanan oyun...
* Kumarın başlıca aletleri olan
İskambil kâğıdı, zar, (rulet), (tombala) ve ayrıca bilinen ve bilinmeyen bütün
alet ve vasıtalar; yapılması, satılması, satın alınması, muhafaza edilmesi ve
kullanılması katiyetle memnu eşya cümlesindendir.
* Kumara ait bütün aletlerin
ecnebi memleketlerden ithali yasaktır. Hangi şekil ve suretle olursa olsun,
Türkiyeye ecnebi memleketlerden herhangi bir kumar aleti ithaline teşebbüs eden
veya bu teşebbüse yardımcı olan şahıs hakkında …… cezası tatbik olunur.
* Kumar aletlerini memleket içinde
yapanlar veya bu imal fiiline yardımcı olanlar hakkında …….. cezası tatbik
olunur.
* Kumar aletlerini sadece satan,
sadece satın alan veya sadece muhafaza eden şahıslar hakkında ……. cezası tatbik
olunur.
* Kumarı bilfiil oynamak fiilinin
cezası ……… hapistir.
* Herhangi bir kumar fiilinin,
derhal zabıtaya haber vermeksizin sadece bitaraf seyircisi vaziyetinde kalmak
dahi bilfiil kumara iştirak etmiş olmak sayılır.
* Resmî ve hususî bütün piyango
şekilleri, at yarışlarında ve (toto)da müşterek bahisler, vesaire, bu emrin
neşrî tarihinden itibaren mülga ve yasaktır. Şekil ne olursa olsun, ruhu kumar
olan her fiil birdir.
* Evinde, dükkânında veya
müessesesinde kumar aletleri bulunan her fert veya müessise, bu emrin neşri
tarihinden itibaren 3 gün zarfında kumar aletlerini en yakın polis karakoluna
teslim etmekle mükelleftir. Kulüp, kahvehane, otel vesaire gibi umumî yerler,
teslim ettiği kumar aletlerinden başka ayrıca bu mevzuda hiçbir başka vasıtaya
malik olmadığına ve malik olmaya teşebbüs etmiyeceğine dair birer taahhütname
verecektir.
* Bu emrin neşri tarihinden
itibaren bütün kulüpler, hayatlarını temin eden kumarın menfaat müeyyidesinden
mahrumdur. Bu kulüpler ya kendilerini hemen tasfiye etmek veya kumarla hiçbir
alâkası bulunmayan ictimaî birer mahfil haline istihale etmek hususunda bizzat
karar verecektir.
* Birer miskinlik ve kumar yatağı
olan kahvehanelerde de, kumarla alâkası olsun veya olmasın, hiçbir oyun ve
hiçbir oyun aletine izin yoktur. Bu gibi yerlerin vaziyeti, ayrı bir emir
mevzuudur.
* Hususî, resmî ve umumî her türlü
mesken şekli içinde, bütün nakil vasıtalarında ve açık havada mücerret fiil
bakımından yasak olan kumarın en hassas takip merkezleri hususî meskenler, yani
evlerdir. Asıl ve esas bakımından her türlü tecavüzden masun olan ev, kumar
mevzuunda, resmî herhangi bir merasime ihtiyaç ifade etmeksizin, her ân alâkalı
memurlar tarafından teftiş edilebilir. Şu kadar ki, mesuliyetini üzerine almak
şartiyle bu fiili icraya salâhiyetli memurların cebrî araştırması neticesinde
masumiyeti tesbit edilen evin reisi, hükûmetten her türlü maddî ve manevî zarar
ve ziyan istemekte haklı olur.
* Bir evde oynanan kumarın
mesulleri, oyunculardan başka o ânda evde bulunan ve hâdiseyi müşahede eden her
ferttir. Evin hizmetçisinden, cezaî mesuliyet yaşında bulunan çocuklarına kadar
ev çerçevesinin her mensubu aynen kumar oynıyanların suçiyle
cürümlendirilirler.
* Hapishaneler, kışlalar,
mektepler, hastaneler, vesaire gibi resmî topluluk mekânlarında, o mekânın
âmiri ve idare heyeti, kumar mevzuunda en sıkı murakabe tedbirlerini alacak; ve
her hangi bir suç mevzuunda bizzat kumar oynatan ve oynıyanın vaziyetine
geçecektir.
* Bu emrin, ictimaî ve ahlâkî bir
suç olarak ele aldığı ve memlekette kökünü kazımak gayesini güttüğü kumar, onu
en uzak ve alâkasız plânda bile olsa, gören ve gördüğü halde hemen müdahale ve
ihbar vazifesini yapmıyan her vatandaşa da aynı suçu yüklemekte olduğuna göre
tam mânasiyle müteselsil ve şâmil bir ictimaî mesuliyet ve zabıta tedbirini
istihdaf etmektedir. Bu yüzdendir ki, kumar fiilini, şehirde, köyde ve her
yerde, gördüğü halde derhal ihbar etmiyen her vatandaş, fiilde müşterek
sayılacaktır.
* Kur’a şekline dayanarak ikramiye
ve hediye tevzileri gibi tertipler, tamamiyle karşılıksız hibe şeklinde
kaldıkça, kumardan sayılmaz. Fakat iştirak edenlerden bellibaşlı paralar alıp
bu paraları kura neticesinde muayyen şahıslara dağıtıcı her tertip, tam bir
kumardır.
* Kumar fiilinin herhangi bir
cepheden suçlusu, cezasını görmeye sevkedilmeden evvel, bulunduğu mevkiin umumî
bir mahallinde, göğsüne şu yafta yapıştırılmış olarak tulûdan guruba kadar
teşhir edilecektir: “Türk ahlâk inkılâbının 1 numaralı hâini, kumarbaz!!!”
* Kumar fiilinin mükerrer suçlusu,
vatandaşlık haklarından düşürülür, hudut dışına çıkarılır ve memleket içindeki
bütün hak ve mülkiyetlerinden mahrum edilir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-İÇKİ VE ZEHİR
* Bu emrin neşri tarihinden
itibaren sekir verici her türlü içki ve bütün uyuşturucu ve keyiflendirici
zehirler, tamamiyle yasaktır.
* Sekir verici içkiler içinde,
şarap, rakı, viski, votka, apsent, cin, konyak gibi bilinen ve bilinmeyen her
nev'i bulunduktan başka, bütün cinsleriyle en hafif (likör)ler ve bira dahi
vardır. Bu hususta isim, şekil ve derece hiçbir kıymet ve istisna belirtmez.
Prensip şudur: Çoğu en az miktarda sekir veren bir içkinin en küçük zerresi
bile haram ve yasaktır. Yasak olmıyan, mümkün olsa da sarnıçlar dolusu içilse
dahi en küçük sekir vermiyecek olan meşruplardır. Bu arada, pek fazla içildiği takdirde
hafif bir baş dönmesi vereceği ihtimal dâhilinde olan şıra ve boza gibi
meşruplar, hiçbir zaman sarhoş olacak kadar içilemiyeceği ve sarhoşluğa mevzu
teşkil edemiyeceği için prensip bakımından helâl ve binaenaleyh serbesttir.
* Uyuşturucu ve keyiflendirici
maddelere, esrar, afyon, (kokain), (eroin), (eter) ve bu gibi maddelerin daha
bilinen ve bilinmiyen her nev'i dahildir. Bu hususta da prensip, tıbbî ve
ispençiyarî bütün tertiplerle, ruhî ve gayr-i tabiî bir teessür elde etmek için
kullanılan veya kullanılması mümkün olan ne kadar madde varsa, hepsine birden
şâmil bir yasaktır.
* Umumî ve merkezî yasak ölçüsü
“Sekir verici her şey haramdır” mealindeki Hadîsin şümul dairesidir.
* Devlet teşkilâtında sarhoşluk ve
keyiflenme fiiline uzaktan ve yakından yardımcı bütün iş şubeleri (onların
vaziyetleri ayrı bir emir mevzuudur) bugünden mülga olduğu gibi, bu gibi
maddelerin sıhhî ve ispençiyarî sahadaki istimalini mesuller ve salâhiyetliler
eliyle en küçük istismar ve kötüye tevcih etmek, ölüm cezasına yakın bir şiddet
belirtir.
* Sekir verici içki ve uyuşturucu
zehir mevzuunda murakabe ve yasak iki kutupludur. Biri, fiili içeriden dışarıya
doğru kolaylaştıranlar, hazırlıyanlar, yani bunları yapanlar ve istimal
sahasına sürenler... Öbürü de, fiili, içeride ve dışarıda bizzat temsil
edenler, yani içkileri kullananlar... Bu iki kutbun suçlularına biçilecek
cezanın dehşetini şu ölçüden anlamak mümkündür ki, resmî mesuliyet ve
salâhiyete malik olmaksızın bu işi kolaylaştıran ve hazırlayanlara ait suçun
cezası, birinci defasında 5 yıl müddetle şâkka hizmetleri, ikinci defasında da
bütün medenî haklardan mahrumiyetle beraber daimî hürriyet tahdididir.
Hastahane, eczahane selâhiyetlileri ve doktorlar gibi şahıslardan resmî imkân
ve iktidarlarını kötüye kullananlar, biraz evvel kaydedildiği gibi ölüm
cezasına yakın bir ukubet tehdidi altındadırlar. Sadece ana prensipleri
belirten bu hükümler dışında, hâdiseye ait teferruat, lâhika emirde ve bunun
bağlı olduğu kanun maddelerindedir.
* Dış plânda sarhoşluğu tesbit
edilen ferdin cezası da birinci defasında üç yıl müddetle şâkka hizmeti; ve
tekerrüründe mütenasiben artacak, nihayet sahibini ömrü boyunca her türlü
hürriyetten mahrum etmeye kadar gidecek cezalardır. Fiilin bu kutbuna ait
tafsilât da lâhika emirdedir.
* Umumî olarak hâdiseye hangi
kutup tarafından olursa olsun, şahit olup da haber vermiyenlerin cezası, aynen
içki veya uyuşturucu zehiri kullananlarınki gibidir.
* Sekir verici her türlü içki ve
uyuşturucu her türlü zehirin, memleket dâhilinde her bakımdan kökü kurutuluncaya
kadar çalışılacaktır.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-ZİNA VE FUHUŞ
* Bugünden itibaren vatan
sınırları içinde, zina ve fuhuş, her tezahür şekliyle mutlak olarak yasaktır.
* Zina, erkeklere mukabil
cinsiyetin herhangi bir unsuru arasında, meşru olmıyan birleşme; fuhuş da bu
hâdisenin meslek ve sanatıdır.
* Ferdî zinayı yasak eden ölçü,
onun meslek ve sanat ocağı ve toplu tezahür çerçevesi olan fuhşu tabiatiyle
yasak edeceğinden, ferdî zinaya karşı kanunî mânia tedbirinin öne alınması ve
müdahale sınırlarının nezaket ve hassasiyetle çizilmesi icap eder. Fuhuş ise,
doğrudan doğruya ictimaî plâna aksetmiş ferdî zinacılar topluluğunun nümayişi
olduğu için tamamiyle satıhta ve dolayısiyle müdahalesi çok kolay bir
plândadır.
* Ferdî zinaya karşı kanunî
müdahale imkânı, ancak bu mahrem fiilin ictimaî tezahür plânına sarkışı ve
çıkışı nisbetinde olabilir. Yoksa suçunu Allahla kendi arasında bırakan hiçbir
ferdin, peşin bir şüpheyle teftiş ve tefahhusuna, murakabe ve tecessüsüne,
Allah ve Şeriat; ve tâbileri olan insan ve akıl razı değildir. Böyle olunca,
zina hakkındaki ölçü şudur; Ferdî zinanın ictimaî tezahür çerçevesine sarkmak
ve çıkmak istidat ve teşebbüsünü gösteren her iş ve hareket madde madde
gösterileceği veçhile, yasaktır. Bu fiilin, cemiyet ve aleniyet plânını masum
tutan mahrem şahıs plânında işlenmemesini müeyyideleştirecek tek vasıta ise,
şahsî ve umumî telkin ve terbiyeden başka bir şey olamaz.
* İctimaî ahenk ve ifadeyi alenî
sızıntı çizgileriyle bozmadıkça hususî mesken, içinde kimler bulunursa bulunsun
ve ne yaparsa yapsın, her türlü cebrî teftiş ve murakabeden masundur. Dâva,
zina haddini dört şahidin tam ve kat’i müşahadesi kadar alenî bir tezahür
şartına bağlıyan mukaddes Şerîatın zımnındaki mâna ile sabittir. İz
göstermiyeni biz arayıp bulmakla mükellef değiliz. Bu hikmet bir tarafta
dursun, ayrıca tecessüs etmemekle de mükellefiz. Asırlar boyunca yanlış
anlaşılmış İslâmî ölçünün hakikati budur ve bizde şüphe üzerine ev basmak
yoktur.
* Hususî mesken dışında, umumî
toplulukların mahremiyet belirten her mekânında, zevc ve zevce olmıyan hiç bir
çift, tek başlarına bir araya gelemez. Bu mekânlar, otel, hususî vapur
kamaraları ve yataklı tren kompartımanları ve benzerleridir.
* Aile pansiyonları başta olmak
üzere bütün topluluk ve her türlü iş müessiseleri, göz önünden gaip mahrem
plânlarda, zevc ve zevce olduğunu bilmediği hiçbir çifte, tek başlarına
birleşme imkânını veremez.
* Aile efrat ve reisinin, iştigal
ve maişet tarzının, şekil ve mânasının malûm ve sabit bulunmadığı hiçbir ev,
hususî mesken masuniyeti içinde telâkki olunamaz; ve esasen böyle bir nikap
gerisinde fena maksatla hiçbir çatının teşekkülüne imkân verilemez.
* Yalnız ana prensipleri
canlandıran bu emre bağlı hususî maddelerden anlaşılacağı gibi, dâvaya muhalif
hareket eden ve bu muhalefeti kolaylaştıran fertlerin cezaları, takat ve
tahammül üstünde ağırdır.
* Resmî ve hususî, fakat hükûmetçe
sabit fuhuş müessiseleri, bu emrin intişar tarihinde derhal ve her yerde
kapatılacak ve bunların bütün mensupları, lâhika emirde gösterilen kamplarda
toplanacaktır. Bu kamplara, aynı zamanda, malûm ve müseccel ne kadar fâhişe
varsa sevkedilecektir. Bu kamplarda tatbik olunacak muamele tarzı ve eski
fâhişelerin tâbi tutulacakları (rejim) ayrı bir emir mevzuudur.
* Bütün dâva ve gaye şu noktada
toplanmaktadır ki, ev, evden başka hiçbir şeye âlet edilemez bir dış murakabeye
tâbi tutulur. İç murakabe yalnız onun salâhiyetli şahıslarına ve İslâmî ruhuna
terkedilir ve masun bulundurulurken, ferdî zinayı kolaylaştırıcı ve
müessiseleştirici imkânlar cemiyetin ve ictimaî tezahür plânlarının kâffesinden
silinip kazınacak; fuhuş ise gizli ve açık her şubesiyle ve bir kalemde tasfiye
edilip “fâhişe” isimli tipler, ya tam salâh ve hürriyetlerini, yahut tam
murakabe ve tavziflerini devlet elinde idrak edeceklerdir. Cemiyetin iç plânını
iman ve terbiye ıslâh etmeye bakarken, ona bağlı kanun da, dış plânda, namus ve
iffetten başka hiç bir çizgiye zaman ve mekân vermeyecektir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-FAİZ
* Faiz, bizim cemiyetimizde her
şekliyle mutlak olarak yasaktır.
* Asıl ve esas bakımından her
şekliyle yasak olan faize, bugünkü cemiyetin zaten kanunî bir yasak belirtici
bütün tefecilik ve murabahacılık nevileri dahil olduktan başka, resmî ve kanunî
ölçüyle yasak olmıyan her nevi de girmektedir. Yâni resmî ve hususî hiç bir
faize, faiz mefhumuna, uzaktan ve yakından faize benzer hiç bir fiile, devlet
ve idare telâkkimizin tahammül etmesine imkân mevcut değildir.
* Faizin kat’î tarifi şudur:
Umumiyetle borç diye alınan ve verilen herhangi bir şeyin, mislinden fazla olarak
iadesini peşin bir akidle iki taraf arasında kararlaştırmak ve bu kararı yerine
getirmek. Dinî ismi (ribâ) olan faiz fiili, bugün en ileri cemiyet telâkkileri
ve iktisadî prensiplerince ezici sermayenin ictimaî sınıfları
müstemlekeleştirmesi ve oturduğu yerde kendisini besletmesi diye anlaşıldığına
göre, bizim, her hakikati ezelî bir kıdemle çerçeveleyen ana ölçümüzün hikmeti
daha kuvvetle kavranabilir.
* Bu mutlak yasak, resmî ve hususî
her fiil halinde faiz mefhumunu, bütün iktisadî, ictimaî ve idarî hayattan
topekûn tasfiye edecektir.
* Komşusuna ödünç olarak bir tas
pirinç verirken yerine bir buçuk tas pirinç isteyen bir insanın hareketi (ribâ)
mefhumunun tâ kendisi olmasına mukabil, bir tas pirince sadece bir tas
pirinçten başka bir isteği olmadığı halde karşılığında hediye olarak ve
evvelden bilmiyerek bir çuval pirinç alan insanın faizle en küçük bir alâkası
yoktur. Doğrudan doğruya ticaret ve meşru kâr ise hudutsuz mânada serbesttir.
İşte faizin böylece en ince noktalarına kadar sınırları çizildikten sonra,
yalnız peşin akde dayanan ve bir karzın fazlasiyle iadesini tazammun eden fiil,
hususî şahıslardan başlayarak devlet müessiselerine ve resmî, hususî bütün
muamelelere kadar kökünden kaldırılacaktır.
* İktisadî hayatta birer nâzım
mevkiinde bulunan bankaların fiillleri de ana ölçüye uydurulacak; bankalara
yatırılan paralara karşılık hiçbir faiz alınmıyacağı gibi, bankalardan alınan
paralara karşılık olarak da ancak “masraf karşılığı” ve “iştirak payı” namiyle
muayyen miktarlar verilecektir. Kat’î olarak bilmek lâzımdır ki, bazı iktisadî
faaliyetlerin ana ölçüye tatbiki mümkün ve hareketleri sömürücü faiz
mefhumundan uzaklaştırmak kabil iken, bizzat kendilerinin “faiz” tâbir ve
mefhumuna iltifat etmeleri ve kendilerini böyle göstermeleri, ana ölçüye karşı
kayıtsızlıklarının ve faizi muhterem addetmelerinin neticesidir. Bu telâkkiye
en parlak misal de bankaların vaziyetidir. Halbuki bunların fiilini ana ölçüye
tatbik, böylece faidelerini semerelendirerek mazarratlarını tasfiye, pekâlâ
imkân dahilindedir.
* Faiz yasağı cemiyetin her
muamelesine teşmil edilecek, devlet idaresinin bütün ruhuna hâkim kılınacak,
ticaret hayatına mutlak olarak tatbik olunacak ve bu yasağa karşı en küçük
hareket, ana dâvaya ihanet suçiyle cezalandırılacaktır.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-KAHVEHANE
* Bugünden itibaren, en hücrâ
köyden en kalabalık şehre kadar, kahvehane mefhumunun ifade ettiği, öldürülmüş
zaman ve yok edilmiş faaliyet müessiseleri baştan başa kapatılacaktır.
* İyi maksatla ağız
tatlılandırmak, gazete ve mecmua okumak, arkadaşlarla buluşmak ve oraları da
bir tenbelhane ve (enerji) mezbahası haline getirmemek şartiyle yeni tipte
pasta ve çay salonları müstesna, eski kahvehane tipinin çerçevesi içinde her
şey yasaktır. Bunlar da işi kudret ve faaliyet makteli haline getirecek
olurlarsa derhal kapatılacaklardır. Bütün bir ictimaî ve ruhî israf mevzuunda
hürriyet gibi lâfları dinlemek istiyenler, bizi bu lâflarla avlayıp sonra
kahvehane köşelerinde apıştırmak suretiyle müstemlekeleştiren demokrasya
diyarlarına gidebilirler. Bizim diyarımız, hürriyetin ve halkın değil, hakikate
baş eğmenin ve hakkın vatanı olacaktır.
* İster kahvehane, ister
pastahane, ister muhallebici dükkânı vesaire, iş ve faaliyet zamanı bir sürü
başıboşun toplandığı her yer şüphelidir ve derhal tepeden inme bir kapatılma
mevzuudur. İş ve faaliyet zamanı içinde ve dışında meşru ve mâkul buluşma,
istirahat ve zevklere istinat eden her yer ise, sonuna kadar serbesttir. Ölçü
bundan ibarettir.
* Bu gibi yerlerde, ne şekilde
olursa olsun, oyun, içki ve fuhşu kolaylaştırıcı şeylerin mutlak olarak yasak
olduğu kaydedilmekten müstağnidir.
* Sadece kahvehaneleri kapatmak ve
bu tedbiri en hücra köyden en kalabalık şehre teşmil etmekle elde olunacak
ictimaî fayda, en aşağı, vatanın umumî seferberliğin halinde çıkarılacak âzamî
ordu mevcudu çapında bir kudretin her ân iş başında bulundurulması kadar
azîmdir. Bu sayede en aşağı 2-3 milyon kişi (parazitlik)ten müstahsilliğe
geçecektir. Memleketimizde kahvehanelerin tahribatı belki meyhanelerinkinden
beterdir. Zararsız gibi duran bu tenbel yataklarının, kemmiyet bakımından
azametidir ki, zararını son hadde çıkarmaktadır.
* İctimaî faaliyet makteli
halindeki müessiselerin kontrolu, ictimaî faaliyeti nizamlama vazifesiyle,
devlet manzumesindeki iş bulma ve çalıştırma teşkilâtına aittir.
* Kahvehaneleri kapatan, ictimaî
faaliyet israfına mâni ölçünün hiddet ve asabiyeti o kadar büyüktür ki,
şümulünü, evden itibaren yöneltmiyeceği yer yoktur. İşsizlik veya mânasız ve
faydasız işin her mensubu, cemiyetten kıymet çalan ve enerji israf eden bir
halin mevkiindedir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-KÜLHANBEYLİK
* Külhanbeylik, efelik ve benzeri
tabirlerin belirttiği hal, tâ kökünden kazınacak ve bu halden cemiyet sathında
ve ruhunda hiçbir iz ve tohum bırakılmayacaktır.
* Külhanbeyliğin mânası ve tarihi:
Külhanbeylik, doğrudan doğruya devlete ve ictimaî nizama karşı ferdî ve zümrevî
bir isyan ifadesi ve bu ifadenin çerçevelediği zorbalık tavrıdır. Bellibaşlı
tarihî, ictimaî ve ruhî müessirler yüzünden, Yeniçeriliğin tefessüh ve
tereddisi üzerine meydana çıkmıştır. Yeniçerilik ocağı kapatılınca, aynı ruh,
kendisini korumak ve yeni tecelli zeminini kurmak insiyakiyle halk kitleleri
içine sığınmış ve oradan (sivil) bir kılığa bürülü olarak sızmaya başlamıştır.
Külhanbeylik, tefessüh ve tereddi devresinde, Yeniçeri ruhunun, ocağı kapatılır
kapatılmaz, devlet ve cemiyetin aczini belirtmek için halk arasında ve (sivil)
şekilde bir nevi mukavemet harbi açmasından ve çete hareketine girişmesinden
başka birşey değildir. Ve hiç şüphesiz, şuur ve plânla alâkası bulunmıyan bir
insiyak hamlesinin düzenlediği bu teşkilât, gittikçe an’aneleşmiş, hususî
lisan, eda ve kıyafet unsurlarını bulmuş, daima aynı idarî lisan, eda ve
kıyafet unsurlarını bulmuş, daima aynı idarî ve ictimaî zaafın ihtarcısı
halinde müessiseleşmiş ve en zengin şekilde müritlerini devşirmenin yolunu
bilmiştir.
* Külhanbeylik, efelik ve benzeri
tabirlerin ifade ettiği hal, ictimaî murakabesizliğin ve bu murakabesizlik
içinde iktisadî, idarî ve her türlü nizamî müeyyidelere karşı riayetsizliğin,
devlet ve cemiyetten gelen bütün kayıtlar önünde mukavemetin ve tam mânasiyle
yularsızlığın en parlak ve en canlı misalini heykelleştirir. Bu bakımdan
herhangi bir dünya görüşünün ictimaî murakabeyi tesis adına tâ kökünden kazımak
ve bütün ruhunu ele geçirip topyekûn feshetmekle mükellef bulunduğu başlıca
sınıf budur.
* Külhanbeyi, zâhir plânına
sızdırdığı ve kendi kendisini üniformalaştırdığı her haliyle takip edilecek ve
bu hallerden hiçbirisine müsaade edilmiyecektir.
* Külhanbeyvâri giyinmek, tavır
takınmak, ağız kullanmak yasaktır. Bunların uzak ve yakın benzerleri hemen
yakalanıp cemiyet huzurunda teşhir edilecek ve burunlarının kırılması için en
ağır muamelelere hedef tutulacaklardır.
* Şehirlerin umumî meydanlarında
üstleri başları yırtılacak, bol paçaları parçalanacak, hususî şekilde muhafaza
ettikleri saçları kırptırılacak, yumurta ökçeleri kırılacak; ve icabında bir
külhanbeyi, halk huzurunda, dünyaya geldiğine pişman olacak şekilde, bilfiil
devlet kamçısını yiyecek, zorla adam edilecektir.
* Dilenciler vesairenin merhamete
sığınır ve bu ulvî duyguyu istismar eder parazitler olmasına mukabil, halkın
korku hissini gıcıklar ve huzurunu tehdit fikrinden çimlenir en hain bir
parazit sınıfı olan külhanbeyler, ocaklarının büsbütün söndüğü kanaati
yerleşinceye kadar, en ufak emare ve delâlet unsurlarına kadar takip
olunacaklar ve cezaî ölçülerin hayvanlara bile tatbik edilemeyecek kadar
ağırları altında ezilip yok edileceklerdir. Öyle ki, esasen her biri bir
külhanbeyi olan eşkıya, kaatil, hırsız vesaire, teker teker kendi fiilleriyle
takip olunurlarken, bütün bu fiillerin doğurucu ve besleyici iklimi olan
külhanbeylik, en basit ve masum delâlet unsuriyle, göze çarptığı her yerde
enselenecek ve ezilecektir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-VATAN DIŞI
* Bu emirle beraber Türk vatanının,
yalnız Müslümanlar ve Türklerle meskûn, yalnız Müslümanlardan ve Türklerden
ibaret bir hale gelmesi, hain ve muzlim unsurlardan baştan başa temizlenmesi
için her tedbir alınacaktır.
* Temizlenmesi gereken başlıca
hain ve muzlim unsurlar, Dönmeler ve Yahudilerdir.
* Dönmeler ve Yahudileri takiben,
haklarında hiyanet tabirini kullanamıyacağımız halde, din ve ruh
ayrılıklarından dolayı iklimlerimizden uzaklaştırılmaları gereken Rumlar,
Ermeniler ve sair ufak-tefek topluluklar gelir.
* Türkiye’de sayılarını onbinden
fazla tahmin etmediğimiz, böyleyken umumî Türk servetinin muazzam bir kısmını
elinde tuttuğunu bildiğimiz (nüfusları umumî Türk nüfususnun onbinde üçü,
servetleri umumî Türk servetinin onda biri!!!) dönmeler, bütün mal, mülk ve her
türlü kıymetlerine el konulmuş ve kendilerine sadece bir yıllık geçim imkânları
bırakılmış olarak, kitle halinde sınır dışı edileceklerdir. Bu hususta, bu
kadar haşin ve hattâ vahşi farzedilecek bir muamelenin insanlık vicdanına karşı
bütün mucip sebepleri, bütün bir tarihî geliş halinde gösterilecektir.
* Yahudiler, olanca servet ve
imkânlarına sahip ve ellerinden hiçbir şey alınmamış olarak, muayyen bir vâde
içinde Türk vatanını terketmiye mecbur tutulacaklardır. Yahudiden hiçbir
istihale ve bize inkılâp edası kabul olunamaz.
* Rumlar, Ermeniler ve sair
ufak-tefek topluluklar da, ya ait oldukları ırk din topluluğunun hariçteki
müstakil devletine yahut seçecekleri herhangi bir ırk ve devlet himayesine
geçmek üzere, bu devletlerle vâki olacak muslihane anlaşma neticesinde Türk
vatanından çıkarılacaklar; ve servetlerinin hepsini birden muhafaza
edeceklerdir.
* Servetlerini beraberinde alacak
olan yabancı unsurlardan hiçbiri, Türk vatanı içinde herhangi bir gayr-i menkul
sahibi kalamaz. Bunlara gayr-i menkullerinin değeri ödenir ve devletin sınır
dışı para muamelesine göre bu kıymet, bellibaşlı şartlar ve şekiller altında
kendilerine temin olunur.
* Türk vatanını bütün hain ve
muzlim yabancı unsurlardan temizlemek dâvasında ana ölçü: “Ya bizden ol, ya
bizden ayrıl”dan ibarettir; ve bizden olması isteği peşinen reddedilecek yegâne
sınıfın Yahudi olması, Dönmelerin esasen bizden olduğu vehmini vererek bizden
olmadığını asırlar boyunca göstermiş bulunmasındandır. Rum ve Ermenilerin
bizden olmaları muhal değildir. Bu takdirde samimiyetle sevk dairemize giren
her Rum ve Ermeni bizden olur.
* Tek başına kendinden ve öz
cevherinden ibaret kalacak ve her türlü fesat unsurundan temizlenecek olan Türk
vatanı Büyük Doğu dâvasını, elmas gibi bir ırk ve kavim aynasında parıldatacaktır.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-SİNEMA
* Bundan böyle sinema, yerli ve
ecnebi bütün nevileriyle, kat’î devlet murakabesi altına geçecektir.
* Batı dünyasının, hain bir
ticaret gayesiyle bütün tefessüh mikroplarını, en kesif mikyasta, çerçeve
çerçeve bir film kordelâsının içine yerleştirilmiş olarak cihana yayan ve tek
çerçevesi atom bombasından daha tehlikeli olan cinayet, hırsızlık, rezalet,
fuhuş, macera ve başıboşluk filmleri kat’î olarak yasaktır.
* Amerika ve Avrupadan ithal
edilen filmler, ancak ictimaî, ruhî, ahlâkî, terbiyevî, talimî, bediî bir fayda
temsil ve bir hikmet ve ibret telkinine mevzu teşkil ettiği nisbette kabul
olunmak talihine maliktir. En küçük menfî tesirin (ki Garp ve dünya
sinemacılığının binde dokuz yüz doksan dokuzu böyledir) yayıcısı olan filmlere
hiçbir suretle müsaade edilemez.
* Film murakabesi ve bunların
memleket içine sokulup sokulmuyacağı kararının alınması işi, hususî ve mesul
bir heyete verilecektir. Bu heyetin vaziyet ve salâhiyeti ayrı bir emirle
çerçevelenecektir.
* Yerli filmler de aynı prensip ve
kaideye bağlıdır. Şu kadar ki, onlar, filmleştirecekleri (senaryo)ları, bütün
(rejisör) ilâve ve (kompozisyon)lariyle beraber bu heyetin tasdikinden
geçirtmek mükellefiyeti altındadırlar. Film yapıldıktan sonra yine aynı heyete
gösterilir ve onun son tasvip ve izniyle halka gösterilmek imkânına erer.
* İster yerli, ister yabancı
filmlerde, ahlâkî, ruhî, hissî, fikrî, siyasî, hattâ bediî ve zevkî en küçük
zaaf, sakamet ve dalâlet ifadesi, böyle bir filmin yasak edilmesi için kâfi sebeptir;
ve bu hususta tek salâhiyet, memleketin en anlayışlı ve alâkalı şahıslarından
seçilecek olan murakabe heyetindendir.
* Cihanın, ister yerli, ister
yabancı, bugünkü örneklerine ve bu örneklerin belirttiği kıymet ifadesine göre,
gösterilmesi iznini alabilecek film, hemen hemen yok gibidir. Bütün Amerikan,
Avrupa, Arap, Türk filmciliği bugünkü örnekleriyle her bakımdan mahkûmdur.
* Bu nisbette titiz ölçülerde
anlaşılması gereken nokta şudur ki, Büyük Doğu inkılâbı, en büyük mikyasta
kıymet ve ehemmiyet verdiği sinema şubesini de bizzat himaye ve teşvik edeceği
ve herbiri yepyeni bir buluş ifade edecek olan yerli filmlerle canlandırmak
dâvasındadır.
* Dâvanın en dokunaklı telkin
kürsülerinden biri olan sinemayı, devletimiz, bugünkü örneklerin yüzde yüzüne
birden şâmil bir ölçüyle bütün kötülüklerden ayıklayıcı ve bütün iyiliklerle
yeni baştan kurucu bir anlayış emrinde imha ve ihya edecektir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-DANS
* Dans yasaktır.
* Vatan kurtarıcısı çapında eski
bir Fransız devlet adamının, dansa dair sorulan suale, sırf bir yatak içinde
kadınla erkeğin fiilini kastederek verdiği, “Niçin ayakta?” cevabı kadar dansı
izah edebilecek bir tarif olamaz. Hususiyle bu tarif, Avrupanın, millî kahraman
tanıdığı bir büyüğüne ait olduktan sonra…
* Alenî ve ictimaî bir zina
nazariyesinden başka bir şey olmıyan dans, belki de bu münafık cephesiyle
zinadan da iğrenç bir fiil olarak, Büyük Doğu mefkûresinin hiç bir noktasında
barınamayacak bir fiildir; ve bu bakımından, aynı mefkûrenin en şiddetli
yasakları arasındadır.
* Kadınla erkeği müşterek ve
ahenkli hareketlerle vücut kıvrımlarını göstermeye davet eden ve ister bir
çift, ister birçok insanın şehevî hareketlerinden ibaret olan dans, millî ve
gayr-i millî bütün çeşitleriyle bizden değildir.
* Zaten murakabe ve tecessüsü
mümkün olmıyan ve içinden geçen her şey Allaha havale olunmak icab eden hususî
mesken müstesna, umumî ve ictimaî mekânlardan herhangi birinde, her şekliyle
dans yasağı şiddetle takip olunacaktır.
* Sadece dans fiiline dayanılarak
yarım asırdan beri memleketimizde ananeleştirilen balolar, ayrıca (bar)lar,
(dansing)ler, (diskotek)ler, gece kulüpleri kendilerini içki yasağı bakımından
sınırlamış olsalar bile, dans yasağı ölçüsiyle tâ kökünden tasfiyeye tâbi…
* Karısını ve kızını, yabancı bir
erkeğin kolları içinde ve göğsü üzerinde nazarî ve alenî bir zinaya terkeden ve
bundan gocunmıyan erkek, bizim anlayışımıza göre, bu halini izaha yelteneceği,
nefsine özür aramaya kalkışacağı, bir fuhş ajanından daha aşağılık bir
şahıstır.
* Dansa karşı nefretimizi bilhassa
şiddetlendirmesi icap eden nokta, Tanzimattan beri gelen murakabe ve
muhasebesiz Garp taklidi cereyanlarının, içimize, Masonlar ve Dönmeler
vasıtasiyle bilhassa dansı sokarak, güzelim ahlâkımızı ifsat ettiğidir.
* Avrupalı için, kendi hususî bünyesi,
telâkkisi, ruhî ve ictimaî müessiseleri bakımından bir dereceye kadar tabiî
olduğu halde, bir Fransız büyüğünün bu kadar ağır bir nefret ve hakaretle
vasıflandırdığı dans, Avrupalı hesabına başlıbaşına bir tahrip vesilesi olduğu
halde, bizim İslâm ve millî bünyemize tatbik edildiği gün, her şeyimizi birden
berhava edecek bir yıkıcılık müessiri olur. İşte böyle olduğu ve büsbütün
olacağı içindir ki, bizim cemiyet ölçümüzde dansla göz önünde zinanın
birbirinden farkı yoktur.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-PARAZİTLER
* Dilenme ve dilencilik, şahit
olunmuş ve olunmamış bütün nevileri ve tarzlariyle yasaktır.
* Gerçekten âciz ve çaresiz bir
insanın, mahrem plânda ve Allah için birinden istiyeceği yardım müstesna
olarak, umumî ve ictimaî plâna akseden her türlü dilenme ve dilencilik şekli,
dinin kat’iyetle yasak ettiği bir fiil halinde en şiddetli takibe uğrıyacaktır.
* Dilenci, fiilini, izhar ettiği
her yerde derhal yakalanacak, tecrit edilecek, en ağır muameleye hedef
tutulacak ve cemiyeti bütün parazitlerden tasfiyeye, parazitleri ıslaha ve
faaliyet sahibi kılmaya memur hususî devlet teşkilâtının emrine suçlu olarak
teslim edilecektir. Her ferdi çalıştırmak ve çalışmıyana bakmakla mükellef olan
bu teşkilâta suçsuz olarak teslim olmanın şartı, parazitliğin herhangi bir
fiilini irtikâp etmeden devlete başvurmaktır. Bu takdirde müracaat sahibi ağır
ve cebrî muameleden kurtulur ve yalnız şefkat ve yardım görür. Onun içindir ki,
cemiyetimizde, herhangi bir parazite mazeret yoktur.
* Dilenmeyi ve dilenciliği
peçelemek için yapılan sahte öteberi satıcılığı vesaire (kamuflaj) tedbirleri,
dilencilik bahsinde, takip ve cezayı şiddetlendirici sebeptir.
* Parazitlerin başka sınıflarını
teşkil eden işsizler, serseriler ve mekânsızlar, derhal ve en küçük delâlet ve
emareyle hemen yakalanır ve aynı alâkalı devlet teşkilâtına teslim edilirler.
* Çocuklarını ve aile kadrolarının
masum örneklerini dilenme ve dilencilik işinde ökse gibi kullanan ana ve
babalar, öz çocuklarının hayatına kasdetmiş olmak derecesinde
cezalandırılacaklardır.
* Herhangi bir sefalet ve serseri
kılığı bile, fiili bahis mevzuu olmaksızın, parazitliğin bir delâletidir ve
takip mevzuudur.
* Sahipsiz çocuk, murakabesiz genç
ve mesleksiz şahıs, herhangi uzak ve yakın bir delâletle derhal tesbit ve
tecrit olunur ve hemen devlet sahabet, murakabe ve meslek emrine tâbi tututlur.
* Büyük Doğu mefkûresinin
örgüleştirdiği cemiyet, cihanda ve kokmuş cemiyetlerdeki örnekleriyle tip tip
ve çizgi çizgi şahit olduğumuz parazit nevilerinden hiçbirine, hiçbir köşesinde
yer vermeyecektir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-HEYKEL
* Bizde heykel yoktur.
* Fânileri putlaştırmaktan ve
toprak altında tek tel kaşı kalmamış şahısları taş halinde dondurmaktan ibaret
olan heykel, İslâmî yasağı içinde bu derin hilkat sırrına karşı da gülünç ve
iğrenç bir nümayiş olarak, zatı ve asliyle, bizim güzellik ve doğruluk ölçümüze
sığmıyacak bir “kaba”nın ihtarcısıdır.
* Bizde âbide, taş ve tunç
kütlelerini mücerrede doğru tefsir eden blokların ve nakışların üstündeki
muazzam kitabelerdir. Böylece madde sanatı ve süsü, bizde, ezelî ve ebedî kelâm
marifetinin mücerret çizgileri kadrosunda tecelli eden (fon)u şeklinde meydana
çıkar ki, sadece bu ölçünün mihrakında kurulacak âbidelerle, bütün vatanı
süslemek ve (plâstik) güzelliğe kavuşturmak da başlıca gayelerimizdendir.
* Bütün kadrosu bir iki aç ve
çıplak, hasta ve alt köylü ile, aynı teşhisi ifadede müşterek birkaç hayvan ve
salaştan ibaret kasabacıkların meydanında on binlerce lira sarfedilerek dikilen
heykellerin, heykel dışı ve heykel üstü mânasındaki dehşet ise izahtan
müstağnidir. Her şeyden evvel vatanın ve maddenin tam imar ve donatımından
sonra bu imar ve donatımın tamamlandığını ifade için bir imza mahiyetinde
kurulabilecek olan âbide, üstelik bu vaziyette ve putlaştırılmış şahısların
heykeli şeklinde dikilecek olursa, artık belirttiği mânanın felâketini
kavrıyabilmek lâzımdır. İlk iş olarak bu soydan eserleri ve mânaları dibinden
kazımakla mükellefiz.
* Bir fikre bağlı olmak yerine
fâni şahıslara bağlananlar o fâni şahıs dünyadan çekip gidince düştükleri hiçlik
ve boşluğu heykel dikmekle gidermeye çalışırlar ve onun tunç, mermer veya
alçıdan, cansız gözlerinden yardım ve teselli ararlar. Bizse, şahıslara değil,
fikre ve gayeye bağlı olduğumuz için o fikir ve gayeyi, tunca, mermere ve her
yere nakşetmekten gayrı yol tanımayız.
BAŞYÜCELİK EMİRLER-MATBUAT
* Bu emrin neşriyle beraber,
“Matbuat Hürriyeti” isimli millî ve ictimaî felâket vesilesi kaldırılmıştır.
Bundan böyle matbuat, bilinen mânada hür değildir.
* Bu yasağa, kitap, gazete,
mecmua, broşür, afiş vesaire olarak matbuat çerçevesinin belirttiği ne kadar
yayın vasıtası varsa hepsi birden dahildir.
* Şimdiki istikâmetsiz beşeriyetin
en aziz hürriyetlerden biri tanıdığı fikir hürriyeti, hürriyet mefhumunu hakka
esaret bilen yekpâre telâkkinin emrinde, sırf “Hürriyet için Hürriyet”
faciasından ve her menfi tesire açık başıboşluktan cebren kurtarılacaktır.
* Yukarıda sayılan yayın
vasıtalarının kadrolaştırdığı, roman, şiir, piyes, hikâye, tenkid, tetkik,
siyaset, ilim, fikir, haber röportaj vesaire gibi bütün ifade nevileri,
neşirlerinden evvel kendi kendilerini devlete tasdik ettirmek ve neşir ehliyet
ve liyakatini alâkalı devlet teşekkülü marifetiyle huccetlendirmek
mükellefiyeti altındadır.
* Gerçek hürriyetin gerçek
hürriyetin ne demek olduğu anlaşılıncaya ve bu anlayışı doğuracak yüksek ferdî
ve ictimaî irfan maya tutuncaya kadar, her şekli ve her nev’ile matbuat, en
sert murakabe ve en keskin güdüme tâbi tututlacaktır. Basın, kendi kendini
kontrol edebilecek hale gelinceye kadar, böyle!..
* Hususî şartları bakımından ayrı
bir emir ve teşkilât mevzuu bulunan ve murakabeye tâbi yazı sahalarının en
ileri salâhiyet ve ihtisas unsurlarını ihtiva edecek olan devlet murakabe
kadrosu, şahsî, nefsanî ve basit mânasiyle siyasî hiç bir endişeyle hüküm
vermiyecektir. Her nev’iyle matbuat, meşru ölçüde ve gerekirse en ağır üslûp
içinde, yalnız şahsî tenkid yolundadır ki, yüzde yüz hür ve serbesttir. Bu
noktadaki “şahs” mefhumuna, en âdi çobandan en ulvî bir Başyüceye kadar her
ferd dahildir.
* İsbat edilmek şartiyle, kim ve
ne olursa olsun, hayatta bulunan her ferd hakkında her şey iddia edilebilir.
Fakat isbat edilemediği takdirde, cezası, kurban şahsa yöneltilen isnad ve
iftiranın cezası nisbetinde olur.
* Matbuat Hürriyetine tahmmülü
olmıyan zulûm rejimleriyle, sadece matbuat hürriyetinin ruh ve cemiyet
sahasındaki zararlarına tahammülü olmıyan hak rejimi arsındaki farkı şundan
anlamak lâzımdır ki, bunların ilkinde en büyük yasak, devre hâkim şahısları
korumaktan ibaretken, ikincisinde mahfuz olan sadece mukaddes ve münezzeh
mânalar, tamamiyle serbest ve açık olanlar da şahıslardır.
* Âdi ve keyfiyetsiz, fikir ve
sanat cevherini bozucu eserlerden başlıyarak, iman ve ahlâk çürütücü, zıd
ideolocyaları (antitez)leriyle birlikte muhakeme ve muhasebe etmeden
benimseyici; hulâsa insanoğlunu hayvanî, nefsanî, şeytanî ve sakîm mânada aklî
cepheleriyle istismar edici bütün yazılar kat’î olarak yasaktır.
* İman ve hidayet, küfür ve
delâlet cephesinin herhangi bir fikir ve iddiasını zorla, gizli ve baskı
altında tutarak kuvvet kazanmaktan müstağni ve münezzeh olduğuna göre, murakabe
tedbirlerimizin ruhu, hakikatte ermiş bir topluluğun sakin ve muhteşem huzuru
içinde, ictimaî ve mutlak kıymetleri “Hürriyet için Hürriyet” gibi bir ruh
istimnası bahanesiyle mahv ve perişan edilmekten korumaktır. Yoksa ölçümüzün
esası, küfür ve delâlet davranışlarını, hakkı tam verilmek ve âkıbeti sıhhatle
tayin edilmek şartına bağlı olarak, ortaya ve aydınlığa çıkarmaktan bizi
menetmez. Fakat böyledir diye, bir sütun üzerinde toplanan adedlerin doğru cem’i
bir tane ve o da meydandayken, bu bir tanenin esasen malûm ve müsbet hakkı
adına, önüne gelene o sütunu yeni baştan cemetmek ve hakikatleri mütemadiyen
karıştırmak ve şüpheli göstermek salâhiyetini vermeyiz. O zaman, bu salâhiyeti
kötüye kullanacak bir iki tecrübe bizi mahv ve perişan etmeye yeter. Aynı
salâhiyeti iyiye kullanmanın da zaten mânası yoktur. Hakikat karşısında
teslimiyet ve salâhiyetsizliktir ki, anlayanlar nazarında, insana en üstün
hürriyet ve iktidarı bağışlar. Makinesi fevkalâde iyi işlediği için yol alan ve
mesafe kazanan bir trenin, güya iyi bir niyetle her ân tekerleklerini ve
âletlerinin teftişe tâbi tutmak, o treni bombalamaktan farksızdır. Onun içindir
ki, bizim hakikatlerimiz, yerinde ve meşru ölçüler içinde mutlaka gerekli olan
tetkik ve teftişler müstesna olmak üzere, altından rayları çekilemez katarlar
vaziyetindedir.
* Evlerin kilidleri, nasıl
“harîm”in korunması için bütün insanlıkça müttefikan alınmış, fakat belki
(ideal) bir cemiyette mânasız bir tedbirse, bizim bir baştan öbür başa kadar
murakabe altında tutacağımız matbuat da, öylece ruh “harîm”imizin kilidiyele
emniyet altına alınmış olacaktır. Bu kilid noktasını, dinsize, Masona,
Yahudiye, Komüniste, materyaliste, züppeye, şahsiyetsize, hayvanî ve nefsanî
temayüllere karşı açık bırakarak ruhî ırzımızın hetk’edilmesine müsaade
etmiyeceğiz. Günü gelip de (ideal) cemiyet doğduğu zaman, gerekirse evlerin
kilidleriyle beraber matbuatın kilidlerini de sökeriz.
* Aynı fikir ve iman bütünü
içinden bize zıt ve yanlışlarımızı düzeltici her şey söylenebilir; fakat
“bütün”e dokunulamaz.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-YİNE BASIN
* Büyük Doğu nizamı, başıboşluk
mânâsına, demokrasilerde olduğu gibi, bağırsak gurultusuna kadar dilediğini
yazmak ve işlemekte serbest basına tahammül edemez.
* Büyük Doğu nizamında, gazetesi,
dergisi, kitabı ve her şeyiyle basın, üstün insanın hak ve hakikatle kayıtlı
olmasındaki hikmete uygun olarak, cemiyetçe inanılan ve bağlanılan mukaddes
ölçüler tarafından kelepçelidir.
* Büyük Doğu nizamında, sözü ağıza
tıkamak, fikri vicdana hapsetmek, kalblerde mevcut bir kötülüğü göre göre
dışarıya çıkmaktan alıkoymak diye tarif edilebilecek (sansür)den eser yoktur.
Büyük Doğu nizamında (sansür) mânevîdir ve kişinin kendi kendisine tatbik
etmesi gereken bir zabıtadır.
* Kalbinde kötülük olan ve onu
içinde zaptedemeyerek dışarıya atan her fert, bu fiilini serbestçe yerine
getirebilir ve neticede cezasına razı olur. Nasıl ki, herkes, dilediğini
öldürmekte, hiçbir fiilî mâni ile engellenmiş değil, fakat neticede cezasına
katlanma durumundadır.
* İma ve cinas yoliyle de olsa,
cemiyetin bağlı olduğu mukaddesat bütününe karşı her istihfaf ve hakaret onu
yapanın cemiyet içinde barındırılmamasını gerektiren bir sebeptir; ve bu
barındırılmayış, suç sahibinin bir daha o suçu işlemeyecek hale getirilmesinden
başka bir şey değildir.
* Bunun, yani kök inanışın
dışında, dallar, yapraklara ve meyvelere ait her tenkit, ne kadar ağır ve acı
olursa olsun, hürdür ve hiçbir takibe uğrayamaz.
* Büyük Doğu nizamında hükûmet,
tenkit ve teşhire tâbi tutulmak bakımından, en hakîr fertten daha zaiftir ve
ispat edilmek şartiyle her isnada açık hedeftir. Şu var ki, isnadını ispat
edemeyen, aynı isnadın veya iftiranın gerektirdiği cezaya uğrar.
* Büyük Doğu nizamında basının
vaziyeti, nur yuvası gözleri semaya doğru, HAK’tan bahseden Hazret-i Ömer’e
boyuna ve her cümlesinde “Allahtan kork, yâ Ömer!” diye bağıran müslümanınkine
eşittir. Nasıl öbür sahabîler bu tekerlemeciyi susturmaya kalkışmışlar,
Hazret-i Ömer de “bırakınız; bizim vazifemiz hakkı söylemeye çalışmak ve onunki
bunları söylemektir!” demişse, bizim basınımızda HAK’ka bağlı ağacın kökü
mahfuz ve müstesna, tatbikattaki her noktasını dilediği gibi tenkit etmekte her
fert “nâmütenahî” hürdür.
* Büyük Doğu nizamında basın,
cemiyetinin ahlâk, edep ve terbiye kıstâslarına yüzde yüz mutabakatla
mükelleftir. Hiçbir san’at bahanesi, bu ölçülerden en küçük inhirafı mazur
gösteremez. Bir kadının dizini gösteren resimden fikirsiz herhangi bir sövme
kelimesine kadar İslâmî ahlâk, edep ve terbiye dışı her şey şiddetle yasaktır.
Fikir olunca da ayrıca sövmeye yer kalmayacağını tesbite değmez.
* Büyük Doğu nizamında, başta
devlet reisliği, hiç bir makam ve fert, mevcut tenkit ve yerinde isnat
hürriyetine karşı imtiyaz sahibi değildir.
* Basın ve yayın her fert ve teşekkül
hesabına açık bir hak olduğu gibi, devletin de hakları meyanındadır. Gazete,
dergi ve kitap neşri etrafında emredici şartlarla yasaklayıcı kaideler, Büyük
Doğu nizamının teşkilât manzumesinde ve bu ana ölçüler etrafında madde madde
örgüleştirilecektir.
* Büyük Doğu nizamında basına ait
gerçek hürriyet, bütün dünya ve insanlığın, bütün geçmiş ve geleceğiyle bir
eşini görmeyici bir tamamlık belirticisidir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-RADYO
* Radyo, Büyük Doğu dâvasının en
tesirli silâhlarından biridir.
* Milyonlara seslenen radyo, Büyük
Doğu ölçüler manzumesinde iki şubelidir: Biri eğitici, öbürü eğlendirici...
* Birbirinden ayrı iki posta
hâlinde faaliyet gösterecek olan bu şubelerden eğitici olanı, bütün gün
vazifeli olacak ve herbiri yine ayrı bölümler halinde başlıca iki dal üzerinde
çalışacaktır. Birinci dal, din, ikinci dal da umumî kültür...
* Din dalında İslâmın, zâhir ve
bâtın cepheleriyle, çizgi çizgi ve renk renk, bütün hüküm ve hikmetleri...
Şeriat ve tasavvuf, billûrdan, muhteşem bir saray gibi, dış hendesesi ve iç
cümbüşiyle Allah Sevgilisinin zâhir ve bâtınından ibaret olduğuna göre,
pratikte Büyük Doğu dâvası, radyoyu, din dalında tek eksik bırakmaksızın,
misilsiz bir vecd, zevk ve irfan demetlemeye memur kılar.
* Kur'ânı, Kur'ân ruhundan başka
gayesi olmayan bir aletten dinlemek, onu meyhane ve türlü rezalethanelerde
okumaktan farksız olan günümüzün göstermelik yayınlarına nispetle, gerçekten
Allah Kelâmına muhatap olmak yerine geçebilir ve gerektiği edebi sağlayabilir.
Artık her şey, Allah Kelâmını dinleyenlerin her türlü hafiflik ve lâübalilikten
uzak, hürmet tavırlarına ısmarlanmış olacaktır.
* Radyomuzun eğlendirici şubesine
kadar hâkim olacak Kur'ân ruhu, kendi doğru, iyi ve güzel hükümlerine aykırı
tek sesin mikrofondan üflenmesine müsaade ve müsamaha edemez.
* İkinci şubenin umumî kültür
dalında ise, zengin bir kuyumcu vitrini manzarası içinde, sanat ve edebiyat,
tarih ve siyaset, hukuk ve iktisat, felsefe ve hikmet, fen ve müspet bilgiler,
ordu ve kahramanlık, çocuk ve gençlik, köylü ve işçi bölümleri, elvan elvan
mücevherler hâlinde pırıldayacak ve bunlar en cazibeli ve sanatlı şekillerde,
yepyeni buluşlarla sunulacaktır.
* Radyomuzun eğitici şubesine
bağlı iki dalda en azılı küfür edebiyatına karşı gereken (polemik-fikir
kavgası) ve (diyalektik-söz sanatı) usûl ve düsturları tâlim edileceği gibi,
topyekûn imamlara ve öğretmenlere yol gösterici örneklik vaazlar ve dersler
tertiplenecektir. Bunlar köy odaları ve mekteplerde, imam ve öğretmen huzurunda
belli saatlerde takip edilecektir.
* Radyomuzun eğlendirici şubesi,
başta müzik, folklor, temsiller, skeçler, hikâyeler, öğütler, haberler,
bildiriler ve türlü buluşlar, hassasiyetle sınırlı bir edep dairesini aşamaz ve
hiçbir suretle fuhşiyata kaçamaz. Mûsikînin din gözünde mahiyeti, hikmet ve
tefekküre vesile olduğu nisbetle iyi, kötüye âlet edildiği mikyasta da kötü
olduğuna göre; bu ölçü bilhassa ana kıstas bilinecektir.
* Pratikte Büyük Doğu dâvasının
özlediği radyo, ilk mektepte çocuğu, yüksek okulda genci, orduda eri, fabrikada
işçiyi, köy odasında rençberi, hâsılı evinde herkesi kucaklayıcı ve insana
yaşanmaya değer hayatı belletici muazzam bir üniversitedir.
* Büyük Doğu dâvasının radyosu,
göklerde ateş böceklerinden üstün bir rota sahibi olmayan cüce sesler arasında
bir şimşek nârasıdır ve (televizyon)la el ele, hem kulağa hem göze hitap
edicidir.
* Malûm şekli, ruhu ve idare
usulüyle bugünün (T.R.T)sini, gırtlağına ot tıkayarak susturmak hususî ve ruhî
bir tâlim ve idman devresinden geçirmek ve ondan sonra renk, nâme ve pırıltı
halinde, feza yolcusu cins bir küheylân gibi göklere salmak, “Başyücelik”
devletinin ilk işleri arasındadır.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-ÜNİVERSİTE
* Bu emirde, olması lâzımgelenle,
tasfiyesi icap eden, yanyana ve karşı karşıyadır.
* Büyük Doğu âleminin
Üniversitesine ait ana prensiplerin başında, Üniversite muhtariyetinin
kaldırılması vardır. Bizim Üniversitelerimiz, hürriyet için hürriyeti anlamaz;
gerçek hürriyeti hak ve hakikate tâbîlik olarak tanır ve devletin bağlı olduğu
hak ve hakikat kutbu adına, bu kutbun tedrisî riyasetini temsil eden Maarif
cihazına teslimiyeti ve onun emirleri çerçevesinde hareketi esas bilir. Böylece
muhtariyeti, bir kere muhtar olduktan sonra, sekamet ve delâlette de muhtariyet
felâketinden kurtarmakta, Büyük Doğu âleminin Üniversiteleri örnektir.
* Bizim Üniversitelerimizin adı
“Külliye”dir. Millî şahsiyet ve şuurun ilmî ocağını temsil edecek olan
müessiseyi yabancı bir kelimeyle isimlendirmekteki abes üstüne abes
düşünülemez. İstanbul, Ankara, İzmir, Erzurum vesaire Külliyeleri...
Üniversitelerimizi böyle anacak ve isimlendireceğiz. Zaten “Külliye”nin küllî
delâleti yeter.
* Bağlı bulunduğumuz mutlak
hakikat kutbunun mutlak bir ölçüsüne uygun olarak tedrisat usulümüzde kız ve
erkek karışık öğretime imkân olmadığı için, Üniversitelerimiz de, kız ve erkek Külliyeleri
halinde ayrı olacaktır. Vatanın her köşesinde Üniversiteleri üretmek gayesine
doğru gidilirken, kızların daha fazla ev kadını olarak yetişmelerini ve sadece
ilim ve muallimliği tercih edenlerden bir zümrenin yetişmesini temin için,
bellibaşlı bir merkezde bir-iki kız Üniversiteleri kurmak kâfidir.
* Üniversitelerimizde, hiçbirinin,
hiçbir şubesinin hiçbir sınıfında yüzden fazla talebe bulunmıyacaktır. Bu
ölçüye dayanarak, istek ve kalabalık miktarına göre Üniversiteleri çoğaltmak
icap edecek; fakat meselâ Hukuk Fakültesinin bir sınıfında iki bin talebenin
toplanması ve o sınıfı bir kargaşalık âlemi haline getirmesi gibi bir vaziyete
asla imkân verilmeyecektir.
* Üniversitelerimizde, tıpkı
askerî cihazlarda olduğu gibi, vatanın mânevî müdafaasiyle mütenasip bir
disiplin ruhu taşıyacak, talebe Üniversitesini bitirinceye kadar bir melek
hayatı sürmekle mükellef tutulacak, hiç bir ferdî ve içtimaî bir hak iddiasında
bulunamıyacak, sigara bile içemiyecek; ve iki bin kişilik sınıflarda, hoca
takririni verirken gerilerde (poker) oynıyan, gramofon çalan, uyku uyuyan hattâ
rakı içen devirlerin ahlâkına tam bir zıddiyet ve cemiyet idealine mükemmel bir
teslimiyet belirtecektir.
* Üniversitelerimizdeki tedrisat
tamamen parasız olacak ve yeni eski misallerde görüldüğü gibi “derslere devam
harcı”, “kayıt harcı”, “imtihan harcı” vesaire namiyle talebeden alınan gûya
harç ve haraçlara paydos denilecektir. Böylece sırf gelir menbaı olsun diye
sınıflara yığılan binlerce talebenin maddî ve manevî felâketi önlenmiş olurken,
yine gelir kaynağı teşkil etsin diye başvurulan ve hattâ profesörlerin cebine
kadar intikal ettiren, talebeyi haksızca çaktırma ve sınıfta bırakma
şekavetinin önüne geçilecektir.
* Bizim Üniversitelerimizin
talebesi, mukaddes dâvanın “Yüceler Kurultayı” makamına namzet idealist gencin
bütün vasıflarına malik olmak mecburiyeti bakımından, talebelik devresi içinde
her türlü maddî ve manevî murakabe, nizam ve disiplin kıymetinin mihrakını
teşkil edecek; ve bu üstün mesuliyet duygusu altında, kendi şahsî
muvaffakiyetsizliğiyle vatanî ve ictimaî bir felâketi müsavi telâkki edici bir
ruh ve zihin haleti arzedecektir.
* Bizim Üniversitelerimizin
talebesinden beklediğimiz mâna ve madde ifadelerinin tamamlığı bakımından,
Üniversitelerimizin, teşkilât, ders, hoca, kitap, fikrî ve mânevî malzeme gibi
her noktası tamamlanmış ve plânlanmış olacaktır.
* Ruh kökümüzden olmıyan
Üniversite profesörü olamaz.
* Eser ve şahsiyet sahibi olmıyan,
Üniversite profesörü olamaz.
* En küçük ahlâkî zaafı olan,
Üniversite profesörü olamaz.
* Üniversite profesörü, kendisini
mücerret ve arayıcı ilim ve tefekküre hasretmiş büyük münevver örneği olduğu
için, başka hiçbir işle uğraşamaz.
* Bazı ihtisas bölümleri müstesna,
sâf ilim plânında ezbere bilgi vermek ve bir şey öğretmekten ziyade, öğrenmenin
metodunu göstermek ve mücerret bilgi hassasına erdirmekten ibaret gaye (ki
üniversitenin bu gayesi her yerde bilinir ve yalnız Türkiyede bilinmez)
Külliyemizde tam tecelli edecektir. Gerçek kültürden murad, nasıl, birçok şey
bildikten sonra onların unutulması neticesinde insanda kalan öz, yani bilgi
hassası ise, Büyük Doğu külliyesinin de hedefi, sâf ilim ve tefekkürü
mayalandırarak her sahada arayıcı hamleye zemin açmak ve donmuş bilgi kalıpları
içinde ruh pörsüyüşlerine engel olmaktır.
* Metodu (dinamik) olan Büyük Doğu
Külliyesinin cümle kapısında, Allah Sevgilisinin şu ölçüsü vardır: “Bir günü
bir gününe eş geçen, hüsrandadır.”
* Büyük Doğu Külliyesinde, bütün
metodolocyası (usuliyet) ve kanunlariyle ilim, olanca fazilet ve haysiyetiyle
hoca, topyekûn itaat ve teslimiyetiyle talebe, birbirine inanmış ve bağlanmış
vaziyettedir. Bunlardan hiçbiri de, cemiyetinin bağlı olduğu hak ve hakikat
kutbuna karşı herhangi bir selâhiyet ve istiklâl imkânına sahip değildir.
* Büyük Doğu Külliyesinin, edebiyat,
felsefe, iktisat, tarih gibi sâf ilim sahalarında temel ölçüsü İslâmî naslar
etrafında “nâmütenahî”ye kadar giden ve her ân biraz daha genişleyen bir hikmet
ufku açmak; şube şube müspet bilgiler plânında da, eşya ve hadiseleri, madde ve
tabiatı zapt ve teshir etmenin dinî bir farz olduğunu kanunlaştırmaktır.
* Kulunu eşya ve hâdiseleri teshir
etmesi için kendisine halife olarak yarattığını, Kur'ânında açıkça belirten
Allah, elbette bir zamanlar matbaaya küfür aleti, bisiklete de şeytan arabası
göziyle bakanlardan razı değildir; ve Kur'âna inanmaksızın onun emrini yerine
getiren ve bize yalnız kötülüklerini devredenlerle, inandığı Kur'ânı elinde boş
bir mahfaza gibi taşıyan ve Batının içyüzünü göremeyenler arasındaki hazin
fark, Külliyemizin metodolocyasında en ince düğüm noktalarından biridir.
* Büyük Doğu külliyesinde felsefe,
dünyada kaç bâtıl yol bulunduğunu, insanoğlunun ilk çağlardan beri hakikat
yolunu bulmak için ne mahzun çileler doldurduğunu, her felsefe mektebinin ise
öbürünün yanlışı çıkarmaktan gayri bir şey yapamadığını, sabit ve muhkem
“doğru”, “iyi” ve “güzel”i getiremediğini, bütün bunların ezelle ebed arası
nurlu bir mahya halinde yalnız İslâmda toplandığını göstermek için okutulur; bu
yönde ve bu mihrak fikir etrafında “Yârabbi, bana eşyanın hakikatini olduğu
gibi göster!” şeklindeki Peygamber fermanına uygun, sonsuz bir arayıcılık
fezası açılır, öbür sâf ilim şubeleri de onu takip ederken, müspet ilim
plânında da yıldızlara kement atmaya kadar her hakkın İslâma ait olduğu
öğretilir ve genç nesiller böylece vazifelendirilir.
* Ruhları bulanık, fakat akılları
yetişkin yabancı ülkelerden madde sahasında bilgi toplamaya gönderilecek
talebe, bu işin, bir gün nasıl olsa hesaplaşacağı Batı ordusundan sır çalmaya
giden bir kurmay hüviyetindedir; ve gireceği iklimin kötü tesirlerinden
hiçbirine bulaşmaksızın mukaddes sırrı vatanına taşımakla mükelleftir. Avrupada
tahsildeyken fuhş hayatına kapılan ve muvaffak olamayan Japon talebelerinin,
neticede bıçağı karınlarına saplıyarak intihara mecbur tutulmaları, bu mevzuda
muhtaç olduğumuz disiplin, ruh tamamlığı ve karakter sağlamlığına ait bir ibret
misali verebilir. Bizde intihar yok, fakat onun yerine bir daha cemiyetin
yüzüne bakamayacak bir hacalet müeyyidesi vardır.
* Büyük Doğu Külliyesi, bir zamanlar
kılıçla genişleyen ve fikir kılıcı kullanmaktan kendisini müstağni sayan
İslâmın, tam günü gelmiş ve çığırı açılmış olarak, ruh ve ilim kılıcının
bilendiği bir tezgâh olacak, bu tezgâhta ilim ve fen her çeşidiyle ve en
cazibeli (ambalaj)lar içinde vitrinlerde ve raflarda istiflenecek; ve oraya
sırf dış ilimleri kapmak için gelen İslâm dışı bir talebe, müslüman olmaksızın
diplomasını kabul etmekten utanacaktır.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-BATIDA TAHSİL
* Vatan harîmi içinde ecnebi
mütehassısa hiçbir vücut hakkı bırakmıyan kat'î ölçümüzden sonra kendi
kendisine meydana şu mesele çıkıyor; Mutlaka akıl, eşyayı tefahhus ve tecessüs,
maddeyi baştan başa semerelendirme ve insan iradesine râmetme mükellefiyeti
altında olduğuna göre, Garplının fennine nasıl erişebiliriz; ve bunun usulü
nedir? Bunun usulü, Garplıyı, hapishane gardiyanı tavriyle içimize alıp onun
irade ve idare zindanında mahkûm kalmak yerine gayet ince ve ulvî bir casus
sifatiyle onun harîmine girip akıl plânlarına hâkim olmaktır.
* Bu mücerret ifadenin kastettiği
müşahhas dâva, Batı âlemine gönderilecek talebe meselesidir; ve bu mesele, tam
137 yıllık halledilmemiş dertlerimizden biridir.
* Şarkla Garp dünyaları arasındaki
muhasebede Garbın zaferini ve Şarkın iflâsını kabul etmiş ve başımızı bunca
belâya salmış köksüzler, şahsiyetsizler ve züppeler kolunun bu vatanda
doğurduğu mustarip hayret devrinden beri, hem bir şeyler öğrenmesi için Batı
âlemine talebe gönderirken, hem de bir şeyler öğretmesi için ecnebi
mütehassısları içimize çekerken, mevzuun dehşet ve nezaketine en küçük bir
nüfuz bile gösterebilmiş değiliz. Onların içine giderken de, onları içimize
alırken de iflâsını kabul etmiş bir mahkûm tavrını 137 yıldır sadakatle
muhafaza etmiş bulunuyoruz. Bu tavır devam ettikçe, Garplıdan devşireceğimiz,
gıda yerine daima zehir olacaktır.
* İşte mahkûmiyetimizi başından
sonuna kadar Garplı hesabına sigortalayıcı bu ruh haleti yüzündendir ki, bizde
Avrupaya gönderilen talebe, ona körü körüne hayran kul ve köleler ve ondan ilim
devşirme yerine onun bütün fesat dolaşlarına peşinen düşmeye hazır “cepte
keklik”ler mahiyetinde kalmıştır. Bu biçare keklikleri, fuhuş, kumar, içki,
başıboşluk, şüphe, inkâr ve her türlü ruhî tereddi ocağında kızartıp
helmeleştiren Avrupalı da, onlara kendi müspet ilimlerinden sadece basit reçete
ve umumî (bandrol) bilgili hafif bir cilâ çektikten sonra, kendilerini
vatanları hesabına değil de, vatanlarına ihanete memur birer Garplılık (ajan)ı
sıfatiyle geldikleri yere iade buyurmuştur. Meşhur (Şinasi)den itibaren yine
meşhur (Nâzım Hikmet)e kadar, Avrupaya gidiş ve gelişlerimizin çerçevelediği
mâna daima budur!
* İşte bu tarzda gidiş gelişlerin
an'anesini kıracak; ve Batı âlemine anavatanda yepyeni bir ruh teçhizatiyle
hazırlanmış, bellibaşlı vasıflarda, plânlı bir kitleyi akın ettirip kendilerini
orada ve burada sevk ve idare edecek bir ölçüdür ki, usulümüzün ruhudur. Bu
ölçüye göre, Batı âlemine gönderilecek talebe, bir taraftan her şeyi öğrenmeye
muhtaç bir tavır temsil ederken, öbür taraftan her şeyi bilen bir iç edanın da
sahibi olacaktır. Yani bir taraftan en basit bir talebe, öbür taraftan en
muğlak bir âlim... Kendi gayesinin âlimi...
* Bu harikulâdeliği meydana
getirebilmek için mutlaka vatan içi büyük bir inkılâba ve müstakil bir dünya
görüşüne zaruret vardır ki, zaten bu olmadan, ortada, görüşülecek tek mesele
yoktur; ve bu hususta bütün kefalet, ruhunu kâinatın biricik mimarîsine dayamış
olan Büyük Doğu mefkûresinden başka bir şey değildir.
* Japonlar, Şark milletleri
arasında, bâtıl ve sapık mânasiyle de olsa az çok bu ruh istiklâlini tutabilmiş
insanlardan oldukları için, memleketlerine tek ecnebi mütehassıs
sokmadıklarından başka, talebelerini Garp Dünyasına gönderirken de hayli sert
ve haşin ölçüler göstermişlerdir. Şu kadar ki, onların misalinden ibret
alınabilecek taraflar bulunmakla beraber, misallerini tam bir yekparelik ve
tamamlık içinde mütalâa etmeye imkân yoktur. Onlarınki, Garp Dünyasına talebe
göndermek işinde, basit ve dikenli bir gururdan ve bu gururun haşin birkaç
tedbirinden ileriye geçemez. Bizimki ise, nâmütenahî ince, yumuşak, fakat o
nisbette kat'î ve sert; ve ruhunu âlemin yegâne gerçeğine bağlamış insanların
bükülmez ve eğrilmez (rejim)ini temsil edecektir.
* Avrupaya gönderilecek talebe,
plânı bütün teferruatiyle hususî bir iş temsil ve ayrı emirlere mevzu teşkil
etmek üzere, burada ve daha ilk mektepten itibaren gayet dikkatli ve sistemli
bir teftiş ve tetkik neticesinde seçilecek; bunlar müstesna bir (rejim) altında
talim ve terbiye gördükten sonra, cihana ebedî rengini getiren Şark dünyasının
ebedî rengini silmeye memur Garplının her türlü sırrını çalıp getirmek gibi en
ince bir mükellefiyetin şartlariyle donatılarak kol kol Garp dünyasına
sevkedilecektir.
* Ve bunlar, evvelâ tâbi
tutulacakları vatan (rejim)i bakımından ruhî ve ahlâkî cepheleriyle o türlü
yetiştirilecektir ki, Garp illerinde herhangi bir günah ve fesat öksesine
düşmekle, Allah ve Resulüne ihaneti bir tutacaklar ve dâvayı şahsî günah
seviyesinin çok üstünde mütalâa edebilmek kıvamına erdirileceklerdir.
* Onlar için, Garp Dünyasında
muvaffak olamamak ve kendilerini onlara kaptırmak diye bir hâdise, ancak Allah
sayesinde ve Allahın lûtfiyle muhal bilinecektir. Şu veya bu suretle orada
ayağı kayan, hiç değilse derhal memleketine dönecek ve artık kendisini bu
şerefli “memuriyet”e lâyık görmeyici ihlâs ve şecaati daima gösterebilecektir.
* Esasların esası olan bu müceret
ölçüler, idrak ve tedbir âlemine nakşedildikten sonra, işi bir baştan öbür başa
plânlamak; ve bilhassa Batı âlemine gönderilecek masum talebe kılıklı ulvî
irfan casuslarını yetiştirici iç teşkilâtı kadrolaştırmak pek kolaydır. Yeter
ki, oraya gidecek olanlar, birkaç nesil sonra artık bu gidiş gelişleri lüzumsuz
kılıcı ve her şeyi memleket içinde kefalet altına alıcı büyük ve ihyakâr
tavassuta unsur teşkil ettiklerini iyice anlasınlar ve bu anlayışa göre fikir
ve ahlâk sahibi olsunlar...
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-ECNEBİ
MÜTEHASSIS
* Bu emirle beraber, memleketin
talimî ve tatbikî her sahasında ecnebi mütehassıs yasaktır.
* Ecnebi mütehassısın tarifi, bir
iş, meslek veya ilimde ustalık sahibi olan gayr-i Müslim şahıstır.
* Sadece fennî ve tatbikî
sahalarda bir dereceye kadar tahammülü kabil olan ecnebi mütehassısı, bilhassa
sâf ilim ve sanat sahasında iki başlı bir felâket telâkki ediyoruz. Şöyle ki,
ecnebi mütehassıs, bize hiçbir bilgiyi mal etmiyeceğine karşılık, ilim perdesi
altında ruhumuzu sistemle bozmaya memurdur.
* Tarihimizde, inkılâp âbidelerini
bile ecnebi mütehassıslara yaptıran devrin, bu milleti müstemlekeleştirmekten
başka gaye gütmeyici ruhunu ifadede bu misal, âzamî derecede parlaktır. Millî
olmak iddiasında bir inkılâp, kendi âbidelerini ecnebilere ısmarlamakla, kendi
bakirelerini kadınlığa irca için ecnebilere müracaat etmek arasında bir fark
bulunduğunu iddia edemez. Biri maddede oluyor, öbürü mânada...
* Mutlaka fethetmekle mükellef
bulunduğumuz Batı dünyasının aklî teçhizatını, Batılı ustaları her selâhiyetle
harîmimize çekerek elde edemeyiz; üstelik kendimizinkini kaybederiz. Bu işin
çaresi, harikulâde üstün münezzeh, hattâ mukaddes bir hırsız ruhiyle onun
harîmine girip her şeyini devşirmektir.
* Bilhassa bütün maarif teşkilâtı;
üniversite, yüksek mektep ve liseler... Bilhassa bütün ordu teşkilâtı; askerî
talim ve terbiye müessiseleri ve birlikler. Ve nihayet bütün vekâletlerin
çerçevelediği bütün iş ve tatbik sahaları dâhil olarak, ecnebi mütehassısın
bulundurulabileceği tek yer yoktur.
* Bu emrin neşri tarihinden
itibaren umumî devlet ölçüsü, herhangi bir müessisenin, ya millî heyetiyle
mevcut ve kendi kendisini idare eder ve her ân terakkiye doğru yürür mahiyette
olduğu, yahut bir gün varlık şartlarına erinceye kadar mevcut olmadığı ve
mevcut olmak için her çileye başvurmak borcu altında bulunduğundan ibarettir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ: HARF DÂVASI
* Bu emirle beraber ilim ve
ihtisas ehlinden bir heyet kurulup aşağıdaki suallerin cevabını hazırlıyacak ve
tam mânasiyle ilim ve hakikatle teyitli olarak Başyücelik makamına
verilecektir. Sualler on dört tanedir.
* İsmine “Arap harfleri” denilen,
tam on asır Türk medeniyet kadrosunun ifade unsurunu teşkil etmiş ve on asırlık
millî irfanın temeli mevkiinde bulunmuş harfler, hakikatte sadece ve kavmî
mânada Arap harfleri midir, yoksa kavim üstü bir mâna ile ”İslâm harfleri” mi?
Bu hususta dinî, tasavvufî, ilmî ve aklî bürhanlar nelerdir?
* Kavim üstü, küllî bir şümulle
bütün mü’min beşeriyete atfedilip edilemiyeceği bir ilim meselesi olan harflere
“Arap harfi” ismini vermek mümkün oluyor da, doğrudan doğruya ve münhasıran
Lâtinlerin malı olduğu ilmen sabit harflere nasıl “Türk harfleri”
denilebiliyor?
* Her iki harf manzumesi üzerinde,
mücerret ve müşahhas imtiyaz ve faydaları bakımından bir nefs muhasebesi, bir
mukayese vazifesi yerine getirilmiş midir?
* Bizzat Lâtin harfleri dünyasına
mensup bir ilim ve fikir adamının dünyada en mütekâmil ve ince harfler olarak
“Arap harfleri”ni gösterdiğini; ve kendi milleti için, kültür kökünü
değiştirmek muhali olmasa, bu harfleri tavsiye edeceğini bilen var mıdır?
* Harf inkılâbı sırasında
Amerikalı bir terbiye mütehassısının “Türklerin eski harflerini kaldırıp
atması, kendi hesaplarına, Amerikanın, bütün madenlerinden mahrum olmasından
daha ağır bir kayıptır!” sözü gerçekten vâki midir? Amerikalı profesör,
şüphesiz ki, kendi misyoner ve politikacılarının iştirak etmiyeceği bu sözüyle
ne demek istemiştir? Nihayet ilmî insafı çatlamıştır da ondan mı?
* Garptan bütün müspet bilgilerini
ve her şeylerini alan, bütün medeniyet unsurlarını iktibas eden Japonlar,
cihanın en çetin ve gülünç derecede iptidaî harfleri olan kendi yazılarını
acaba niçin muhafaza etmişlerdi?
* Eski harflerin öğrenilmesindeki
zorluk, acaba tedris metodlarının sakatlığından mı, yoksa bizzat harflerin
bünyesindeki çetinlikten mi doğmaktaydı?
* Eski harflerin imlâsındaki
kargaşalık, acaba bu hususta sabit ve kat’i bir usul eksikliğinden mi, yoksa
bizzat harflerin kendisinden mi gelmekteydi?
* Eski harflerin bütün millete ve
aşağı tabaka halka teşmil edilememesindeki zaaf, acaba o devrin maarifine mi,
yoksa harflerin zatına mı aittir?
* Yeryüzünde, o da kısmî olmak
şartiyle, İtalyanca, Fransızca, Yunanca gibi cihanın en büyük dilleri pekâla
bunu yerine getirebileceğine göre, Lâtin harflerinin dilimize tatbikindeki
(fonetik) mazhariyet, acaba hakikatte ve sâf zekâ bakımından bir fayda mıdır,
yoksa bir mahzur mu? Yani (fonetik) olmıyan ve kelime usulüne dayanan yazı
şekillerinin zekâyı beslemesinde hususî bir pay yok mudur? (Fonetik) usul,
insanı, pek basit ve ucuz bir (avantaj)a karşılık, içinde hapsedilip kalacağı
ve avâm seviyesinden yukarıya çıkarmıyacağı bir kabalığa mahkûm etmez mi?
* Birbirine bağlanan, bağlandıkça
şekil değiştiren ve birbiri içinde hall-ü hamur olan şekillerle, herbiri kaba
zincir baklaları ve çakıl taşları gibi daimî bir sertlik muhafaza eden şekiller
arasında, bediî olduğu kadar aklî rüçhaniyet ve galibiyet hangi taraftadır? Ve
bu rüçhaniyet ve galibiyetin ilk bürhanı olarak eski harflerin stenografya
kıymeti, telâfisi mümkün bir kayıp mıdır?
* Nihayet eski ve yeni harf
nesillerinin birbiriyle mukayesesinden çıkacak hüküm, mücerret zekâ, irfan ve
şahsiyet bakımından hangi cepheye üstünlük yöneltecektir?
* Bin kişilik bir cemiyette dokuz
yüz kişinin imzasını atabilecek ve (Karagöz) gazetesini sökebilecek kadar
okur-yazar olması mı; sadece yüz kişinin tam okur-yazar ve her türlü fikir
çilesiyle dolu olması mı, o cemiyet hesabına üstün bir not belirtir?
* Acaba harf inkılâbını yapanların
ve hattâ eski harfler içinde çocukluğunu ve ilk mektep çağını idrak edip de
peşinden yeni harfleri öğrenenlerin, bütün hususî ve samimî ifadelerinde yalnız
ve yalnız eski harfleri kullanmaktan başka bir şey yapamamaları, sadece alışkanlıkla
izah edilecek ve içine eski harf kudret ve imtiyazından hiçbir pay
karıştırılmayacak bir hâdise midir?
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-KIYAFET VE
ŞAPKA
* Prensip, şahsiyetimizin, bütün
maddî tezahür çerçevelerinde, baştanbaşa istiklâl kazanmasıdır. Bu istiklâl
ifadesini, ruhumuzdan başlıyarak, en hurda madde unsuruna kadar nakşetmekle
mükellefiz.
* Dâvanın, müşahhas unsurlar
kadrosunda, (1) numaralı maddesi, kılığımız ve serpuşumuzdur.
* Tarihî “haşr-ü neşr”leri
bakımından aynı kıyafet ölçüleri içinde pişmiş olmalarına rağmen Avrupalı
milletlerden her birinin öbürüne nazaran keskin farkları varken, bizim gibi
apayrı ve zıd kökten gelen bir milletin, Avrupayı, orta malı ve hususiyetsiz
(gardrop) plânında maymunvârî taklid etmesinden daha hazin bir iflâs tavrı
olamaz.
* Dâva, ne şalvara, ne de kavuğa
dönmekte. Madde unsurlarının, bizzat madde sıfatiyle hiç bir kıymet ve
haysiyeti yoktur. Herşey mânada...
* Dâva sadece, Yirminci Asır hayat
tarzının dâvet ettiği şeklî zaruretler içinde, şahsiyetimize lâyık müstakil
kılık ölçüsünü bulmakta...
* Şahsiyetimizin, ruhumuza üflenen
korkunç hayretle beraber, nasıl kılığımızıda hayretler içinde bırakıcı bir
buhrana düştüğüne misal, Tanzimattan bugüne kadar devre devre (gardrop)
unsurlarımızdır. Artık şalvarı içinde, yeni zamanların gerektirdiği çevikliği
bulamıyan eski tip, zorla pantalonu benimserken, bu hakîr madde parçasının nefs
muhasebesinden uzak; ve fesiyle pantalonu, cübbesiyle potini arasında en
canhıraş hayreti belirten bir tezad ifadesine maliktir.
* Nihayet bu milletin başına zorla
ve kanunla yerleştirilen şapka, (Giyyom Tel)in direk üzerinde selâmlamaya
mecbur edildiği zulûm şapkası hâdisesinden daha ağır bir cebirle, şahsiyetimizi
topyekûn Garba teslim ettirilişimizin, yüzde yüz palyaço haline getirilişimizin,
bir paspas üzerinde millî ırzımızı Avrupalıya feda etmeye zorlanışımızın resmî,
alenî ve nihaî hamlesi olmuştur. Binaenaleyh şapkada, şapkayı aşan bir mânâ
vardır. Bütün dinî, millî, bediî, tarihî ölçülerimizin istikrah duyduğu bu
unsuru başımıza geçirmeye mecbur tutulmakla topyekûn mukaddesatımızı, tarihî
can düşmanımızın emrine vermeye zorlanmış oluyorduk.
* Halbuki şapkada, dinî, millî,
bediî, tarihî ölçülerle, bizzat maddesi bakımından, muhabbet veya nefret
hissine değer hiçbir kıymet ve haysiyet mevcut değildir. Bütün kıymet ve
haysiyet, onun remz ve âlem teşkil ettiği ruh ölçüsündedir. Bu da küfürdür.
* Bize zorla ve cihanda bir eşi
görülmemiş kanunî bir mükellefiyetle şapkayı giydiren fikrî saik, şahsiyet ve
hüviyetimizi küfre teslim etmekten başka tek gaye sahibi değildir. Yoksa ne
fes, fes olarak güzel; ne de şapka, şapka olarak çirkindir. Nitekim bir
Müslümanın, gölgesine bile el değdiremiyeceği salip, bizzat şekli bakımından
hiçbir suç sahibi değilken, remzi olduğu küfür noktasından suçlunun suçlusu ve
çirkinin çirkinidir. O, sadece âlemi olduğu mâna adına küfrü temsil eder;
binaenaleyh küfrün, madde çerçevesinde tâ kendisi sayılır.
* Salip üzerinde olduğu gibi, ona
yakın ve uzak her unsur üzerinde de, zıd mânayı temsil derecesine göre dinî
ölçü buyken, millî ve bediî ölçüler de başka türlü değildir. Bütün kabahati,
ruhumuzla ruhu arasında maddî bir tefrik alâmeti olarak Hıristiyan el
tarafından şekillendirilmek olan şapka, bize, mücerred millî ve bediî ölçülerle
de şiddetle istikrah vericidir.
* İşte bu bakımdan, milletlerarası
kıyafet (konvansiyon-anlaşma)ları içinde umumî kılığımızı en keskin ve güzel
çizgilerle şahsiyetlendirmek için inceden inceye cehd sarfederken, şapkayı
büsbütün başımızdan çıkarıp atmak ve yerine bütün Doğu âlemini ziynetlendirecek
ve en ileri şahsiyet ifadesine ulaştıracak millî bir icad koymak başlıca
vazifemizdir.
* Bütün san'atkârlarımız bu millî
icada şekil vermek için çalışacaklar ve modellerini tetkik edilmek üzere
Başyüceliğe tevdi edeceklerdir. Nihayet belli başlı bir şekil üzerinde karar
verilip “Yüceler Kurultayı”nda bu şekil tasvib edildikten sonra, keyfiyet
millete mal edilecektir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-KADIN KILIĞI
* Kadın kılığı, bu emirden
itibaren edep hadlerine girecektir.
* Bu hadlere girmek, ölçümüzün kadın
vücudunda görünmesine müsaade ettiği kısımları açık bırakıp, görünmesine
müsaade etmediği kısımları örtülü bulundurmaktır.
* Edep hadleri mahfuz
bulundurulmak şartiyle kadın kılığında, ne kadar süs, zarafet, güzellik unsuru
varsa tatbik olunabilir.
* Yepyeni ve misilsiz şartların
çerçeveliyeceği Büyük Doğu âleminde kadın, hadleri mahfuz tutarak, zevkî ve
bediî her bakımdan zenginleştirmek ve bütün cihana örnek diye takdim etmekle
mükellef olduğu kılığını, bir taraftan mücerret kadın zarafet ve şahsiyetinin
en ileri ifadesi, öbür taraftan da İslâmî ve ahlâkî edeplerin en mükemmel
tecellisi halinde âbideleştirecektir.
* Büyük Doğu âleminin kadını, bu
kılığa girdikten sonra, artık ona, ev, mektep, salon, daire, konser, konferans,
merasim; zatiyle dinî bir yasak belirtmiyen her yer açık ve serbesttir.
* Dâva, ne kadını bir konserve
maddesi gibi simsiyah çarşaflar içinde lehimleyip hava temasından uzak
bulundurmak, ne de sokağa atılmış bir yemek gibi köpek nefslere peşkeş
çekmektir. Dâva, kadını birbirine zıt iki bâtıl telâkki arasında, ancak
Şeriatin kendisine tâyin ettiği içtimaî hüviyetiyle heykelleştirip cemiyet
meydanına dikmektir. Yani dâva, fazlası ve eksiği olmadan, bu mevzuda aynı ve
asliyle Şeriati tatbik etmektir.
* Kadın kılığı mevzuunda yobaz,
şeriat emrini, kadını utanılacak ve korkulacak bir madde gibi büsbütün iptal
etmek diye anladığı için bizzat şeriate karşı kabahatli; son üç çeyrek, yarım
ve bilhassa çeyrek asırlık hal de, kadını bütün perde ve hicaplarından soyarak
nazarî ve içtimaî bir zina ve iştiha unsuru şeklinde meydana arzettiği için
suçludur. Bu iki cürüm de, bir ana ölçünün sağından, öbürü solundan kaymak
suretiyle, biri bilmeden, öbürü bile bile hakikate karşı ihanettir.
* Kadın kılığının tâbi olacağı had
meselesiyle, bu had üzerinde bina edilecek güzellik dâvasını, en ileri din ve
(estetik) adamlarından bir heyet tesbit edecektir.
* İslâmiyetin resmettiği kadını,
bir fıçı içinde oturur ve ancak fıçının tıpasından ses verip ses alır
(asosyal-lâ içtimaî) bir ucûbe sananlar, Büyük Doğu âleminin İslâmiyete bütün
gerçekliğiyle uygun kadınını gördükleri zaman, iman ile güzelliği ve ahlâk ile
zarafeti bir araya getirmiş olmanın harikası, yani İslâmiyetin olduğu gibi
tecellisi karşısında, Firavn hayret ve dehşetiyle apışıp kalacaklardır.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-VÂİZLER
* Bu emirden itibaren camilerdeki
vaaz ve ders kürsüleri, bu kürsülerin gerektirdiği üstün şartları nefslerinde
pırıltacak insanlar yetişinceye kadar boş kalacaktır.
* Camilerde Müslümanlara bütün
dinî ve hayatî incelikleri anlatmaya memur üstün şartlı nefslerin
yetiştirilmesi işi, yakın ve uzak mazi dâhil olarak, örneksiz bir inkılâp
olacaktır.
* Bu dâvaya ait metod ve plânın
teferruatı mahfuz kalmak üzere, başlıca esas, şu ânda ortalığı saran basit,
kaba, sığ, bilgisiz ve her türlü incelikten ve ruh avlama san'atından mahrum,
sadece çirkinleştirici ve kabalaştırıcı, soğutucu ve kaçırıcı vâizler
kitlesinin bir tırpanda tasfiyesidir.
* Hıristiyanların bir papazı
yetiştirirken nazara aldıkları irfan ve san'at şartlarını mütalâa edecek
olursak, asırlardan beri vâizlerimizi yetiştirmekte ve onları ruh avcılarına
mahsus umumî şartlardan mahrum bırakmakta gösterdiğimiz ihmal derecesinin
azametini anlarız.
* Bundan böyle, dinî bilgi,
tasavvufî zevk, umumî irfan, muaşeret edebi, terbiye, zarafet, derinlik, telkin
ve tebliğ sanatı bakımından tamamlığı kat'î ve resmî olarak çerçevelenmiş
şahıslar dışında hiçbir ferde, muazzez ve münezzeh cami kürsülerinde yer
yoktur.
* Ahırındaki yanaşmaya bağırır
gibi, zift dolu bir zulmet hunisine benziyen ağzının bütün açılış imkâniyle ve
bir sövme toniyle hırlıyarak, dini, şeriati ve bütün mücavir hakikatleri kendi
öz nefslerinin tavla zarı eb'adındaki darlık ve basıklığına tatbik eden, Allah
ve Resulü adına, Allah ve Resulünün murat buyurmadığı hükümleri kesip atan,
böylece Allah ve Resulüne karşı celâdet göstermekten kaygı duymıyan ve
ruhlarında zerre miktarı esrar idrakine yer bulundurmıyan hamlık ve kabalık
örneklerine paydos diyecek inkılâp, bizimkidir. Bizim bunları tasfiye etmekten
muradımızsa, malûm din düşmanları gibi din mümessillerini ortadan kaldırmak
değil, böyle din düşmanlarına zuhur ve tecelli imkânı veren sahtelerini
kaldırıp hakikîlerini getirmektir.
* Bizim, en kısa zaman içinde
çizgi çizgi billûrlaştıracağımız ve heybetle kürsüsünde heykelleştireceğimiz
vâiz tipi, muazzam bir vecd, aşk, heyecan ve fedakârlık ruhunun temeline dayalı
koskoca bir irfan, beşerî fikir maceralarına vukuf, insan ruhunun esrarına
nüfuz kıymeti içinde, derin bir zarafet, zevk ve esrar idrakinin örneği
olacaktır.
* Dinimize, dairenin dışından ve
içinden kasteden iki cereyanın sonuncusunu, işte nâmütenahî derin ve esrarlı
İslâm şeriatinin bu ehliyetsiz avukatları temsil ediyor. Bunlar, ilk cereyanı
kuvvetlendirmekte çok defa şuursuz olarak başlıca âmildirler. Başımıza iç küfrü
üşüştüren de bunlardır.
* Biz, her şubesiyle, dış cereyanı
kökünden baltalamak cihadına içimizi en müsaffâ hale getirmenin baş tedbiri
olarak, Allah sevgisine vekâlet makamı olan mübarek kürsüyü ehline teslim ve
ehlinin şartlarını tesbit etmeyi hedef tutuyoruz.
* Bizim vâiz tipimiz, her
noktasından, korkutmak yerine sevindirmek, zorlaştırmak yerine kolaylaştırmak,
soğutmak yerine müjdelemek, acılaştırmak yerine tatlılaştırmak emri tüten
mukaddes hadîsin imtisalcileridir; ve çepçevre kuşatıcı, bağlayıcı, mıhlayıcı
ve bir daha bırakmayıcı birer diyalektika ustasıdır.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-YİNE KILIK
* Kravat ve pantalon içimize
Tanzimatla girdi.
* Kravat ve pantalonu aşağı tabaka
halk, büyük yığın, bir türlü benimseyemedi, sevemedi ve ruhunun giyim-kuşam
ölçüsüne uyduramadı.
* Kravat ve pantalon, sadece
Batıyı uzaktan tanımış ve marifetine körü körüne inanmış olmak mânasına küçük
aydın, hem Batı ve hem de Doğu irfanının sathında, yarı münevver bir sınıfın
üniforması haline geldi; o sınıf tarafından da hâkimiyet ve şahsiyetle
kuşanılamadı.Ve işte o sınıf, tavrındaki zaaf ve taklid edasını, seziş plânında
büyük yığından gizleyemedi.
* Aşağı tabaka halk, büyük yığın,
kravat ve pantalonu belki korkutucu, fakat asla güven duygusu vermeyici ve
akrabalık göstermeyici bir şey diye bakmıştır.
* Bugün mazisi yarım asra yaklaşan
şapkaya gelince, o, giydirenlerce de giyenlerce de hiçbir zaman
bünyeleştirelememiş ve horozun ibiğine dikilen bir (kokard) mahiyetini
aşamamıştır.
* Şapkayı getirenlerden, bir-iki
şahıs müstesna, hiçbiri, onu giymeyi becerememiştir. Kan kırmızı devrimci bir
İnönü veya bir Recep Peker'in başlarında şapka, Rus mujiğinin tepesinde
karnaval külâhı kadar sun'î ve (bediî) uygunsuzluktan uzaktır. Nitekim bu
tipleri soysanız ve onlara entari ve pijamadan hangisinin uygun düşeceğini
araştırsanız, varacağınız netice, tiksindikleri entari olacaktır. Bunlar,
dâvalarını yaşamayan samimiyetsizler...
* Bize Tanzimattan beri gelen
inkılâb kadrolarından hiçbiri, Batıyı (realite) ve (estetik) plânlarında yaşamış,
Batının derisi içine girmiş ve onu iki dünya arası bir mahsup muamelesi
neticesinde benimsemiş değildir. Bu hâle de en parlak delil, Tanzimat Paşasının
dizi çıkmış pantaloniyle galoşu, göbeği üzerinden kemeri düşen setresiyle fesi
arasındaki şaşkınlık manzarasıdır.
* Şapkayı getiren zümrenin, yine
birkeç fert müstesna, Batı kılığında son (estetik) merhale olan frak içindeki
komik tablosunu ele alırsanız, kravat ve pantalondan sonra şapkayla tamamlanmak
istenen hâdisenin ne hazin bir cilâdan ibaret kaldığını anlarsınız.
* Bu vaziyete göre, kasketini ters
çevirip namaza duran köylüyü suçlamaya mahut fraklılarda hak yoktur. Asıl hak,
şapkanın nasıl tutulacağını ve giyileceğini bildiği halde onu hayatı boyunca
başına geçirmemiş olanlardır. Bu ölçüden çıkarılacak ders, Batıyı Batılıdan
daha derin ve ileri bir kavrayışla anladıktan sonra ondan uzak kalmayı bilmenin
sırrına ermektir ki, dâvayı tâ merkezinden kavramaya götürür.
* Şapkanın kabulü sıralarında bir
Fransız fıkracısı şöyle yazmıştı: “Türkler şapkayı kabul ettiler ve başlarına
geçirdiler. Manzaraya bakan onun rûha değil, kelleye geçirildiğini anlar. Bu da
inkılâb demek olmaz!”.. Teşhis doğrudur: Ruh, başına geçireceğini taklitle
almaz, kendisi bulur.
* Suç ne kravat, ne pantalon,
hattâ ne şapkadadır. O şapka ki, kenarlı şekliyle, Haçlılar Seferlerinde,
hıristiyanların, kendilerini müslümanlardan ayırmaları için, bir giyim-kuşam
eşyası olmak yerine bir ruh alâmet ve sembolü diye icad edilmiştir. Suç,
sadece, bu unsurları şahsiyet hesabına vuramamaktadır. Bu bakımdan kravat,
pantalon ve şapka, bir buçuk asırdır gardrop kadrosunun dışına çıkmadığımızın
ve iç maktâlara nüfuz edemediğimizin maddî işaretleri olmuştur.
BAŞYÜCELİK EMİRLER-KÖY İMAMI
* Kırkbin köyümüz mü var; kırkbin
imama muhtacız.
* Ortalama yaşları yirmibeşi
geçmeyecek olan bu imamlar, kasaba ve şehirlerdeki üstün rütbeli ağabeylerinden
daha değerli ve bir nevi hayat fedâileri...
* Hususî enstitü ve kurslarda,
yetiştirilecek olan bu imamlar, Türk köyünün mânevî temeli...
* Nasıl her Türk köyü, şehadet
parmağı gibi göğü gösteren bir minare etrafında halkalanmışsa, öylece, bu
imamların döşeyeceği mâna zemini üzerinde yükselecektir.
* Bu imamların en küçük vazifesi
namaz kıldırmak, en büyük işi de bütün ibâdet şekillerinden tütücü ruhu köyün
bütün hayat ve faaliyet şubelerinde canlandırmaktır.
* Bu imamlar köyün ruh ve o ruha
bağlı madde terbiyesine memur...
* Ne jandarma gibi emir ve
yasaklama, ne de köy öğretmeni şeklinde sınıfta bırakma müeyyidelerine malik
bulunacak, yani hiçbir icra kuvveti bulunmayacak olan bu imamlar, sadece vicdan
işçileri olarak, köylünün ruhuna nüfuz edici telkin ve nasihat ustalarıdır.
* Büyük Doğu idealinin köy imamı,
köy öğretmeni ve köy muhtarından ibaret üçüzlü köy hükûmetinde imam ruh,
öğretmen kafa, muhtar da el... Ve kuvvetler tam bir işbirliği âhenginde...
* Köylünün dünya ve ötesine ait
vazife ve iş ölçüsü, ruhî ve ahlâkî yönleriyle, kendi seviyelerine göre bu
imamların gergefinde nakışlanacak, öğretmen aynı dâvanın umumî bilgisini
verecek, muhtar nizamını koruyacak ve üçü birden gerekli paylarla hep o hedefi
izleyecektir.
* Köylüyü toprağına ısındırmak,
onu hükûmet politikası istikametinde bir üretim gayesine bağlamak, “ya devlet
başa, ya kuzgun leşe...” düsturu altında her ân cemiyet hizmetine hazır tutmak;
hâsılı gelin saçı gibi örgü örgü tarlası, namaz tülbendi kadar temiz ev, Yunan
heykelleri şeklinde sıhhat ve kuvvet pırıldatan vücudiyle, maddesi, ebediyet
yollarının cemiyetine desteklik vasfiyle de ruhu bakımından yetiştirmek...
İşte, tarihin bir eşini görmediği bu imamlara düşen borç...
* Yiyeceği, içeceği, giyeceği ve
her türlü harcayacağı, köylü tarafından sağlanacak olan bu imamlar, her ân
camide, meydanda, köy evinde, kahvehanede, tarlada, köylü ile yanyana ve
dizdizedir.
* Üniversite üstü, ince ve nazik ruh
cihazları marifetiyle yetiştirilecek ve beş senelik köy hizmetini doldurmadan
şehre intikal edemeyecek olan bu yepyeni vecd, aşk, ideal ve fedakârlık
sınıfına ait şartlar, nasıl yetişecekleri, yetiştirecekleri, vazifeleri ve
hakları bakımından, madde madde örülü bir plâna dayanacaktır.
* Bu imamlar ruh doktorlarıdır ve
şifaya kavuşturamayacakları ahlâkî âfet yoktur.
* Bu imamlar yer ve göğün
kurtarıcı habercileridir.
* Bu imamlar bütün insanlığın
beklediği devlet nizamının (betonarme) harcıdır.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-SUBAY
* Subay, orducu (militarist) Büyük
Doğu idealinin icrada mihrak şahsiyetidir.
* Büyük Doğu ordu manzumesinde
subay, gayesine sımsıkı perçinli olduğu cemiyetin müdafaa ve taarruz gücünü
maddede temsil eder ve maddede böyle bir temsilciliğin mânada gerekli bütün
vasıflarını üzerinde taşır.
* Nice emsalinde görüldüğü üzere,
sadece maddi ve kahhar bir kuvvetin azizleştirilmesi ve nefsânî bir sultaya yol
açması mânasına alınamayacak olan Büyük Doğu militarizması, bütün insanlığa,
icabında tam bir vicdan hürriyeti, icabında da operatör bıçağı gibi cebir ve
zorla tatbik edilecek bir ideal manivelâsıdır; ve bunun subayı, temsil ettiği
bu manivelâyı bütün kanun ve hikmetleriyle tanıyandır.
* Her sahada Büyük Doğu yetiştirme
mektebi, subayı, yeniçeriliğin saffet ve fazilet çığırında olduğu gibi, bülûğ
yaşında ele alacak, orta ve yüksek tahsil devrelerinde, hususî usûllerle ruh ve
madde kıvamları bakımından en yüksek dereceye erdirecek ve “Altun Ordu”nun
elmas şahsiyeti olarak vazifesi başına dikecektir.
* Büyük Doğu idealinin subayı,
maddede ve mânada cemiyetinin en şık, en pırıltılı tipidir.
* Büyük Doğu idealinin subayı,
büyük fikir, dâva ve politika ocağı “Yüceler Kurultayı” emrinde, dimağa bağlı
eldir. Büyük velî İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin ifadesiyle “yıkayıcı elinde ölü”
gibi itaatli.. Ve bu körü körüne -tam gördükten ve anladıktan sonraki körlük-
itaat borcunun tasavvufî bir zevkle idrakine malik...
* Büyük Doğu idealinin subayı,
günlük politikayla uğraşmayı, kılıcında kırık gibi, hüsran ve felâket sayar.
* Büyük Doğu idealinin subayı,
şahsını ve sınıfını hiçbir imtiyaz hissine kaptırmaz ve öz cemiyetine karşı
hiçbir kuvvet şuuru beslemez.
* Büyük Doğu idealinin subayı,
fert, cemiyet, iman ve gaye hâlinde her kutbiyle tam bir âhenk belirtici millet
ve devlet bünyesinde, muhal farz olarak temel kanunlara tam bir ihanet gördüğü
zamandır ki, müdahale sırasının kendisine ve sınıfına gelip gelmemiş olduğunu
muhakeme eder; ve bu mutlak kayıt dışında, öz beynini ezen bir yumruk ve öz
vatanını işgal eden bir kuvvet olmaktan nâmütenahî uzak durur.
* Büyük Doğu idealinin subayı,
kuvvetin şirret değil, mahçup bir şey olduğunu kestirecek kadar ince bir
irfanla, edep, terbiye, vekar, muaşeret bilgisi, prensip asabiyeti, disiplin
humması, umumî kültür ve her türlü ahlâkî kıymet bakımından, en parlak ruh
teçhizatını üniforması üzerinde taşıyan bir haşmet, haysiyet ve fazilet
heykelidir.
* Büyük Doğu idealinin subayından,
bazen şaşırması, tökezlemesi ve nefsine uyması mümkün sivillere mahsus ayıp ve
suçlardan hiçbiri sudûr edemez, etmemesi için her tedbir önceden ve sonradan
tamamlanmış bulunur; ve eğer böyle bir hâl görülecek olursa gerektireceği ceza,
sivillerinkinden misillerce ağır ve açacağı şeref yarası şifâsız olur. Böylece
Büyük Doğu idealinin subayı, İslâmdan başka hiçbir orduda bulunmayan, yaşarken
gazi, ölürken de şehit olmak rütbesinin emrettiği fikrî, ruhî, ilmî, fennî,
usulî, inzibatî, bediî, ahlâkî bütün kıymetleri, her yıldızının içinde ayrı bir
güneş gibi pırıldatıcı bir kahraman namzedidir.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-İŞÇİ
* İşçi sınıfı bizde, orduda nefer
gibi, cemiyetine karşı hiçbir sınıfî ve nefsanî hak iddiasına kudreti olmayan;
ve her hakkı cemiyeti tarafından tekeffül edilen tâbi zümre...
* İşçi sınıfı bizde, kendisini
gözü kapalı, doktora teslim eden bir hasta vaziyetinde, her himayeyi, doktorun
ilmine mütenazır olarak, cemiyetinin bağlı olduğu adalet ölçüsünden bekler ve
eksiksiz görür.
* İşçi sınıfı bizde seviyesine
göre, bir talim ve terbiye sistemi içinde, her şeyden evvel 19 uncu asrın
ikinci yarısından bu yana, kendi hakkında uydurulan ütopyaları ve bu
ütopyaların tatbik sahalarındaki sahtekârlıkları yakından görecek ve
cemiyetinde fâni, ayrıca meslekî imtiyazı olmayan idealist işçiyi
örnekleştirecek ve cihana takdim edecektir.
* Bu vasıflar içinde bizim
işçimiz, demokrasilerin, bir taraftan patronu şişirirken, öbür taraftan işçiye
cemiyetini tehdit hakkını tanıyan tezatlı sistemine zıd olarak, grev, boykot,
(lokavt) ve her türlü direnme ve ayaklanma kudret ve selâhiyetinden arınmıştır.
* Açık bir içtimaî (şantaj) ifade
eden ve karnı acıkanı ekmeği, üşüyeni kömürü, yolcuyu nakil vasıtası, hastayı
ilâcından yoksun bırakma tehdidi yolundan hak arayan böyle liberalizma
maskaralıklarından Büyük Doğu ikliminde ve işçisinde tek bir iz bulamazsınız!
* (Karl Marx)ın “patron kasasında
kârdan her metelik, hakkı eksik ödenen işçinin emeğinden hırsızlamadır!”
düsturu, maliyet hesabiyle kâr arasında, tespiti gayet kolay bir bilânço
arzeden sınaî manzumenin bu basit ve sathî ifadesinden faydalanılarak ileriye atılmış
bir (diyalektik) oyunudur. Bu takdirde, zararlı patrona ait her meteliği tazmin
etmekle mükellef bulunanın işçi olup olmadığı sorulabileceği gibi, 1
kilometrelik yola sırtında 100 kilo yükü 5 liraya taşıyan hamala bağlı hakkın
da neyle ve nasıl hesap edilebileceği sorulabilir.
* Bütün dâva, malın ve mutlak
mülkiyetin Allah ait olduğunu bilen bir cemiyette, en adaletli bir kıymet
takdiri ölçüsüyle emekleri değerlendirmek; ve komünizma ütopyasını dışarıya
doğru şımartıp içeride esir gibi kullandığı işçiye, mutlak bir askerî nizam
içinde, patron emekçi muvazenesinin sadece İslâmiyette bulunduğunu
göstermektir.
* Mü'min sermayenin işçisi mazlum
ve haksızlığa mahkûm olamaz.
* Mü'min işçi ise cemiyet içinde
ayrı bir sınıf olmak imtiyaz ve istismariyle nefsine hâkimiyet tanıyamaz, ve
her zümreyle beraber hakka mahkûm olduğunu takdir eder.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-SERMAYE VE
PATRON
* Büyük Doğu idealinin
nakışlandırdığı cemiyette sermaye mü'mindir; yani patron mü'min...
* O halde bu sermaye, (Karl
Marx)ın ele aldığı sömürücü, kemirici ve faiz isimli bir nevi yağ bağlama
imtiyaziyle göbek şişirici bir vasıta değil, her ân nefsinden şüphe ve her
lâhza kendisini murakabe edici bir kuvvet merkezidir.
* İslâmda esas bakımından kirli
bir nesne olan mal ve para, temizliğini helâlde arar ve zekâtta sağlarken
-zekât mefhumu temizlenmeden gelir- vasıtalık ettiği emek takdirinde de adalet
ölçülerinin en dakik, en rakik, en refik ve en şefik alanını gözleyicidir.
* İslâmın şeriatte “Seninki senin,
benimki benim!” hükmü, ferdî mülkiyet hakkını tespit ettiğine, tarikatte
“Seninki senin, benimki de senin!” ölçüsü de ahlâk plânında kefâlet
belirttiğine, hakikatte ise “ne seninki senin, ne benimki benim; hepsi
Allahın!” düsturu her şeyi kökünden hall-ü fasl eylediğine göre, bu çerçeve
içindeki sermaye, patron, kâr ve mülkiyet hakkına, topyekûn bütün sistemler ve
emekçiler kurban olsun...
* İslâmda, sermayenin urlaşma
(hipertirofi - dehhâme) arzederek vücudu kemirmeye başlamasını, zekâta tâbi
kıymetlerini (kâr, serbest ana para, mal dahil) her sene kırkta birini (yüzde
iki buçuk) muhtaçlara ayırmak ve budamak suretiyle önleyici, durgun ve
hareketsiz sermayeyi çeke çeke eritici, buna rağmen iş ve para hareketi
sayesinde yükselen kâr ve mülkiyeti makbul sayıcı ilâhî sistem, “içtimaî adalet”
diye bangır bangır bağıranların, gök dururken yerde aradıkları güneştir.
* Bizde patron, ister devlet,
ister şirket, ister fert, emekçiyi, babasına hizmet borcunda evlât kabul eder;
ve evlâda mahsus sımsıkı disiplin içinde, yine evlâda mahsus bütün koruma
şartlariyle destekler. Bu destekleyiş o kadar ileri ve hiçbir yerde görülmemiş
soyundandır ki, emekçi, miras hakkı müstesna, hak ve ihtiyaç derecesine göre
zorlama hakkına malik bulunmaksızın patronunun olanca imkânını tasarrufu
altında tutar.
* Patronu, işçi hakları mevzuunda
zorlama selâhiyeti işçi ve emekçide değil, idarî ve içtimaî murakabe
mihrakındadır.
* Tavuk ve yumurta gibi, patron
olmayınca işçi, işçi olmayınca da patron olamayacağı hakikati önünde, patrona
düşen, işçi sayesinde vücut hikmetine kavuştuğunu; işçiye düşen ise, çalınmış
bile olsa kendi hakkına ve gücüne tecelli zemini açanın patron olduğunu bilmek
ve onun iyisine bağlanmaktır.
* Serbest sermaye veya mamul
eşyası 10 milyon ve kârı 1 milyondan ibaret, 100 işçi çalıştıran bir patron,
para ve malından 250 bin, kârından da 25 bin lirasını, zekât olarak
dağıtacağına göre, işçilerine her yıl, açıktan, hepsi birden zekâta müstehak
farziyle, 2750şer lira verecek ve bu kat'î müeyyide üzerine dayalı binbir
ahlâkî fedakârlık şekli icad edecektir.
* Büyük Doğu idealinin
nakışlandırdığı cemiyette patronla işçiyi kaynaştıracak en büyük ruhî ve ahlâkî
müeyyide, hizmetçileriyle aynı sofrada yemek yiyen Kâinatın Efendisi; ve ata,
kölesiyle nöbetleşe binen Hazret-i Ömer'den süzülen mânadır.
BAŞYÜCELİK EMİRLERİ-FABRİKA
* Büyük Doğu idealinde minarelerle
fabrika bacaları, tek ve çift hesabiyle aynı dizide ve yanyanadır.
* Türkiye de 10 veya 1000 veya
10000 veya 100 bin câmi ve mescit ve bir o kadar da minare varsa, aynı miktar
ve mikyasta fabrika bacası yükseltilmesi, câmi ve minarelerin başlıca
ihtarıdır. Öyle ki, her minare bir fabrika bacasiyle nişanlı...
* Büyük Doğu idealince eşya ve
tabiatı teshir gayesinin remzi olan fabrika, hiçbir cihaz, âlet, yedek parça,
akaryakıt ve muharrik unsurunu dışarın getirtemez. Bu imkânın doğacağı ve bir
“devr-i daim” nizamına gireceği güne kadar da hiçbir makineleşme ve sınaî
istihsale gerçek göziyle bakılamaz.
* Makineyi yapacak makineyi
yapabilme ehliyeti meydana gelinceye kadar, idealimiz madde hünerine malik ellerde
esir bilinecek; ve o zâlim madde boyunduruğundan kurtulmak için, müspet bilgi
fedâileri, gerekirse gece uykularını 1 saate indirecek ve millet kepekle
toprağı karıştırıp yiyecektir.
* Makineyi yapacak makineyi
yapabilme ehliyeti başlar başlamaz da, eser ne kadar iptidaî olursa olsun, baş
tâcı edilecek ve meselâ yabancı bir elçiliğin davetine, yerli yapı külüstür bir
otomobille giden Başbakan, herhangi lüks bir Avrupa veya Amerika arabasiyle
gitmekten çok üstün bir tesire ve ona göre kelâm hakkına sahip olacağını
bilecektir.
* Batı adamının, cihazını,
âletini, parça parça her şeyini dışarıdan getirdikten sonra plânını,
mühendisini, baş ustalarını, hattâ birçok dalda hammaddesini ve muharrik
kuvvetini bile Batıdan devşirip, çocukların resimli takozları gibi burada
düzene sokturduğu, ismine “montaj sanayi” denilen, bir de utanmadan firmasına
“Türk” sıfatı eklenen fabrika soyu, Büyük Doğu ideolocyası gözünde (teknoloji)
fahişeliğinin en sefil ve rezil şeklidir.
* Büyük Doğu ideolocyasının
vatanında fabrikaya hâkimiyet, mühendisinden işçisine kadar, Anadolu köylüsünün
kerpiç yoğurur ve tezek kuruturken gösterdiği beceriklilik ve dış yardıma
ihtiyaçsızlık nisbetinde olacaktır. Öküzünün kurutulmuş derisinden yaptığı
kaytaniyle esterinin hamudunu tamir eden köylüdeki iptidaî iş hâkimiyeti, bütün
vatanı kaplayacak fabrikalarda, alâkalılarca, ayniyle âli plânda tecelli etmek
borcundadır.
* Ziraî ve sınaî temellerin
karşılıklı ve kâmil âhengi içinde yükselecek olan fabrika, vatan müdafaasından
topyekûn beşerî saha bırakmayacak ve bir zamanların İngiliz sanayii eşyası
üzerindeki (Made in England-İngilterede yapılmıştır) kaydı yerine ve aynı
iftihar uslûbiyle “Türk malı” damgasını taşıyacaktır.
* Büyük Doğu ideolocyası,
minarelerden yükselen ezanlarla Batı ruh ve kültürünü yenmek dâvasını güderken,
fabrika bacalarından yükselen duman kıvrımlarının göklerdeki nakşiyle de
maddeye hâkimiyet hünerini Batıdan koparıp almak gayesini temsil eder.
VESAİRE
* ZEVK İDRAKİ: Pratikte Büyük Doğu
dâvasını kalen kalem göstermeye ne imkân ne de lüzûm vardır. Her şey, bu
dâvanın ruh tohumunu ele alıp her sahada ağacını şekillendirmek ve
yetiştirmekten ibarettir. Esas etrafında dal dal şekillendirme işi, izahtan
müstağni bir zevk idraki işidir.
* EMİR (YAP!)-YASAK
(YAPMA!):Pratikte Büyük Doğu dâvası emirler ve yasaklar, yeniden ruh ve şekil
verileceklerle, kökünden kazınacaklar halinde iki bölümlü...
* YASAKLAR: Asıl dâvamız müspet
olarak yapılması gerekenler, yani emir manzumesine girenler olduğuna göre,
yasakları pratikte ve içtimaî tatbikat sahasında kısaca şöyle hülâsa
edebiliriz; bütün ölçülerimizin temel dayanağı olan ana kıstasa aykırı her
şey... Evvelâ sonu “hane” ekiyle bitenler: Umumhane, meyhane, kumarhane, bazı
halleriyle kahvehane, her türlü tembelhane, rezalethane vesaire...
* CÂMİ VE MESCİD: Yapılacakların
başında, 1000 küsur yıldır ruh ve şekli bulandırılmış olan câmi ve mescidi aslî
haline getirmek vardır. “Câmilerinizi sâde ve şehirlerinizi zinetli bina
ediniz!” meâlindeki Peygamber emri, evet 1000 küsur yıldır tatbikçisini
bulamamış ve aksine şehirleri sefil ve mâbedleri şahane bina etmek mânasına
alınmış olarak, hakikatine Büyük Doğu ideolocyasında kavuşacak; ve dünyamız,
muazzam ve muhteşem şehirlerin her tarafında, son derece sade, basit, mücerret
çizgili, fakat o nisbette heybetli, vekarlı ve mânalı mâbedlerle donanacaktır.
Câmiden gaye, şekil değil, ruhtur, ve orası, maddesiyle seyredilip hayran
kalınmanın değil, içinde ve mücerret bir dünyada erimenin yeridir. Bu zamana
dek dikkat edilemeyen bu mânayı Büyük Doğu dâvası maddeye nakşedecek ve
doktorların yaralara bastıkları bezler kadar temiz, içinde hiçbir lâübalî
harekete müsaade edilemez ve her ân teftiş ve murakabe altında câmiin, yani
gerçek İslâm mabedinin ne demek olduğunu gösterecektir.
* BANKA: Ölçü dışı bütün kötü ve
menfî taraflarından arınmış, kazanç şeklini temel ölçüye uydurmuş ve yalnız
temel iktisadî nâzım ve sermaye kuvvetlendiricisi roliyle makbul...
* SPOR: Hiçbir kumara âlet
edimeksizin, sadece hâkim ruhun uygun bedenine yardımcı olarak ve asla kendi başına
azizleştirilmeyerek ve ruhu karartmasına imkân verilmeyerek caiz ve lâzım...
* SİNEMA VE TİYATRO: Dâvaya tam
tatbik edilmiş olarak en şerefli iki telkin kürsüsü...
* MÛSİKÎ: Kötülük ve süflîliğe
âlet edebilecek her tatbik şekliyle (meyhane ve oyun musikîsi) yasak, iyilik ve
ulviliğe vesile her şekliyle de (sâf sanat ve ilâhî tefekkür) benimsenecek ve
müessirleştirilecek güzel sanatlar kolu...
* ÂBİDE: Heykele mukabil, millî
kıymetler, hatıralar ve ölçülerin, harikulâde mimarî ifadeleri ve mücerred çizgileri
içinde belirtici tarz...
* MİLLÎ KÜTÜPHANE: Maarif cihazı
emrinde, şehirlerde kubbeleşen ve köylerde tek odaya kadar inen, uçsuz bucaksız
kitap harmanı...
* PARTİ, BİRLİK, DERNEK, KULÜP,
SENDİKA: Ancak, nizamın zedelenmesi, fikrin gürültüye gitmesi ve hakların
çalınması ihtimalini yaşatan rejimlerde, bellibaşlı sınıf ve zümrelerin,
dâvalarını veya cemiyete karşı haklarını savunmaları için kabul edilen bu zaaf
ve menfîlik müesseselerinden hiçbirine yer yok, sadece onların devlet hamle ve
teşebbüslerini tamamlayıcı hayır ve müsbet teşekküllerine izin vardır.
* KILIK VE KIYAFET: Büyük Doğu
ideali, daima bir evde baba sıkıyönetimi tavriyle milletinin kılık ve
kıyafetine kadar müdahalecidir; ve başta kadın kılığı bulunmak üzere, ahlâk,
edep, zarafet ve şahsiyeti esas tutar.
* ZABITA: Son derece şefkatli,
terbiyeli, halk emrinde fakat en küçük bir zorbalık ve külhanbeylik edasına
kadar bütün kalabalıkları takip edecek ve (estetik-bediî) bakımından bile
suçlandıracak derecede dikkatli, bilgili, kudretli bir zabıta...
* Büyük Doğu idealinin hüküm
sürdüğü diyarda Batılı elçi, memleketine şu yolda bir rapor yazacaktır;
“Görülmemiş bir nizam, disiplin, iş ve fikir birliği hendesesi içinde, bizim
medeniyetimize bağlı bir aydının ancak cehennem hayatı kabul edebileceği bir
yaşayış şekli...”
* Büyük Doğu idealinin pratikteki
şekilleriyle dünyası, bir sefa çerçevesi değil, ilâhî aşk ve gaye uğrunda bir
cefa çevresidir.
NOT:
Bütün ideolocya örgüsü ve
Başyücelik emirleri, başta Türkiye bulunmak üzere hiçbir memleketin temel
nizamlarını kendi ruhundaki nizamla değiştirmek ve bunun propagandasını yapmak
gibi ameliye plânında bir maksat gütmez; sadece, yine başta Türkiye bulunmak
üzere topyekûn insanlığa, içinde bulunduğu halin tahlili ve tenkidi
zaviyesinden, muhtaç bulunduğu nizamı, sâf fakir, tasavvur ve nazariye plânında
ve hiçbir kanunun suç biçmediği şekilde göstermekle kalır.
İdeolocya Örgüsünün, bu âna kadar
görülenlerle, bundan sonra görülecek kısımlarına bu ölçüyle bakmak lâzımdır.