İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ
VII-
BEKLEDİĞİMİZ İNKILABIN YÖNLERİ
İÇTİMAÎ
VE İKTİSADÎ MEZHEPLER
· İslâm
inkılâbı, liberalizma ve kapitalizma, faşizma ve nazizma., sosyalizma ve
komünizma gibi, bugüne kadar tatbik mevzuu olmuş içtimaî ve iktisadi
mezheplerin her birini, hiçbirine üstünlük vermeden masaya oturtur ve onlara
şöyle mukabele eder: «Herbirinizin, bütünü kucaklayamadan, ayrı ayrı ve parça
parça bazı haklarınız ve hakikatleriniz vardır; ve herbirinizin ayrı ayrı ve
parça parça arayıp da bulamadığınız hakikat, birer bütün halinde
İslamiyettedir.»
· İslâm inkılâbının bu hitabı, ona
inanmayanlar için ve kof bir iddiadır; fakat inananlar için değil de sadece
hakikat adına tarafsız bir cephe tutanlar için, bütün bir lâboratuar tecrübe ve
müşahedesine dayalı riyazî bir vâkıa haysiyetindedir.
· İslâm inkılâbının, bilhassa, liberalizma ve
kapitalizma, faşizma ve nazizma, sosyalizma ve komünizma gibi bugün medeniyet
dünyasını en vuzuhlu çizgilerle üçe bölen ve tarih boyunca tatbik mevzuu
olabilmiş yegâne üç mezhebi teşkil eden rejimler karşısındaki mevkiini tayin
ederken, ilk metod inceliği şu noktada toplanır: İslâmiyetin bunlardan
hiçbirine tâbi olması ve hiçbirine kendi ismini ilâve etmesi mümkün değil;
ancak bunlardan herbirinin öbüründe kaybetmek istemediği hak ve hakikatle
beraber hepsinin birden hesabını tekeffül edici küllî mizanın tahkik ve
tefahhusu, ancak İslâmiyet içinde kabildir.
· Demek ki, İslâm inkılâbı, tam saffet ve
asliyetiyle İslâm temeline dayanarak, hesabını dünya ve insanlık çapında vermek
üzere, kendisini, bütün yanlışları doğrultucu bütün bozukluktan düzeltici; ve
bu arada meydana çıkacak her meseleyi kaybedilen hakikati bakımından
cevaplandırıcı ve kimsenin hakkını kimsede bırakmıyacağı mikyasta küllî bir
vâhid olarak mütalâa edilmek mevkiindedir. O, bunlardan hiçbiri değil, her şey
kaybettiği hakikatiyle onda...
· Onun içindir ki, ya İslâmiyeti, ya bu
mezhepleri, yahut ve en doğrusu, hem İslâmiyeti ve hem bu mezhepleri tanımayan
bazı echel ve züppe tefsircilerin dillerine pelesenk ettikleri şekilde, İslâm
demokrasya ve liberalizması, İslam faşizması ve hattâ İslâm sosyalizma ve
komünizması tarzındaki beyanlar, hakikat çilesi çekenlerce dünyanın en sefil,
bîçare ve hakikate zıt ifadeleridir. İslamiyet, kendisini bunlardan birine
benzetmekten ve bunlardan birini öncü olarak kabul etmekten tamamiyle münezzeh;
aksine, bunlardan herbirinin, teker teker malik oldukları kısmî hak ve küllî
haksızlık içinde, parça parça bulup da bütünleştiremedikleri yekpare ve
toplayıcı hakikat merkezine, yani kendisine davet etmekle mükelleftir.
· Bu mezheplerden herbiri, ancak öbürüne
karşı hak ve kuvvetine rağmen âzamî haddine çıkarılmış bir bâtıl içinde
harcayıp tükettiği hakikatin İslâmiyette olduğunu görecek; ve orada, her
mezhebin, bu ölçüyle, birleştiğini, toplandığını ve yalnız İslâmiyetten ibaret
kaldığını tesbit edecektir.
· Liberalizma ve kapitalizmanın insanî
mülkiyet mefkûresi, aslî hakikat bakımından İslâmın fert hakları kadrosunda
kemâle ulaşırken, bu mülkiyetlerin dehhâmeleşmesi, ur haline gelmesi ve bütün
vücudu sömürmesi neticesinde bir aksülâmel olarak doğan sosyalizma ve
komünizmanın umumî tesviye ve adalet dâvası da, İslâmda, zekâtın emir ve faizin
yasak oluşiyle hakkını ve tam mânia tedbirini elde eder; ve yine demokrasya
nizamının istimnâ haline getirdiği ye bizzat gayeleştirdiği başı boş hürriyete
karşılık türeyen faşizmanın müdahaleci ruhu, İslâmda, ancak hak sahiplerine
verilen hürriyet ve bütün hürriyetleri hak kutbunda istihlâk eden merkezî
hakikat ölçüsüyle gayesine varır.
· Böylece, her üç mezhebin öbürüne karşı elinde
tuttuğu müthiş (koz) ve kendi «doğru» sunu bulamadan öbürünün nezdinde ispat
ettiği müthiş yanlış, her «parça doğru» nun «bütün doğru» olabilmesi için
gereken yekparelik istinadiyle, İslâm çerçevesinde mahsubuna kavuşur; ve
böylece, İslâmî mihrakta erimiş, öz hakikatini bulmuş ve onu kabul etmiş
olarak, bugün dünyayı idare eden üç veya iki mezhep de, bütün ismini ve cismini
ona feda ettikten sonra İslâmiyette müşterek (sentez) ahengine erişir.
· İslâm inkılabının bugünkü içtimaî mezhepler
karşısında vazifesi, liberal ve kapitaliste «gel de, fertteki mülkiyet ve
hürriyet hakkının maddî ve mânevî tam hakikat ve kefaletini İslâmiyette gör!»,
sosyalist ve komüniste «gel de, fert hakkına ve her fertte değişik keyfiyet
payına el sürmeden iş gören içtimaî ve iktisadî tesviye ve teavün âmilini ve
sermaye tahakkümüne karşı zabıta faktörünü İslâmiyette bul!»; faşist ve naziye
«gel de, şahsî hürriyetleri nefsanî müdahalelerle incitmeden bütün şahısları
ister gönüllerinden ve ister cisimlerinden kavrayıcı hak ve hakikatin nizam ve
saltanatını İslâmiyette seyret!» demekten ve İslâmiyeti, topyekûn zaman ve
mekân boyunca her şeyi, her hamleyi, oluşu ve her hakikati kuşatıcı ve
toplayıcı bilmek ve bildirmekten ibarettir.
SİYASET
· İslâm inkılâbında siyaset, içeriye doğru, her
çizgisi ve noktası tamam bir ideolocya manzumesine dayalı bütün bir tekevvün
işinin manivela dehâsıdır. Bu yüzden o, teker teker kendi aslî hamle ve hareket
şubeleri içinde ifade edebilir; toplu ve merkezi olarak belirtilemez.
· İslâm inkılâbında toplu ve merkezî siyaset,
ancak «haricî politika» ifadesiyle, dışarıya doğru olanıdır. Gerçekten, İslâm,
dışarıya doğru tek bir vâhid belirtici, tam mânasiyle sabit ve çerçeveli bir
siyaseti vardır.
· İslâm İnkılâbının iç siyasetini mutlaka
toplu ve merkezî teşhise kavuşturmak lâzımsa, ona, birinin tasfiyesi ve
öbürünün ihyası bakımından, biri düşman ve öbürü dost, iki kutup
gösterilebilir. Bunlardan düşman kutup iki şubelidir: 1 — İslâma, iman
dairesinin dışından musallat, tam 100 senelik, dinsizler köksüzler, şahsiyetsiz
mukallitler nesli ve bütün yardımcıları... Bunların fâal yardımcıları, manevî
sömürge ustası Garplılar, Yahudiler, Masonlar, dönmeler, melezler ve
kozmopolitler... 2 — İslâma, iman dairesinin içinden musallat, tam 400 senelik,
aşksızlar, vecdsizler, kuru ezberciler, nefsanî tefsirciler, insan ve dünya
murakabesinden uzak nasipsizler, dinin zahirî bâtınî ruhuna yabancı ham ve kaba
softalar nesli ve bütün yardımcıları... Bunların yardımcıları ise bugün
faaliyetini kaybetmiş, fakat ananevî bir insiyakla her ân türeyip üreyebilecek
soydan umumî cahiller...
· İslâm inkılâbının iç siyasette en büyük
dostluk kutbu da, dine topyekûn ruhunu ve aklını teslim ederek onu nihaî saffet
ye asliyetiyle temsil etmek üzere yetiştirilecek yepyeni nesiller... Bunlar
«nâr-ı beyzâ»dan daha yakıcı, en ince havaları kaydeden barometre plâkalarından
daha hassas, dünya çapında, tarih ve fikir çilesine sahip, aklın ve ilimlerin
son humma noktasına yapışık, solmıyacak renk ve geçmiyecek ânın kara
sevdalıları... Bunlara, İslâmın saffet ve hakikat devirlerinden başka maziye
doğru hiçbir örnek gösterilmeyecek; her şey bunlar vasıtasiyle, mazideki tek
hareket noktasından dosdoğru istikbale havale edilecektir, İslâm inkılâbını iç
siyaset ölçüsü bakımından iyice kavramak lâzımdır ki, gözün göremiyeceği ve
hayalin alamıyacağı kadar ve ezelle ebede doğru her ân yeni bir dâva ve hamle
temsil edecek olan bu rüya nesli, cihanın en büyük «doğru»sunu tam dört asırdır
yanlıştan yanlışa sürüklemiş, nihayet bir ve en nihayet yarım asırdan beri de
bu «doğru»ya «yanlış» ismini takmış olan seleflerini hiçbir mevzuda
örnekleştirme ve kopya etmek mevkiinde olmıyacaktır. Gelin de siz bu nesil
idealini güdenlere mürteci deyin! Asıl onun gözünde en koyusu bugünden
başlıyarak, gittikçe hafifleye hafifleye dört asır gerisine doğru devam eden
tabakalardır ki, mürtecilerin tâ kendileri olacaktır! Zira bu tabakaların
ilticaları, günden itibaren gittikçe hafifleye hafifleye 400 senelik maziye
doğru, baştan başa, en kör ve aşağı «emmâre»lik haliyle kaba nefse rücuun ve o
yüzden din dışına çıkışın hikâyesi olarak izah edilecektir. İste İslâm
inkılâbının iç siyasette hedef tuttuğu başlıca gaye, bu ebedî yeni daimî taze
nesillerin maya tutması etrafındaki iş dehâsıdır.
· İslâm inkılâbının, tam mânasiyle toplu ve merkezî
dış politikasına gelince, bu incelerin incesi ve naziklerin naziği bir sanat
işidir. Bütün dâva, Garplının ruhî butlanından hariç ve iyi taraflarını lif lif
ayıklayıp onu «hikmet ve hakikat mü'minin kaybolmuş malıdır, nerede bulsa
alır!» fermaniyle ve gerçek bir bünye aşısiyle Doğuya zam ve bundan yepyeni bir
terkip çıkarmak... Bu terkibin yıllar boyunca sınır içi, gizli ve acık,
tezgâhını kurup işletmek... Büyük Doğu mefkûresinden damlayan bu mayayı,
şimşeklerini yedi bucak ve dört iklime saçmaya başlıyacağı âna kadar bir vatan
sırrı olarak muhafaza etmek ve devre devre bütün mahremlerin hududuna riayet etmeyi bilmek...
Yoksa Batı dünyası böyle bir oluşa imkân bırakmaz. Batıyı aldatıcı, incelerin
incesi bir siyaset.
· Bütün bu ölçülerin kıvama erişinden sonra,
tün Doğuya şâmil bir sirayet plânından, mütefessih mütereddî Garba, en yeni ruh
ve kültür savaşçısı olarak yönelmek... Topyekûn Doğunun, maddî ve mânevi Garp
emperyalizmasına karsı kurtuluş ve ihtilâlini, anbean beslemek ve günü
gününe geliştirmek... Bunun için. dünyasını bütün tezattan ve buhranları içinde
devam ettirici şartlara, muazzam bir casus ve sahte müttefik dehasiyle yardımcı
olmak... Nihayet ve kısaca, rahimdeki çocuğu, doğuracağı andan pehlivan
yetiştireceği ve mazlûm mânasiyle makhur maddesinin intikamını alacağı güne
kadar yamyamların çadırında idare, ikâme ve idâme edebilmek... Bu iş!!! Her ân
değişik her ân zıt istikametlerde yol almaya mecbur, korkunç mikyasta girift ve
derin keyfiyetle bu dâva, sırf politika dehâsı bakımından, cihanın en sanatlı
cehdine ve en dakik plânına muhtaçtır. Belki 50 , belki 100, belki 300 senelik
bu plânın, ana ölçüsü de prensip bakımından bu kadar…
· İslâm inkılâbında siyaset, her çizgisi ve
noktası tamam bir ideolocya manzumesinin, kendisini madde âlemine nakşetmekteki
alet ve usul dehâsına bağlı bir şubedir ki, o ruhun aşk ve feyz ile ışıldadığı
müddetçe daima ana kaynağını, bütün kıymet hükümlerini ve her türlü direktifini
hazır bulacaktır.
· İslâm inkılâbında siyaset, içeriye doğru,
sadece olmak, dışarıya doğru da bu oluşu tamimleştirmek gayesinin gerektireceği
umumî tedbir dehâsı olarak ifade edilmeli; ve bu temel hareket noktasına göre
programlaşmak, topyekûn usul prensibini belirtmelidir.
ASYACILIK
· İslâm inkılâbının günlük politika üstünde,
iç oluşu dışarıya doğru örnekleştirici. bütünleştirici ve kadrolaştırıcı büyük
siyasî, millî, ruhî dâvası Asyacılıktır.
· İşte bu en hassas nokta üzerinde, Büyük
Doğu mefkûresinin, Büyük Şark, yani Büyük Asyayı kucaklayan mâna şubesinden
pırıltılar toplanmakta; ve isim delâletimizin temel direklerinden biri,
tepesinde en aydınlık bir vuzuh feneriyle meydana çıkmaktadır. Evet; Büyük Doğu
mefkûresinde, esas bakımından bütün bir ruh muhtevasına istinad eden Büyük Doğu
isminin mekân ve saha delâleti, sadece Büyük Asyadır. Geriye kalan dünya, zıt
ve düşman saha…
· Büyük Asyaya, esasta bizzat Büyük Asya
bulunmak üzere Afrika dâhildir. Avustralya, zıt ve düşman sahaya tâbi, dâva
yönünden küçük, şahsiyetsiz ve uydurma bir sahadır; geriye kalan Avrupa ve
Amerika ise, zıt ve düşman sahanın tâ kendisidir.
· Aslında koskoca insanlığa şâmil dâvamızın,
belli başlı bir mekân ve saha hükmiyle Asya üzerinde kümelenmesi ve bir bölüm
zoruna düşmesi şu yüzdendir ki, bütün beşeriyet vak'ası, zâhirde, Asya
mekânında tecellî eden ruhla Avrupa mekânında zuhura gelen ruhun çarpışmasından
ve dünyayı iki vazıh bölüme ayırmasından ibarettir.
· Ve işte bu bölüm, dâvaya teşmil plânının
ifadesi değil; düşmanı tesbit zaruretinin, kendi kendimizi kadrolaştırmak ve
tek vâhid halinde bütünleşip mânada ve maddede hesaplaşmak için bize yüklediği
bir tefrik icabıdır. Yoksa dâva, kâinat çapındadır; ve bu davayı, mazideki
tantanalı seyrinden, Garbın (Rönesans) hamlesinden ve bilhassa müspet bilgi
aletlerinin hakimiyet devrinden sonra mağlûp gösteren biricik müessirde yalnız
Avrupadır. Demek ki, tefrik mecburiyeti, zıt ve düşman saha tarafından
çekilmiş, Çin Şeddi yerine bir Frenk seddinden doğuyor. Asyayı Avrupa'ya karşı
bütünleştiren ve bir encam birliği içinde kadrolaştıran, dolayısıyla yine
Avrupa oluyor.
· Bütün ruh çilelerinin doğuşiyle beraber,
topluluklarının ve eserinin doğuşunu temsil eden Şark, mânada ve maddede
ufukları kervansaraylarla donatır ve insanoğlunun biricik haysiyet ve hikmeti
olan din ihtiyacını, hak ve bâtıl her şubesiyle örnekleştirirken, Garp, tepeden
inme Eski Yunan harikasından ve onun peşi sıra Roma nizamından sonra, yabanî
domuzlar gibi ağaç köklerini kemirerek yaşıyor; ve Şarka kâinat çapında aslî
rengini bahşedici İslâmiyet'in milyon kere milyon kandili avizesine çipil gözlerle
bakıyordu. İşte bu Garp, yine Şark kaynaklı hak din olan İsa Peygamber yolunun
nurunu kaybedip, artık o yol Allah tarafından kapatıldıktan ve yenisi ve
daimîsi açıldıktan 8 asır sonra, Hıristiyanlık hassasiyetini, Yunan
tefekküriyeti ve Roma hayatiyeti içinde pişirme muamelesine girişmiş, bu
muameleyi yine Medeniyetinin kütüphanesinden faydalanarak yapmış ve ancak bu
sayede Eski Yunan izlerini bulabilmiş; ve neticede eşyayı semerelendirme ve
aletleştirme dehâsına ererek, korkunç bir madde hâkimiyetiyle ortaya çıkmış,
hakikatta İslamiyetin emri olan bu ulvî borcu ihmale giriftar Şarkın karşısına
dikilmiş, ona karşı en büyük hınçla taarruza geçmiş ve onu birdenbire afallatıp
bugünkü haline kadar getirmiştir.
· Şarkın bugünkü hali, sadece bir mamul eşya
pazarından ibaret bulunan ve insanoğlunun imtiyazlar kâdrosunu temsil eden Garp
nam ve hesabına ırgatlık etmeye, ağır rençberlik emeğini onun fikir hakkiyle
değiştirerek Garp mahsullerini atmaya, böylece tek bir kement içindeki manda
sürüsü gibi yaşamaya, bütün suçu kendi eski altın şahsiyetinden ve dininden
bilmeğe, eğer canı çekerse Garbı taklit etmeye ve büsbütün maymunlaşmaya ve
kendi özünü tahrip etmeye, nihayet Garp (Mandaren)lerinin besleyici ve gıda
yetiştirici daimî esirler sahası halinde bu tefriki hep muhafaza etmeye mecbur
tutulmasıdır.
· Başlıca metod halinde biricik gıda ve
istismar pazarı olan Şarkı asla gerçekten uyandırmamak, üstelik kendisine
özendirip büsbütün mazideki şanlı dâvasından uzaklaştırmak ve böylelikle Şarkın
içinde bulacağı sahte kurtarıcılar vasıtasıyla onu ebediyen esaret plânında
mıhlı tutmak emelini güden Garp, İslâmiyeti gerçekten temsil edici bir
hamlenin, Garp marifetini Şark ruhiyle evlendirmesinden, Büyük Asya'ya böyle
bir hârika örnek hazırlamasından, sonra onu bu örnek etrafında teşkilâtlandırıp
Batıya yöneltmesinden ve bin bir madde hokkabazlığı içinde tam bir ruh iflâsına
düşmüş Garbı birdenbire tasfiye etmesinden çok korkar.
· Garbın bu kâbusunu tamamiyle
gerçekleştirmekten ve (aksiyon) dünyasına çıkarmaktan başka bir şey olmıyan
İslâm inkılâbının Asyacılık dâvasınca, Büyük Asya, yegâne beşerî kurtuluş
müeyyidesi İslamiyetin manivelâsına en mükemmel istinat noktasıdır.
· Bu ölçülere göre, Garbın bütün aletler
(bonmarşe)sini esrarengizlikten çıkarmış ve nefsine gerçekten mal etmiş bir
ruhla Avrupalının karşısına Asyalı olarak dikilmek, beklediğimiz yepyeni fert
ve cemiyet hesabına ne büyük bir şeref ifadesidir!
· Bu yüzdendir ki, İslâm inkılâbının
Asyacılık davası, müsbet Garbı, olduğu gibi Garplının elinden almak ona malik
bulunmadığı ruhu ilâve etmek ve birdenbire bütün Asya'ya teşmil edip sun’i ve
zalim cihan (Mandaren)lerinin karşısına, hem keyfiyet ve hem kemiyette en galip
kadrosiyle çıkartmak gayesinin mekân ideali olarak en aziz meselelerimizden
biri ve belki başlıcası oluyor.
· Şu var ki, bugün komünizmanın milyarlık
Çin'i içinden ve dışından kuşatmış bulunması, bizim Asyadan beklediğimizi
komünizmaya nasip olmuş gibi göstermekteyse de, içyüzlere inenlerce bu görünüş
günübirlik bir baskı eseri olmaktan ileriye geçemez; ve asıl İslâmî fikriyatın,
bir gün muazzam sarı ırk sahası üzerinde temelleşmesi ihtimalidir ki, dâvayı
yarı yarıya halledebilir. Asrımızın şartlarına göre bu ihtimal muhale benzese
de Asyacılık dâvasında istikâmet daima budur ve rüyamız daima bu olmalıdır.
İKTİSADÎ
NİZAM
· İslâm inkılâbında iktisadî nizam, bugün
insanlığın başlıca ızdırabını teşkil eden ferdî mülkiyet ve serbest kazanç
hakkiyle (kapitalizma) içtimaî tevazün ve İştirak zarureti (Sosyalizma)
arasındaki bütün tezatları batırıcı İlâhi bir ahenk ifadesidir, öyle bir ahenk
ifadesi ki, bu, kendi başlarına ayrı ayrı bâtıl sistemlerden herbirinin kendi
başlarına erişemiyeceği gaye ve hakikati, onlardan hiçbirine vücut ve istiklâl
vermeksizin sağlıyacaktır.
· Cemiyete rağmen tek tek kabarmaya mezûn
fert hakkiyle, tek tek ferde rağmen bütün fertlere pay vermeye mecbur cemiyet
hakkı arasındaki iki zıt kutbu, bir hamlede telif edici ilâhî ahenk... Bu
ahengin ilk kutbunda, ticaretin helâl ve ferdî mülkiyet ve kazancın hak olması;
ikinci kutbunda da faizin haram ve zekâtın farz olması vardır.
· İşte bu azîm dâva, ismine medenî dünya
dedikleri Batı âleminin biricik çözülmez ukdesidir; ve 2500 yıllık uyanık
beşeriyet tarihinin bu son ukdesini, bütün başka ukdeleriyle beraber çözecek
olan, sadece İslâmlıktır. Bu noktada da, İslâmlığın selâmet ve teslimiyete
bağlı mefhum inceliği içinden geçen muazzam ve nur döşeli kurtuluş caddesi
görünmekte...
· Zekâta; Allah rızası yolunda maldan pislik
kısmını süzmek ve bu suretle mâlın da ibadetini yerine getirmek ölçüsüyle bakan
İslâmlık, fert hakkı içinde gizlice biriken cemiyets hakkının da
aklî ve ruhî nüktesine ait ne enfes bir işaret vermektedir! Yalnız Allahın
rızasında, emrin tatbikatında ve ibadet borcunda toplanan gaye, asliyle yerine
geldikten sonra, dolayısiyle ve neticesiyle de bütün bir cemiyet ve dünyayı
kefâlet altına almaktadır. Ve işte İslâmlığın emir ve yasaklarına bağlı sırlar,
baştan aşağı böyledir!
· Bir taraftan; ferdin, İslâmi bir yasak
belirtmeyen sahalarda, yasaksız metodlarla dilediği gibi çalışıp dilediği gibi
kazanmak ve böylece hudutsuz mikyasta ferdî oluş ve davranış (liberalizmanın
aradığı, hakkını yerine getirmekte serbest olması... Öbür taraftan, zekât
sınırına ayak basmış mal ve sermayenin her yıl kırkta biriyle süzülerek,
Şeriatın kabul ettiği gibi, İslâmî devlet hazinesini doldurması (Sosyalizmanın
aradığı) ve oradan muhtaçlara, müstehaklara ve cemiyet hayrına dağılması... Ve
aynı mal ve sermayenin, şeytanî faiz metodiyle, uyuduğu koltukta göbek
salıveren silindir şapkalı patronlar gibi, habis yağ ve semene karşı
hisarlanması… İste bu iki kutup şartın (tez) ve (anti-tez), sağlı ve sollu iki
kanat halinde bünyesinde halkalanacağı cemiyetlerdir ki muvazaneyi kurtarmış;
ve dâvaya aslî ve gaî kutbiyle de bağlanınca ebediyen kurtulmuş olacaktır.
· İstediği kadar yemekte serbest olan adama,
yediği nisbette vazife ve yol yürümek mükellefiyeti verilince hak cephelerinden
hiçbiri müteessir olmadan, fayda, âzami haddine yükseltilmiş olur. Bugünkü Garp
dünyası ise aç adamlar ve hakkı ödenmemiş iktidarlar arasında istediği kadar
yiyen, yiyemediğini döken ve koltuğunda leş gibi uyuyup kendisini parazitlere
yelpazeleten, her manâyı parayla kiralayan ve hiçbir emek sarfetmeyen
patronların (kapitalizma) cemiyetiyle, sadece, bütün yağları devlet fıçılarına
bastırılmış ve ruhları kör barsak gibi çıkarılmış kimya gürbüzü
(homongolos)lara yol yürüten inkar yobazlarının (komünizma) topluluğundan
mürekkeptir; ve ortalıkta ses adına bunların şamatasından, hareket adına
bunların tepintisinden başka bir şey yoktur.
· Zekâtın yalnız iktisadî neticeleri
(ekonomik) kıymet (faktör)ü üzerinde ince ve derin tetkikler yapan bazı Garp
mütefekkirleri, Garbın ana hastalığı sermaye (hipertrofi-dehhâmeleşmesi)
hastalığın ve ne bulursa hortumiyle sömürücü mülkiyet canavarlaşmasının, bu
kıstas içinde hemen hemen imkânsızlık belirttiğini; ve sermaye yükseldikçe
devrilmeye ve cemiyet kasasına yuvarlamaya mecbur zirve kısımların tekrar
yerine gelmesi ve evvelki hadleri aşabilmesi için, gittikçe ve muzaaf çoğalma
kanuniyle artırıcı bir gayret ve kudret yükselişine ihtiyaç bulunduğunu tesbit
etmişlerdir. Ne hazin!.. Onlar bunu tatbik edemezler; zira tatbik edebilmeleri
için sade ve mücerret zekâta değil, Allaha ve onun Üstün Resulüne inanmaları
lâzımdır.
· Bugün (modern) iktisat ilmi zaviyesinden,
zekâtın, parayı yerinde saymaya veya sandıkta pineklemeye bırakmayışı,
sermayeyi boyuna harekete davet, yoksa tükenmeye mahkûm edişi, kabardıkça,
budayışı, cemiyete dağıtışı ve ulaşmasına engel oluşu, devlet kasasından fert
ihtiyaçlarına kadar dağıtım işinde tercih kademeleri belirtişi ve bütün bunlara
rağmen sırf işletme ve işleme dehâsıyla kabaran sermaye ve servetleri de takdir
edişi ve daha nice oluşu ve olduruşu, 19 ve 20 nci asırlar hastalığının, hem
(kapitalist, hem de (anti kapitalist) cenahlardan biricik ilacı kabul edilmek
gerekir.
· Zekâttan sonra, İslâmiyette para telâkkisi,
cömertlik âhlakı, bitişiğinde aç ve muhtaç varken yemeğe oturmamak emri ve
mütemadi yardım mükellefiyeti nazara alınacak olursa, (sosyal adalet)
tekerlemecilerine verilecek cevap kendi kendine ortaya çıkar.
· Büyük Doğu mefkûresinde «Sermaye ve
mülkiyette tedbircilik» ölçüsünü bütün iç yüzü ve hakikatiyle aydınlatan İslâm
İnkılâbının iktisadî nizam maddesi, bütün bir devlet (kriter)leri manzumesidir.
İÇTİMAÎ
FAALİYET
· İslâm İnkılâbının cemiyetinde, işsiz, daha
yerinde bir tabirle içtimaî faaliyetsiz tek ferd yoktur.
· İslâm İnkılâbının cemiyetinde, içtimaî
faaliyet mefhumu, ferdin kendi nefs hayriyle, iç içe ve daima cemiyet hayrına
zıt olarak görmeye memur olduğu iştir. Cemiyet bilânçosunda (1) vâhidlik bir
(pasif) kıymet teşkil ederken, öbür taraftan (1) den fazla bir (aktif) değer
belirtmekle mükellef olan fert, daima, cemiyete kaça mal olduğunu, cemiyete
kazandırdığından ne tarh edebileceğini ve elde müsbet bir bakiye kalıp
kalmadığını vicdanına saracaktır. Böyle yapamıyan ferde, huzur yoktur; ve
devlet reisinden çobana kadar ölçü budur.
· İslâm İnkılâbının cemiyetinde, muvakkat
veya daimî olarak, içtimaî faaliyet çerçevesi ve bu şuurun kaygısı dışında
kalabilecek yalnız üç sınıf insan vardır: Küçük çocuklar, geçkin ihtiyarlar ve
ağır hastalar... Küçük çocuğu ileride atılacağı faaliyetin biriktirme çağında
geçkin ihtiyarı da biriktirilmiş ve kaldırılımış faaliyet harmanlarının
istirahat çardağı altında kabul eder (ki gerçek bir Müslüman için mezara
girmeden istirahat yoktur) ve bu bakımdan bu mesut ve kıymetli örneklerin
sadece seyrinde bile (sosyal) bir fayda bulursak, gerçekten içtimaî faaliyet
çerçevesi dışında kalabilecek tek özürlü sınıf, sadece ıskartalar, yani devâsız
hasta ve ailelerden başkası olamaz.
· İslâm İnkılâbının cemiyetinde, her işe ve
her ruha hâkim olacak içtimaî faaliyet şuuru beş yaşındaki çocuğu bile başka
çocuklar ve binbir küçük fayda üzerinde vazifeli kılarken, seksen yaşındaki
ihtiyarı da muhteşem ve müsterih bir murakabe ve teşvik edicilik vazifesine
memur eder; ve köre, sağıra, topala, kalb hastasına, kanserliye vesaireye kadar
asgari faaliyet nevilerini teker teker gösterir. Düşünün; topyekûn bu faaliyet
çerçevesinin dışında kalıcı ıskarta sınıfa geçmenin şartları ne kadar ağır
olmak ve bu ağırlık fert hesabına ne ümitsiz bir mâna ifade etmek lâzımdır!
· Aile himayesi ve kazanılıp istif edilmiş
kıymetleri rahat yemek hakkı bile, ferde, göstermeye elverişli olduğu içtimaî
faaliyet mevzuunda esirgeyicilik selâhiyeti vermiyecek; milyonluk bir telefon
santralı gibi, devlet, her fişinin nakıliyet ve faaliyeti üzerinde herân ve
belli başlı sınırlar içinde murakıp bulunacaktır.
· İslâm İnkılâbının cemiyetinde fert için iş
bulamamak ve nefsiyle cemiyete faydalı olmamak diye korkunç ve asrî bir «adem-i
iktidar»a yer yoktur. Bu azim dâva ile muvazzaf olan devlettir; ve devlet bu
bakımdan nüfusu sayısında iş dosyasına sahip, kocaman bir «müstahdemin
idarehanesi»dir.
· İslâm inkılâbının cemiyetinde devlet, o
nisbette sahası açmakla mükellef, o muazzam ve muntazam teşkilâtın ismidir ki,
başlıca vazifesi, mevcut işe işçi bulmak değil, evvelâ mevcut olması gereken
işi bulmak ve ona işçi devşirmektir. Mesafeleri açmak iktidarı başta gelince,
kalabalık ve üstüste yığılmak diye bir tehlikeye vücut imkânı olmadığı kendi
kendisine anlaşılır ve Yirminci Asır cemiyetleriyle devletlerinin acz ve
«adem-iktidar» kaynağı belirir.
· İşte insan gücünü değerlendiremez hale
gelen ve nüfusunun büyük bir kısmını ham beygir kuvveti olarak yâdellere
gönderen Türkiye'nin hali!... Avrupa ve şurada buradaki işçilerimizin hikâye ve
mânası bundan ibarettir.
· İslâm inkılâbının cemiyetinde devletin bu
rolü, bir taraftan şahsî teşebbüs ve kendi kendisine ötüş melekesini besler ve
işletirken, öbür taraftan da bu melekenin dağınık olarak merkezîleştiremiyeceği
kıymet ve kudret tasarrufunu içtimaî iradeye bağlıyarak tekleştirmek hikmetini
güder. Binaenaleyh devlet, iş ve içtimaî faaliyeti görmek, ya göstermekle
mükellef olacak; daha doğrusu gösterdikten sonra yerine geldiğine görecek,
göremediği yerde de mutlaka gösterecektir. Netice, daima gösterecek ve görecek,
görecek ve gösterecek...
· Dâva bu kadar mücerret ve haysiyetli, küllî
ve esasî çapta ele alınınca, artık İslâm inkılâbının cemiyetinde, doğrudan
doğruya cemiyet zararına faaliyetler şöyle dursun, dilencilik, miskinlik,
goygoyculuk, fodlacılık, istirmarcılık, cabadan ortalık, mirasyedicilik,
beyzadelik, ağalık, tembel patronluk vesaire gibi her türlü parazitliğe ne
nisbette hayat hakkı bulunduğunu tahmin çok kolaylaşır; ve mefkûrenin kâinat
çapındaki buutları bu noktadan da açıkça görülür.
TEŞKİLÂT
VE İDARE
· Fikir temellerini kurduğumuz ve oluş
hedeflerini plânlaştırdığımız İslâm inkılâbı, başlı başına ve müstâkil (ideal)
kıymetinde, bütün bir teşkilât ve devlet şekli gayesine sahiptir. Bu gayenin
ismi, «Başyücelik devleti» ve teşkilâtıdır. Tafsilâtı ileride...
· Büyük Doğu'nun ilk devresinde tafsilâtlı
bir seriyle inceden inceye çerçevelediğimiz bu devlet şekli Yunandan bugüne kadar
gelen örnekler arasında misilsiz bir ilerilik ve yenilik temsil ettiği gibi,
tarih boyunca gelmiş, ya ferdî, ya içtimaî, yahut da zümrevî irade hakimiyetine
bağlı şekillerden teker teker herbirinin mahzurlarını bertaraf ettiği kadar,
teker teker herbirinin faziletlerini toplayıcı son ve üstün buluştur. Öyle bir
buluş ki, İslâmın «Şûra» ölçüsüne de sımsıkı bağlı...
· Tarih boyunca gelmiş devlet şekillerini
ferdî, içtimaî veya zümrevî irade hâkimiyeti diye ifadelendiğimiz, mutlâkiyet,
cumhuriyet veya tek parti diktatoryası olarak üç ana grupta toplayabiliriz,
işte bizim Başyücelik mefkûremiz, bu şekillerin birbirine nisbetle fayda ve
mahzurlarına karşı, faydaların herbirinden süzülüp, mahzurların herbirinde
bırakıldığı, bir tamamlık ifadesidir.
· Yirminci Asrın ikinci yansından sonraki
devlet teşkilât (ideal)i, belki bütün insanlık kadrosunda, bizim Başyücelik
mefkûremizden ders ve gıda almaya mahkûmdur. Hasta liberalizma, bâtıl komünizma
ve sakat faşizma tecrübelerinden sonra istikbâlin gayesi, belki bütün yer
yüzünde, İslâm İnkılâbının bu şubesini benimsemek zorundadır.
· Teşkilât cephesi, (Büyük Doğu)nun ilk
devresinde gergef gibi nakışlandırılmış olan bu dâvanın fikir özü, bir
topluluğu, o topluluk içindeki en üstün ruh ve idrak kahramanlarının emir ve iradesine
teslim etmekten ibarettir. Açıkçası, her sahadaki idrak soylularının, bir
hastahanede ilmî doktorluk hâkimiyeti gibi mutlak hegemonyasını kurmak...
· Bu muazzam dâva yolunda en kısa ölçü şudur
ki, halkı, kendi nefsini aşan hakikî hâkimiyet plânına çıkarmak için onu hakka
esir etmekten ve başıboş kalabalıkları başı bağlı münevverler iradesine tâbi ve
mahkûm kılmaktan başka yol yoktur. Hakikatte tam ve mefkûrevi hürriyet ve
hâkimiyet demek olan bu zâhiri esaret ve mahkumiyetten gayrı her şekil, halkın
maddesine ve kemmiyetine hürriyet verip, onun mânasını ve keyfiyetini mahrum
bırakıcı günübirlik teselli dolaplarından başka bir şey değildir. Ve artık
Yirminci Asır, bütün bu dolapların hazin tecrübesini yaşamış, herbirinin
buhranı içinde yanıp yakılmış ve hiçbirinde muradına erememiş olmak
vaziyetindedir.
· (İdeal) sizlikten patça parça kopmaya ve
yarılmaya başlayan dünya cemiyetlerine, (ideal üstü mutlak ideal) ile beraber,
bağlı olacağı içtimaî nizam (ideal) ini de bizzat bu davanın vâdettiğine
inanıyoruz.
· Doktorların ilme esir oluşu ve keyfî hiçbir
temayül sahibi olmayışı gibi, bütün fazilet ve hâysiyeti sadece hak ve hakikat
bağlılığından ibaret olacak olan gerçek münevverler hegemonyasının müessise
ismi, bizde «Yüceler Kurultayı»dır. Bu kurultayın reis kürsüsünün arkasında
«Hâkimiyet Hakkındır!» cümlesi, yazılıdır; ve kanun onun kanunu, devlet onun
devletidir. Devletin de, her bakımdan başı bağlı tek fert ve şahsiyet nezdinde
mihraklaşmış remzleşmiş nihaî ve merkezî makam ifadesi, Başyüceliktir.
DEVLET
· Bütün zıtlarından ve sahte benzerlerinden
ayırarak, şeriat, tasavvuf ve onlara tâbi akıl anlayışı ile derin ve gerçek
mü'mine bağladığımız İslâm inkılâbı içinde devlet ve hükümet şekli, serbest ve
ileri akıla bırakılmış, bütün bir icat ve ibda mevzuudur. Bu dâvada serbest ve
ileri akıl, ana ölçüye daima bağlı kalarak, insan cemiyetlerinin ve idare
nizamlarının tarih boyunca macerasını takip ederek, en doğru, en iyi ve en
güzel şekli seçmekte veya bulmakta yüzdeyüz hürdür.
· İnsanlık, bütün salâhiyetleri, fert, halk
ve zümre hâkimiyeti elinde toplayan üç idare nev’î tanıyor; Saltanat,
Cumhuriyet ve muhtelif içtimaî sistem plânlan etrafında kadrolaşmış zümre
idareleri... (Monarşi), (Demokrasi), (Oligarşi)... Eski tarih birincisinin;
yeni tarih, ikincisinin; en yeni tarih de. üçüncüsünün ve ayrı ayrı hepsinin
saf veya birbiri içinde karışık örneklerine maliktir. En eski tarihte de,
birincisine, ikincisine veya üçüncüsüne ircaı kabil nümuneler yaşadığını
biliyoruz.
· Kısacası şudur ki, bugüne kadar insanlık,
kavim ve millet çerçevesi içinde nefsini idare etmek için, nizam merkeziyetini
bu üç şekilden bir başkasına temsil ettirecek bir rejim şekli bulabilmiş
değildir.
· İnsanoğlunun, bu üç vâhidden birine ircaı
ve bozan bu vah idlerin birbiri içinde ihtilâtI mümkün devlet ve idare buluşu
da gösteriyor ki, gaye, şekillerden ziyade o şekillerin bağlı olduğu
ruhlardadır; ve her şey, inanılan ana fikir manzumesinin temel kadrosundan
ibarettir.
· Devlet ve hükümet nevileri içinde şekil,
hiç bir zaman aslî gaye olamaz. Olsa olsa, ruhu aksettiren madde, keyfiyeti
aksettiren kemmiyet ifadesi gibi, en lâyık ve uygun şekli belirtir ve sadece bu
bakımdan birtakım efrad ve ağyar unsurlarına malik olabilir.
· Aslî gayeye, o her neyse, merkezî nüfuz ve
salâhiyeti, nefsinin ve keyfinin başıboş âleti sanmıyan bir saltanat idaresi
bile hizmet edebileceği gibi, bir Cumhuriyet, yahut belli başlı bir ölçü ve
sistem fikrine malik bir zümre hâkimiyeti, daha kolay ve daha tesirli hizmet
edebilir.
· Öyleyse derin ve gerçek mü'min anlayışiyle
İslâm inkılâbında devlet, hiçbir şekle bağlı olmıyan, sadece İslamiyetin ruh ve
ana. ölçüler manzumesine zerre feda etmez bir intibakla uygun bulunan, mücerred
ve umumî daima arayıcı ve yenileştirici bir kıstastır.
· Derin ve gerçek mü'min anlayışiyle İslâm
inkılâbında devlet, mevcut idare şekilleri içinde, halk idarelerine uzak ve
halk menfaatine en yakın olanıdır. Zira gerçek halk idaresinden ve gerçek halk
menfaatinden gaye, hiçbir zaman hüküm ve ölçünün, başıboş kalabalıklar elinde
kalması demek değildir.
· Derin ve gerçek mü'min anlayışiyle İslâm
inkılâbında devlet, halk kitlelerini, hastasını ona sormadan tedavi eden doktor
gibi, istikâmet verici müdahalesi; ve ferd, zümre ve sınıf üstü bir hak ve
hakikat kutbundan idaresiyle tecelli eder. Bu dâvanın ulvî tezahür mihrakı olan
ve tarih boyunca bir eşi bulunmayan mefkûrevî şekli de, İdeolocya Örgümüzün
başlarında gösterdiğimiz ve cumhuriyet şeklinin en ileri derecesi saydığımız
«Yüceler Kurultayı» ve , «Başyücelik» idealidir. Bu ideal, ezel kadar eski ve
ebed kadar yeni, sabit ve mutlak temel ölçüye bağlı olarak, insanoğlunun
binlerce yıllık tecrübeleri arasında, her şeklin faydalarını toplamış ve
zararlarını atmış merkezî hikmet ve hakikat buluşu ile, cihan çapında bir
yenilik ve ilerilik hamlesidir.
· Müslümanlığı, Müslümanlığın ezelî ye ebedî
ruh füshatini sezmeden, ölü klişeler ve posa bilgiler halinde temsil etmiş
cansız nesillere göre anlıyan idrak bedbahtlarının, bize bakıp mürteci ve
padişahcı hükmünü vermeleri yepyeni ideal karşısında ne kadar sersemcedir; hep
beraber kavrıyalım!
· Derin ve gerçek mü'min anlayışiyle İslâm
inkılâbında devlet, Peygamberler Peygamberlerine mutlak tâbilik altında, hak ve
hakikat temsilciliğinin kat’i metbuluğunu isteyen, metbuluğu büyüdükçe Hakka ve
halka tâbiliği terâkki eden ve idare cihazını o cemiyetin her sahada en üstün
yücelerine teslim eden, büyük, muhteşem
ve yepyeni bir mefkûrenin irade ve icra mihrakıdır.
SINIF
· Tarih boyunca her inkılâp bir sınıfa
dayanmıştır. Fransız Büyük İnkılâbı burjuvazya sınıfına; komünizma inkılâbı
işçi sınıfına vesaire vesaire... Askerler, rahipler, derebeyleri gibi sınıflar,
tarihte bellibaşlı rejimlerin, bellibaşlı zamanlar ve mekânlar içinde, dayanağı
olmuştur.
· İnkılâb tarihleri, içtimaî sınıflardan
birine istinat etmiyen inkılâpları, dolayısiyle devlet ve idare şekillerini,
üzerinde tecelli edeceği maddeden mahrum bir ruh gibi mücerret ve havada
muallâk farzeder. Sınıflar, tarih boyunca, fikirlerin ve dâvalarının manivelası
olmuştur.
· Gerçekten, içtimaî sınıflar, zamanın
tecelli aynası olan mekân gibi dâvaların müşahhas tezahür zeminleridir.
Sınıfsız, ruh ve fikri kadrolaştırmanın, zaptetmenin imkânı yoktur.
· İslâm inkılâbında ise sınıf, insan
topluluklarının şu veya bu menfaat, imtiyaz ve tasallut hırsına bağlı hizip teşekküllerine
değil, bütün insanlığı kuşatan üstün insan vasıflarının merkezinde toplanacağı
kitlelere dayanır. Öyleyse, İslâm inkılâbında sınıf, bellibaşlı farikaların
kendisini cemiyet içinde sınırladığı zümreleri değîl kitlelerin, bütün insanlık
çapında mayasını tutturacak örnek şahsiyet kadrosunu murat eder. Bu kadronun da
bellibaşlı bir sınıf ismi vardır: Gerçek ve üstün münevverler aristokrasyası...
· İslâm inkılâbında sınıf dâvası böylece, bir
yandan sınıf mefhumunun dar ve hasis çerçevesi dışına çıkıp bütün beşeriyeti
kucaklayıcı bir genişlik belirtirken; bir yandan da mücerret fikirlerin
taallûksuz kalmaması ve mutlaka müşahhas hayat akışı içinde bir «yed-i emin»ler
kadrosuna malik bulunması gibi, sınıf mefhumunun ilk zararlı cephesine
karşılık, ikinci faydalı cephesinden semerelenmiş olur.
· İslâm inkılâbında sınıf, böylece varken
yok, yokken var bir keyfiyettir. Dar ve hasis mânasiyle yok, ana oluşa mihrak
teşkil edici ve dâvayı müşahhas plânda temsil ve bütün insanlığa teşmil edici
mânasiyle var...
· İşte zamanın tecellisindeki mekân zarureti
halinde, maddi dayanak noktası olmak haysiyetini kabul ettiğimiz bütün darlık
ve hasisliğine sed çekici ölçüleri de kendi içinde mütalâa edip onu inhisarsız
bir açıklığa ulaştırdığımız sınıf, İslâm inkılâbında, ismiyle ve cismiyle,
tekrarlayalım, GERÇEK MÜNEVVERLER, ÇİLEKEŞ FİKİR SOYLULARI ASALET SINIFIDIR.
· Nasıl sosyalizma ve onun azmanı komünizma,
gayet müşahhas örneklere dayanarak ortaya hakkı çalınan bir işçi ıstırabı
çıkarmış ve bunu sistemleştirmişse, bizim dayandığımız ve bütün insanlık
mikyasında hudutsuz ve şamil gördüğümüz zümre hakkı da, fikir çilesinden ve
idrak ıstırabından doğar. Demek ki, bizim bu türlü münevverler sınıfından
anladığımız bu asîl mefhumun orospulaştırılmış delâletiyte baştan başa mankafa
ve hiçbir ise yaramaz zoraki ve ukalâ aydınlar kalabalığı değil, kargabüken
zehrini almış gibi kıvranırcasına fikir çilesi ve idrak ıstırabı çekenler
kadrosudur.
· (Karl Marks) «kapitalist nizamlarda,
biriken sermaye ve edilen kâr, sâyi ödenmemiş işçilerin zapt ve gasbolunmuş
haklarından yığılmadır!» diyor. Esası tamamen yanlış fakat sathı tamamen doğru
olan bu düsturu, hak merkezine irca, ancak şöyle olabilir: «Başıboş rejimlerde
biriken yanlış ve edilen hatâ, sâyi istenmemiş münevverlerin yol açılmamış
faaliyetlerinden doğmadır.»
· Bir İmam-ı Gazalî ile keleş bir çoban
arasındaki farkı daima aziz tutan ve tutacak olan ölçümüz, keleş çobanla uyuz
keçinin de hakkını kendilerinden daha emniyetle tekeffül edecek nizamın nihaî
hak ve adil tecellisi içinde fenaya ermiş ve nefslerini aşmış entellektüeller
hâkimiyeti olduğunda asla tereddüt sahibi değildir.
· Bir İmam-ı Gazalî ile bir çobanı kemmiyet
hesabiyle bir tutan bir rejim, onu ehramlara taş taşımaya mahkûm edici
Firavunlar rejimi derecesinde bâtıldır. Yani ne fert sultanlığı, ne de başı boş
hükümranlığı...
· Bütün bunlar yüzündendir ki «hâkimiyet
halkın değil, hakkındır!» düsturunu, herbiri hakta fâni olarak ruhlarına
nakşetmiş idrak soylularını teşkilâtlandırma ve sadece hak âdına nefs dışı
imtiyazlandırma dâvası, İslâm inkılâbının istinat edeceği sınıfsız sınıfı, her
sınıftan üstün insanlar sınıfını hedef tutacaktır.
GENÇLİK
· İslâm inkılâbının, ruhunu dökeceği kalıp
gençliktir.
· İslâm inkılâbının ruh ve fikir muhtevâsı,
kâinatı kavuracak bir hareket şiddetiyle, erimiş bir maden gibi bu kalıba
dökülecek ve şahsî temsil kadrosu olarak, o kalıpta her şekline kavuşacaktır.
· Gençlik kalıbını, en ince girintileri ve
çıkıntılariyle oymak ve dâvayı yüzde yüz gençlik işi haline getirmek, İslâm
inkılâbının, ameliye sahasında başlıca çilesidir.
· Ne bugünkü murakabesiz, rehbersiz, gayesiz
ve şahsen mesuliyetsiz gençlik; ne dünkü çürümüş ve kokmuş, şaşırmış ve
ihtilâca düşmüş nesiller; ne de evvelki günkü, aşksız ve vecdsiz, ruhsuz ve
heyecansız, sadece kitapların ve mevzuların başlıklarına takılı ve kakılı
softacıklar nesli., İslâm inkılâbını kadrolaştırmaya memur gençlik, Sahabîler
ve onların gerçek bağlılarından başka kendisine hiçbir ruhî örnek kabul
etmiyecek; ve bu ruhu, baştan başa yepyeni, fakat aslına uygun olarak, nefsinde
ve dünyada maddeye nakşedecekir.
· Allanın, güzel isimleri arasında «Ganî»
adiyle tecellisinden harikûlâde bir hikmet ifadesi olarak, 4 asırdan beri
yeryüzünde ve devletler, hükümetler, cemiyetler, topluluklar plânında, İslâmî
temsil kadrosu bütün nurunu kaybetmiş bulunuyor. O gün bugün, sadece bazı
şahıslar ve dar zümreler çerçevesinde ışık salan bu nurun, hem mânasını ve hem
maddesini topluluk çapında bina etmek ehliyetine malik ortada hiçbir içtimaî
örnek mevcut değildir. Bu örneği, müstakil olarak, işte İslâm inkılâbının
erimiş bir maden gibi ruhuna dökeceği yeni gençlik kalıbı billûrlaştıracaktır.
· Bu gençlik, annesine, babasına, dedesine,
ninesine ye geride bıraktığı mü'min nesillere, sadece ve kısaca ancak Müslüman
(hakikatte Müslümanlığın ateş ve hamlesinden mahrum, klişe ve kelime
Müslümanları) oldukları için saygı besleyecek; ve İslâmî temsil kadrosunun
bugünkü duruma düşmesinden tarih boyunca bu ölü nesillerden hiçbirisini hiçbir
hususta, hiçbir tavır ve edasiyle, hiçbir renk ve çizgisiyle taklit
etmiyecektir. Onlar, gerçek ve derin müslüman olamamışlardır.
· Başlıca dövizlerimizden biridir ki,
umumiyet ifadesiyle (hususiyet ifadesiyle değil) bugünün bütün İslâm
diyarlarındaki, hem mânaları ve hem maddeleri geçkin pörsük örnekler, bize,
aks-i dâvamızı temsil edenlerden bel ki daha uzaktır, ve onlarda kendilerine
benzemek bakımından tasavvur edilebilecek hiçbir hayır kalmamıştır.
· Ancak İlâhî bir nefha halinde ve tepeden
inme bir intikalle, yeni gençlik kalıbının içine, Kâinat Mefahirinin ve O'na
eksiksiz ve fazlasız bağlanmış olanların ruhaniyet âleminden düşecek bir
yıldırımdır ki, İslâm inkılâbının özlediği gençliği birdenbire alevler içinde
belirtecek; ve artık her şeyi bu gençlik örnekleştirecek ve temelleştirecektir.
· 40 yıllık yırtınış ve didinişlerimizle,
böyle bir gençliğe maya tutturabildiğimizi sanıyoruz.
· Bu gençlik, her ferdiyle mutlaka,
sağındakini, solundakini, önündekini ve arkasındakini yakan «otomobil: zatiyle
hareket halinde» bir teaddî, hamle ve hareket ateşi olacak; ve değdiği her
şeyi, kendisine, ateşe döndürecektir.
· Bu gençlik ruhta en ileri ve maddede en
güzel vücuda sahip ve bu gayenin en girift hesabına malik olacaktır.
· Safha safha bütün dünyanın tarih ve oluş
çilesini çekmek, cihanı bütün kıtalarına şamil tarihî roller ve encamlar içinde
murakabe etmek, nefsine ve millî tarihine edilen ihanetleri, gizli parmak
izlerine kadar belirtmek, bütün putları devirip bütün gerçek âlemleri yerli
yerine ve tam hakikatiyle oturtmak, bu gençliğin en asıl nefs muhasebesine
bağlı ana fârikasıdır.
· Bu gençlik, basit ve ahmak bir evlilik -
sonralık hesabiyle sadece keleş kemmiyet imtiyazını ve bu imtiyazın mankafa
korkuluğunu değil, ezele doğru bitmez ve ebede doğru tükenmez «yeni» ve
«doğru»nun keyfiyet muhafızlığını temsil edecektir.
· Bu gençlik, bütün muaşeret şekillerinden,
maddî ve manevî bütün tavr ve edalarda, ahlâkta, edepte, hayâda, hicapta,
saffette, ölçülü heyecanda, hakikî vecd ve aşkta ve bütün bunlara rağmen en
yırtıcı hamle ve hareketlerde semavî bir zuhur denecek kadar muhteşem ve
Muazzam bir tecelliye, en harikûlâde renkler ve çizgilerle dekorluk edecektir.
· Pantolonun ütüsünden, serpuşunun biçimine
kadar yepyeni, malûm örnekler içinde benzersiz ve tamamen aslî bir dünya
görüşü, bir şahsiyet ve hakikat murakabesi getirecek olan öyle bir gençlik ki,
onu, ne bütün merhaleleri ve sınıflariyle küfür ve delâlet kutuplarının eski ve
yeni vereseleri ne de Âlemlerin Nuru'ndan, Sahabîlerinden ve gerçek
bağlılarından başka hiçbir ata soyu tanımayacak; eski ve yeni Müslümanlar ona
hayranlıkla bakıp sadece «ha, işte Müslümanlık buymuş!» diyeceklerdir.
· Evet; birdenbire açılan göklerin
kapaklarından paraşütle atlamış, ayrı ve esîrî bir dünyanın insanları halinde
topraklarımıza inecek bir gençlik!.. İşte hayal ve rüya ufkunda, İslâm
inkılâbının muhtaç olduğu gençliğe ana vasıflariyle kısa bir bakış!..
MİLLİYET
· İslâm inkılâbında milliyet görüşü,
kendisini milliyetçiliklerin tersine zarf değil mazruf, kap değil muhteva,
madde değil ruh, mekân değil zaman işi telâkki eder.
· İslâm inkılâbında milliyet görüşü, Türkü
fırlak kemikler çekik gözler, dar alınlar ve kirpi saçlar kadrosunda, yani hor
ve kaba madde plânında aramaz.
· İslâm inkılâbında milliyet görüşü, her şeyi
ana ruh vahidine bağladıktan sonra, o ruh vahidini en iyi aksettiren yahut en
iyi aksettirmeye memur olan zarf, kalıp ve madde ölçüsü olarak da (daima bu
kayıt altında) kendi ırkını mecnuncasına sever.
· İşte Gaye - İnsan ve Ufuk - Peygamberin
«Kişi kavmini sevdiği için suçlandırılmaz!» mealindeki muazzam Hadîsinde,
dışarıdan ve ilk bakışta o kadar kolay sanılan namütenahi derin mânaya bir yol;
ve hudut içinde hudutsuz milliyetçiliğe bir işaret!..
· İslâm inkılâbında milliyetçilik görüşü,
Müslümanlıkta mahdut o sınırlı milliyetçiliktir ki, bu sınırın en küçük
mikyasına kendisini hudutsuz ve başıboş bilen hiçbir milliyetçlik ulaşmaz, ve
böyleleri bizimle uyuşamaz.
· Tıpkı Şeriate baş kesmekle, onun yasak
etmediği sahalarda hudutsuz bir salâhiyet ve memuriyete kavuşan akıl gibi,
İslâm inkılâbının milliyetçiliği de, topyekûn insanlık kadrosunda ruhun
kaynağını Müslümanlık olarak kabul ettikten sonra, o ruhu taşımaya,
renklendirmeye, mizaçlandırmaya karşı liyakat ifadesi bakımından bütün kavimler
arası yarışmada üstünlük mefkûesinden ibarettir.
· Böylece İslâm inkılâbında milliyet
mefkûesi, ırk, kavim ve soy ifadesiyle de Peygamberine lâyık olma cehd ve
müsabakasının eseridir ki, her türlü ırk ve kavim sınırını kuşatan ve aşan
Müslümanlığı incitmek yerine şadedecek; ve ana ölçüye bir kere bağlandıktan
sonra en ileri haklara kadar kazanıcı izinli milliyetçiliğin tâ kendisi
olacaktır.
· İslâm inkılâbında, Şeriatle hudutlu akıl,
hakikatte nasıl hudutsuz aklın tâ kendisiyse, yine onunla hudutlu milliyetçilik
de hakikatte hudutsuz milliyetçiliğin tâ kendisidir.
· Hudut içinde hudutsuzluğa çıkmanın girift
sırrından nasip almış olanlar, mücerret ve münhasır milliyetçilik alevine gaz
ve fitil ahengi verecek ve onu Şeriat şişesinin içinde en ileri ışığa
kavuşturacak sistemin de, derin ve gerçek mü'min anlayışıyle İslâm inkılâbına
bağlı milliyetçilik görüşünden olduğuna inansın!..
· Milliyetçiliğin, bu ölçü dışında bütün
alevli tezahürleri, yalnız gövdeleri yakıp kül eden dar ve hasis bir
nefsanîlik, ham ve yobaz bir putculuktan başka bir şey değildir.
· Allah ve Resûlünü en çok sevdiği, yahut en
çok seveceği, yahut da en çok sevmeye memur edeceği için Türkü sevmek, onun
şahsî ve kavmî ruh hazinesini bu aşk zemininin üzerine serpiştirmek ve bütün
zaman ve mekân boyunca bu ruhu geliştirmek, kalıplaştırmak, billûrlaştırmak ve
maddeye nakşetmekten ibaret olan üstün milliyetçilik, ruhî muhteva dışı ırk ve
kavim sebebine değil, ruhî muhteva içi ırk ve kavim neticesine bağlı o
mefkûredir ki, usul ve sistemini de her millete veren, böylece darlık ve
hasislik çemberini kıran, dünya çapında bir yenilik belirten ve hudut içinde
hudutsuzluğa ulaşan büyük oluşun en gerçek yapıcısıdır.
KÖY
· İslâm İnkılâbında köy, dâvayı geniş madde,
zengin kemmiyet ve müstahsil kitleye nakşetme hamlesinin en hassas ve nazik
tezahür çerçevesidir.
· İslâm inkılâbında köy, kasabalara ve
şehirlere doğru yontulan ve nihayet büyük (Metropolis)te en muğdil çizgilerine
kavuşan cemiyet heykelinin maddî ve manevî iptidaî madde kaynağını belirtir; ve
bu bakımdan birinci derecede bir kıymet ve ehemmiyet arzeder.
· Köylüye, şehrin en ileri ferdiyle eşit
seviyeye yükselip onu fethedici yolları açık bırakan bir nizam örgüsü içinde,
derin ve girift şehirli, en silik unsuruna kadar köyü ve köylüyü fethetmiş ve
ona dâva ehramının eteklerini kurdurmuş olarak köyün mânasını daima elinde
tutacak ve koruyacaktır.
· İslâm inkılâbında köy dâvasının üç hedefi
vardır: Binincisi, köylüyü okutmak ve terbiye etmek... Ruhunu ve kafasını
İmar... ikincisi, köylüyü güzelleştirmek ve sağlamlaştırmak... Vücudunu ve
nesillerini imar... Üçüncüsü, köylüyü zenginleştirmek ve refah içinde
yaşatmak... İş unsurlarını ve kesesini imar... İşte köy ve köylü dâvası, ilk
ana ölçülerden sonra, herbiri binlerce kola ayrılan bu üç imar hedefinde
toplanabilir.
· Birinci imar hedefi: Bu hedef, malûm ve
mâhut ilk öğretim çekirdeğini, hattâ 10 haneli bir köye bile bir tanesi düşecek
kadar geliştirmenin çok üstünde bir iş... Herbiri «Karagöz» veya «Hacivat»
gazetesini sökebilecek, dünyanın yuvarlaklığını isbat edebilecek, Cumhuriyet
tarifini tek klişe içinde ezberliyebilecek ve hepsi bir ağızdan «Soğol!» veya
«Egemenlik ulusundur» diye bağırabilecek bir köylü kalabalığı, bellibaşlı bir
ruh ve kafa mimarîsine sahip bir millet tarlasının başak başak emilmiş ve
hazmedilmiş olmak gereken iman ve ahlâk keyfiyetinden hiçbir oluş belirtmez ve
sadece kemmiyet plânında vâki bir hamaratlık gayretinden ileriye geçemez.
· Birinci İmar hedefini yerine getirebilmek
için, her köyde, cedlerimizin her köyün göbeğinden fışkırttıkları minarelerden
tüten müdir fikir ve muallim dâva noktasına eş, birer talim ve telkin istasyonu
kurmak lâzımdır. Gerçek ve şâmil mânasiyle, elbette ki, camilerden başka merkez
tanımıyacak olan bu telkin istasyonları, cahil yobazların eline değil, yepyeni
nesiller halinde üretilecek olan genç ve aşk dolu terbiyecilerin eline teslim
olunmak ihtiyacındadır.
· İkinci imar hedefi: Birinci imar hedefi
yerine getirilemeden ikincisinin çaresi bulunsa da, Diyarbakır karpuzlarının
birkaç misli büyüklüğe çıkarılması gibi, nebat içinde nebatî bir gelişmeden
başka bir şey elde edilmiş olmıyacağına göre, bu dâva, ancak birinci hedefe
bağlı fennî zabıta müeyyideleri altında ve askerî bir disiplin içinde son
haddine kadar getirilecek; ve köylü, solucanları burnundan sarkan ruhî sefalet
halinden kurtarılıp gayet titiz ve temiz bir madde asliyeti ifade edecek; bu iş
de, her şubesiyle, yine deminki telkin ve terbiye istasyonlarının murakabesi
altında yürütülecektir.
· Üçüncü imar hedefi: Daima ve mutlaka
istinadını birinci hedefte bulacak olan bu saha da, ufak tefek sıva tedbirleri
dışında esaslı bir merkezî ve iktisadî plândan şubelenerek, köy köy teşkilâtını
ve iş programını köyün öz vicdanına yerleştirmek işi de talim ve telkin
istasyonlarının eline verilecektir.
· Bu istasyonların kimler tarafından idare
edileceği biraz ilerde ele alınacak...
· Görülüyor ki, İslâm inkılâbında köy dâvası,
her işde olduğu gibi, her şeyden evvel bir ruh meselesidir; ve bu ruh bir kere
mayalandırıldıktan sonra, onun kerpiçten kulübeleri ve sokağa akan üç köşeli
helâları tasfiye edip güvercin kanadı renginde ve temizliğinde bir madde ve
mekân telâkkisine varması işen bile değildir. İkinci ve üçüncü hedeflerin dünya
çapında malûm kaide ve yolları, yine birinci hedefin yerine oturtulması
sayesinde köylünün öz vicdanına sindirilebilir. Başka türlü, köylüye zorla
kasket giydirmekten farklı hiçbir şey olmaz; ve köylü, işte bu tarzca yaptığı
işleri, giydiği kaskete benzetir. . .
· Bütün bunlar için; köylünün öz vicdanını,
ruh kıvamını her ân kaşıkla karıştırarak talim, terbiye ve telkin
istasyonlarının köy köy kurulabilmesi ve bu istasyonların ağa babalarından
sığırtmaçlara kadar yepyeni bir dünya görüşü, madde ve hayat estetiği
getirebilmesi için, faraza 40.000 köyü olan bir vatanda, hususî üniversiteler
içinden hızla yetiştirilip köylere dağıtılacak 40.000 mânen fedaî münevver
tipine ihtiyaç vardır. İslâm inkılâbında köy ve köylü dâvasını kudret ve
selâhiyetle kucaklayacak olan bu harikûlâde yeni ve şahsiyetli teşkilât işi de,
Büyük Doğu mefkûre ve iş plânının, gayet hususî ve sarih bir faslını
çerçevelemektedir.
· Küçük ve temiz bir meydan... Ortasında
nefis bir cami... Etrafında, hendese zevkine ulaşmış, muntazam sokaklar...
Sokaklarda minicik, tertemiz ve baştan hususî üslûplar içinde gönül açan
evler... Köyün dışına doğru, kırpıl ve karmakarışık saçının her teli örülmüş
tabiat parçası... Sanki dağlarının taşları bile sabah ve akşam
cilâlanıyormuşçasına parlak ve temiz... Temiz, temiz, temiz. Onda, temizden
başka bir şey görünmüyor. Köyün içine doğru da tam bir içtimaî alâka ve
dayanışma havası... Kılıkları taklitten uzak ve millî yenileştirme üslubuna
bürülü, dağ gibi, yanaklarından kan ve can fışkıran insanlar... Vazifesi, bir
mâna ve ihtimali beklemekten ibaret, sevimli bir hizmetkâr tavırlı jandarma...
Köyün yardım sandığına, ilâç stokuna ve tohum örneğine kadar işi idare eden
küçük köy meclisleri.... Ve uzaktan, bütün bu erginlik ve yetkinlik bestesinin
notasını dağıtan ve genç çağını köye gömen, talim terbiye ve telkin
istasyonunun mümessili mânevî fedailer; feda olmak ahlâkının örneği
münevverler... İslâm inkılâbının hasret ufkunda yaşayan köy budur!
ŞEHİR
· İslâm inkılâbı, milyonluk kitlelere, ruhî,
harsî, içtimaî, iktisadî, idarî, siyasî, fennî, en ileri bir merkez edecek olan
büyük (Metropolis)lerin binacısıdır.
· Gece ve gündüz nur saçacak olan bu (Metropolis)lerde,
bir minareyle bir minare arası, yıldızların bile pertavsız kullanmadan
okuyabileceği şekilde, Allahın birliğine ve Peygamberinin hak olduğuna dair
ışıktan vecizeler...
· İslâm inkılâbının şehrinde hudutsuz tenzih
ve tecrit ruhunun mekânı olan mâbed, nihaî derecede sade; İslâm satvet ve
heybetinin ifadesi olan her nevi mesken de, en salim zevk ölçüsiyle, fevkalâde
ziynetlidir.
· Allah Resulünün «Camilerinizi sade,
evlerinizi ziynetli bina ediniz!» meâlindeki hadîsleri, bu fevkalâde nazik ölçünün
bizzat kaynağıdır. Müslümanların, asırlar boyunca, mukaddes kaidelerden
herhangi biri olan bu ölçüye ne kadar ters hareket ettiğini düşünecek olursak,
İslâmiyeti olanca saffet ve asliyetiyle kavramaktan ibaret olan İslâm
inkılâbının kaç asırdan beri mevzu teşkil ettiğini anlarız.
· Asırlar boyunca Müslümanların şehir, kasaba
ve köy manzaraları, beka yolu olduğuna inandıkları mâvera âleminin işaretçisi
muhteşem ve müheykel camiler etrafında, fena sahası olduğuna inandıkları
dünyanın en küçük tamire bile değmez çerden çöpten dam altlarını ve entipüften
insan koğuklarına ihtar etmiş; ve en fecî netice olarak, yabancı nazarlara, bu
aşağılık ruhu telkin edenin İslâmiyet olduğu hissini vermiştir.
· İslâm inkılâbının nurlu, süslü ve heybetli
mekân ölçüsünü billûrlaştıran şehir, dünyanın imarı ancak nihayete kadar
getirildikten sonra asli gaye teşkil etmiyeceğine, sadece fena ve beka arası
bir basamak olduğuna ait bir remzdir. Muazzam bir ruh notasına benziyecek olan
İslâm (Metropolis)leri, bu dünyadan öbürüne geçecek insanoğlunun, bu dünyada en
çilekeş ve derin ruha sahip olabilmesi için, nokta nokta ve çizgi çizgi
bütünleştirilmeye muhtaç, grift içtimâi hayat kadrosunu pırıldatacaktır. Her
türlü ruhbaniyete zıd olan, ve ukbâ hakkını dünya hakkının eksiksiz verilmesine
bağlıyan İslâmiyetin hakikati de bu mevzuda, yalnız bu ölçüden ibarettir.
· İslâm inkılâbında şehir, dünyaya ait terk
ettikten sonra «terk»i de terkedip «terk-üt-terk» makamına yükselmiş ve bu
inceler incesi düsturuyla yine dünyaya dönmüş ruhun (metropolis)idir. Bu
(Metropolis)lerde sokak, meydan ve bütün umumî sahalar, teker teker Müslüman
evlerinin müşterek ve maşeri geçit çerçeveleridir; ve bunlar , selim zevk ve
temizlik ölçüsüyle , bir Müslüman kadının başörtüsü kadar güzel ve pâktır.
· İslam inkılâbının şehri, sokak, meydan,
saray ve geçit resmi tezahürlerinin bütün bediiyatına maliktir. Ahmak ve
mankafa heykeller yerine adım başına dikilecek mücerret ziynetli kitabeler ve
hitabeler, İslâm inkılâbının şehirlerine, baştan başa Garp âlemini de hayran
bırakacak yeni bir şehircilik mânâ ve şahsiyetini getirecektir.
· Fildişi kaldırımlarda, her yaştan,
maddeleri ve ruhları nur insanların sel sel akacağı İslâm (Metropolis)leri,
Garbın milyonluk şehirlerindeki ruh ihtilâcının tam zıddına yataklık edecektir.
Şâir (Bodler)in, 19. Asırdaki cehennemî Avrupa şehrinin mânasından aldığı ve
böylece 20 nci Asrı ihtar etmiş bulunduğu korku ve kasvet duygusu, İslâm
(Metropolis)inde büyük refah ve ümide dönecektir.
· Ruhi, harsî, içtimâi, iktisadî, idarî,
siyasî, fennî ölçülerden, gerçek ruh ve harsın gittikçe müeyyidesizleşmesi
neticesinde, öbür ölçülerin cehennemî terakkilerle büyümesi ve nihayet Avrupa
(Metropolis)lerini bir türlü çözülmez grift ukdelerin kaynağı haline getirmesi,
çok ince bir vâkıadır. İşte (Bodler) ve onu takip eden büyük şâirlerin farkında
olmıyarak, bazı mütefekkirlerin de bile bile haber verdikleri ve dehşet
belirttikleri bu büyük şehir vakıası, müsbet olan her müessiri
semerelendirildikten sonra, menfî olan bütün saikleri ve müessirleriyle tasfiye
edilip, Hak ve hakikate giden kahraman insanların şevk ve muvazene bucağı olmak
haysiyetini, İslâm İnkılâbının şehir telâkkisinde bulacaktır.
· İslâm İnkılâbının, köy bahsinde bir
cephesiyle işaret edilen büyük ve salahiyetli (Metropolis)leri, köyü sömürerek,
köleleştirerek ve yok ederek inkişaf etmek yerine, insanoğlunu köy
kaynaklarında üretip ummânlara benzer şehir denizinde toplayan ve aradaki
kemmiyet ve keyfiyet sınırlarını daima muhafaza eden üstün hak ve adalet
nizamının kurultay merkezi olacak; ve en ince, en muğlâk, en hassas, en dakik,
en mükemmel, en sanatlı, en hesabî madde ve mâna donatımını âbideleştirecektir.
AİLE
· İslâm İnkılâbında aile,
«zat-ül-hareke»liğini kazanıncaya kadar, yeni baştan maya tutturulacak ve her
unsuriyle yeniden teşkil ve tesis edilecek bir mevzudur.
· İslâm İnkılâbında aile, tıpkı bir makinenin
iyi işleyip işlemediğini muayene eden bir mühendis gibi, uzaktan ve devlet
gözüyle murakabe edilmesinden ibaret, «zat-ül-hareke»liğine kadar her ferdi ve
her unsuriyle sımsıkı bir müdahale hedefidir.
· Büyük Doğu idealinin fideliğini teşkil
edecek olan aileye maya tutturuncaya kadar ona musallat olmakta devam...
· Bu müdahalenin esaslarında, cemiyetin
protoplazması olan muazzez aile mefhumunu korumak; babayı, anneyi, evlâdı,
zevci, zevceyi ve bütün yakınlık kademelerini birbirine karşı her türlü ahlâkî
emirler ve yasaklarla vazifelendirmek ve bu hususların yerine gelmesi için
gereken aile ruhunu elifbesinden başlıyarak fasıl fasıl tedvin etmek işi
vardır.
· Mukaddes gayenin eşya ve hadiseler nakşı
içinde devlet dışarıdan ve aile içeriden yetiştirici olacaktır.
· İslâm inkılâbında, devlet tesisi olarak,
müstakil bir aile zabıtası ve mecburî aile kursları, tohumun ağacı ve ağacın
yemişi elde edilinceye kadar muvakkat teşkilâtın esas şubelerinden olacaktır.
· Çocuğun yetiştirilme metodu üzerinde
devlet, anne ve babayla el ele, nihaî salâhiyet merkezi rolünü oynıyacak;
anneyle babayı, adetâ mesul memurları gibi kullanacaktır.
· Teferruata girmeden sadece umumî
prensiplerini çerçevelediğimiz bu noktalar, adetâ aileye istiklâl ve manevî
tasarruf hakkı bırakmaz bir cendere mahiyetinde görünebilirse de, bütün cemiyet
ve milletin ana çekirdeği olan ve her kötülük onun bozulmasından doğan aile
mayasının kurtulabilmesi ve artık her şeyi kurtarıp koruyabilmesi için başka
hiçbir çare yoktur.
· İzdivaç müessesesi, en genç yaşlarda adetâ
mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından himaye edilecektir.
· İslâm inkılâbında, mektep vesair telkin ve
terbiye vasıtalarından herbiri, mefkûrevî nizamına göre ayarlanacak ve yine
cemiyette aileyi zaafa uğratan her faaliyet şubesi, mutlak olarak kökünden
kazınacaktır
· Cemiyetle aile arasında karşılıklı öyle bir
ahenk doğacaktır ki, ferdin vazife ve iş zeminini yalnız cemiyet, zevk ve
saadet bucağını da yalnız aile yuvası temsil edecektir. Bütün aileler için
müşterek ve meşru zevk ve saadet müesseseleri cemiyeti taşıracak derecede bol
olacaktır. Fakat buna mukabil cemiyetin, ferdleri aile kadrosu dışına cezbeden
ve aileyi örseleyen her nevî fuhuş ve hafiflik müesseseleri kezzapla ve tâ
köklerinden kurutulacaktır.
· İslâm İnkılâbının, mimarîsini yerine
getireceği cemiyette, aileye müteveccih suikastçı ve zıt vücutlardan, umumhane,
meyhane, kumarhane, balo, bar ve hattâ kahvehaneye bile yer yoktur. Buna karşılık
o türlü ve tamamiyle ulvî müşterek zevk ve şevk müesseseleri vardır ki, cihanın
nazarında örnek buluşlar ifade edecektir.
· Netice itibariyle, her ferdi devlet,
tarafından, maddi ve manevî devlet tezgâhlarında yetiştirilecek olan bir
cemiyette, aile ocağı büyük ye resmî devlet içinde küçük ve hususî birer devlet
rüşeymi halinde, yumurtayla tavuk gibi herbiri öbüründen doğma ve herbiri her
haliyle öbürünü besleyici ve koruyucu bir mâna belirtecek; bu mânanın bütün
gerekli iç ve tedbir unsurlarına ve lâzimelerine malik olacak; ve bu mâna
çerçevesi içinde nihaî masuniyet ve muhafaza müeyyideleriyle tahkim edilmiş
bulunacaktır.
MEKTEP
· İslâm inkılâbında mektep, dâvanın muhtaç
olduğu yeni ve dayanak nesli yetiştirmeye mahsus aileyle el ele bütün bir talim,
terbiye ve telkin ocağı olacak; ve mâlum. bandrollü bilgi posalarını veren
tarafsız bir müessise olmaktan çıkacaktır.
· İslâm inkılâbının mektebinde talebe, annesi
ve babasından ziyade hocasının malıdır; ve alacağı ilgiden, benimseyeceği
ahlâktan, bürüneceği tavr ve edaya kadar, her şeyi onun elinden alacaktır.
· 7 yaşından başlayıp 12 yaşında bitecek ve
çocuğa bütün bilgilerin kaba hatlarını verecek olan beş yıllık ilk tahsil,
mecburîdir. İşçi, nefer, hamal ve çöpçü bile bu ilk bilgi sermayesiyle mücehhez
olmak borcu altındadır. İslâm inkılâbının cemiyet kadrosunda «okur-yazar»
olmıyan bir ferd tasavvuru mümkün değildir.
· İslâm inkılâbında devlet teşkilatının en
girift ve hummalı şubesi, baştan basa plânlı tahsil devrelerinin ilk kısmını
çobanlara kadar teşmil etmekle mükellef maarif cihazıdır. Bu cihazın köylerdeki
mümessilleriyle, köylere memur yetiştirici inkılâp unsurları, birbiriyle en
sıkı temas halindedir.
· Aynı maarif cihazının hususî bir
müsteşarlıkla ve konferanslarla idare edeceği koskoca bir halk terbiyesi şubesi
de bulunacak; ve aileyle mektep arasındaki sıkı münasebeti, aileyi murakabeye
memur devlet teşkilâtına mesnet olarak bu şube idare edecektir.
· İlk tahsilden sonra, 12 yaşında başlayıp 17
yaşında bitirilecek olan yine beş yıllık bir orta tahsil devresi vardır ve
yüksek tahsile kadar bütün öğretim kadrosu, en ince ve semereli bir programla,
çocuğu işte 7 yaşı ile 17 yaşı arasındaki bu on sene içinde mayalandırmaktan
ibaret bir cehde memurdur. Ayrıca «lise» veya başka bir isim altında orta
tahsile ekli bir devre yoktur.
· Orta tahsil müesseseleri kazalara kadar
teşmil edilecek; ve devlet teşkilâtında «memur» unvanına mâlik her ferdin
mecburî vasfını teşkil edecektir. Ayrıca hali, vakti ve meslekî vaziyeti müsait
her ferd orta tahsille mükellef olacaktır. Bunun için de ölçü, devletten orta
tahsil mevzuunda öbür vesikası olmıyan her ferdin bu tahsille de mükellef
bulunmasıdır. Orta tahsile karşı özür beyanı, ancak köylü, rençber, kaba işçi
ve benzerleri olan sınıfların hakkıdır.
· Vazifesi talebesine sadece umumî bilgiler
vermekten ibaret olmayıp İslâm inkılâbının en girift insan ve cemiyet
politikasının mümessili olan hocalar, ilk tahsil devresinde mimledikleri
istidatları, her türlü özürlerine rağmen devlet himayesinde yüksek tahsile ulaştırıcı
yolları açmak hususunda vazifeli ve selâhiyetlidirler. Bu mevzuda hocaların
vereceği istidat raporları, en hakîr çobanın oğlunu bir gün devlet reisi
makamına kadar getirici tahsil çilesini ona mecburi kılabilir.
· Her türlü orta meslekî tahsil, ilk tahsilden;
ve yüksek meslekî tahsil, orta tahsilden ayrılarak şubelenir.
· Talebenin seçeceği ve ayrılacağı kolda da
bütün karar hakkı kendisinin ve ailesinin keyfinden ibaret olmıyacak, bu
hususta başlıca söz yine onu yetiştiren müessiseye düşecektir.
· Bilhassa yetiştirici yetiştiren, yâni
muallimi talim eden mektep müessisesi, fikir, terbiye ve teşkilât bakımından
görülmemiş bir derinlik ve incelik belirtecektir.
· Üniversitenin ismi «Külliye»dir; ve vatan
bölgesinin üçer milyon olarak taksim edilecek havzalarına bunlardan bir tanesi
isabet edecektir. Bahsi ayrıca gelecek...
· Avrupada tahsil, devletin maarif sistemine
bağlı hususî bir cihaz tarafından, her biri seçilmiş ve mukaddes dâva uğrunda
Garbın müsbet bilgiler manzumesini fethedip vatana intikal ettirmeye memur ulvî
bilgi casusları halinde gençlerin eline tevdi edilecek; ve bunlar ferd ferd
fisken casusluk işiyle mükellef kurmaylar derecesinde üstün vasıflar taşıyacak;
ağır mükellefiyet ve mesuliyet artları altında bulanacaklardır.
· Talim ve terbiye işinde Avrupalı
mütehassıs, kız ve erkek karışık öğretim gibi heyulâî abesler, İslâm
inkılâbının maarif siyasetinde bahis mevzuu olamaz. Bulûğdan evvelki ilk tahsil
devresinde karışık bulunmasında bir mahzur olmayan kız ve erkek talebeler, ilk
devreden sonra tahsillerine cinsiyetlerinin müstakil toplulukları içinde devam
ederler. Kızlar için orta tahsil ayrıca mecburiyet ifade etmez. «Külliye»
tahsili ise kızlar için kendilerine mahsus birkaç hususi üniversitede kabildir.
Ana vazifesi ev kadınlığı olan kız talebe, kadınlık iş ve mefhumuna yabancı
yüksek meslek mekteplerinden tamamiyle tecrit edilmiş vaziyettedir. Buna
mukabil kadınlık iş ve mefhumuna bağlı hususî meslek mektepleri, kızlar için
imkânın son haddiyle ve her tarafta çok geniş bir mahiyet arzedecektir.
· Kalın hatlarla İslâm inkılâbının ana
prensip bakımından mektep telâkkisi şudur ki, her şey, tahsil programlarının
belirteceği keyfiyet ölçüsüne bağlı olarak orta ve yüksek sınıflariyle
mekteplerde yuğurulacak; ve İslâm inkılâbında mektep, dâvanın ilim ve nazariye,
telkin ve terbiye plânını en canlı, en olgun şekilde bütünleştirecektir.
MÜSBET
BİLGİLER
· Mücerret keyfiyet olarak müspet bilgiler,
İslâmın malıdır.
· Halbuki müşahhas vâkıa olarak müspet
bilgiler, Garbın, Şark dünyasına ve onun merkezinde İslâm âlemine karşı
öldürücü silâhı, uyuşturucu zehri ve kıstırıcı tuzağı olmuştur.
· Batı, Doğuyu tam dört asır, vahşi hayvan
avlamaya mahsus bir tertip ve üslûpla, bu tuzağın içinde hapsetti; ve Doğu bu
işin sırrını halâ kavrayamadı.
· İslâmın temsil kadrosunun bütün ferini
kaybettiği ve Hıristiyanî iş sahasının boyuna cila kazandığı son dört asrın
hazin hikâyesi şudur; Batı, sadece müspet bilgilere bağlı kaba marifet
imtiyaziyle Doğuyu apıştırmış, sindirmiş, yıldırmış, yumruk altında
sersemletilen bir hasım gibi gittikçe aksülâmel kabiliyetinden düşürmüş ve onun
perişan kalbine ölümden beter bir felç illetini, «kendini aşağı görme ukdesi»ni
yerleştirmiştir. Böylece Batı, Doğuyu, kendi kendisiyle en acıklı ihtilâfa
düşürmüş, kendi kendisini yıkmaya ve hiçbir şey olmamaya mahkûm kılmıştır.
· İlk hüküm; İslâmî temsil kadrosu, tam dört
asırdan beri İslâmın amelî hayat plânına hâkimiyet emreden başlıca düsturundan
öksüz, yani gerçek Müslümanlığa uzak yaşamakta; ve yine tam dört asırdır, bu
inceler incesi nükteyi çözecek büyük inkılâpçı, murakabeci ve fikirci şahsiyeti
yetiştirememektedir. Bu zavallı akıbetin sebepleri pek girifttir.
· Hâlâ (Holivut) aptallarının hayalini
bezeyen Bağdat halifeleri devrinde Batı adamı domuz hayatı yaşarken, büyük
(metropolis) adamlarına mahsus en medenî eşya ile çevrili Müslümanlar kadrosu
nerde, son dört asırlık muhtaç ve sefil sürüler nerede? Ve Garbın (Rönesans)
şahlanışı, Arapların eliyle Batıya intikal etmiş eski Yunan metinlerine
dayandığı halde, İslâmî temsil kadrosu adına, bu şahlanışın, belirttiği mânayı
anlıyamamak ve ona göre davranmamak ne demek? Bu da en girift meselelerden bir
tanesi... Müspet bilgilerin tarifi kolaydır; eşya ve hâdiseleri bütün dış
kanunlariyle, amelî fayda bakımından teftiş, tefahhus ve insan iradesine
bağlamak yolunda aklın istismar hakkı... Bu hak o kadar İslâmın malıdır ki, her
şeyden evvel mü'minlere Allah tarafından ve Kur'ân'la emredilmiştir; «Rabbiniz
sizi yeryüzünde halifeler etti; sizi Arzın teshir ve tasarrufuna memur eyledi
ve öbür mahlûklara hâkim kıldı.» Ayrıca ve hep o gayeye bağlı binbir muazzam
hadîs içinde hep aynı düstur.. Bu düstur, eğer başkalarının malı olsaydı,
onların bunu haber alıp kavramalariyle, içlerinden ve derhal muhteşem bir
medeniyetin fışkırması aynı zaman ve mekâna tesadüf ederdi.
· Ne garip cilvedir ki, bu derece berrak ve o
nisbette derin Allah ve Peygamber ölçülerine rağmen, dört asırdan beri Şark
dünyası, kendisini ayılar gibi, Garbın müspet bilgiler halkasına burnundan
kaptırmış bulunuyor. Halkayı zincirle elinde tutanların çaldığı tefe göre
hareket ediyor; ve bütün suçun nefsinde ve bu nefsin ne aşağılık şey olduğunu
anlamaya yanaşmıyor, yanaşmaya da niyetli ve istidatlı görünmüyor!
· Garbın (Rönesans) hamlesine kadar, İslâmî
temsil kadrosu, eğer sadece mazisindeki izlere sadık yürümekte devam etse,
hattâ yalnız (Rönesans)ın ne demek olduğunu ve ne yapmak istediğini kavrasaydı,
bugün Amerika’nın, kutupların, buhar makinesinin, trenin, mikrobun, elektriğin,
motorun, radyonun, tayyarenin, bütün silâhların, ve nihayet atom bombasının ve
feza yolunun kâşifi ve efendisi biz
olacak; ve şimdi Amerika’ya meselâ on bin kişilik bir din talim ve telkin
heyetiyle tonlarca filân ve falan malzemeden göndermek mevkiinde bulunacaktık.
· Garp ve ardından fışkıran dolandırıcı ve
sömürücü dünya, bizim bildiğimizi sanıp da anlıyamadığımız şeye karşılık,
hiçbir şey bilmeden bir şey anlamış olmanın nasipsiz imtiyaziyle neler
becerileceğinin Allah tarafından ihtar
ve ifadesi olmuş; Allah bizi, papağanlık seviyesinde tuttuğumuz ve yalnız kuru
isimden ibaret kaldığımız Hak Dinin İzzet ve haysiyeti adına, Garbın kölesi
derekesine indirmiş, üstelik Garbın içimizden devşirdiği kölelere yağma
ettirmiştir.
· Müsbet bilgiler Müslümanlık dairesinin
selâmeti ve hâkimiyeti bakımından, ibadet borcuna uygun bir vecd içinde tahsil
ve temsil, sonra kendi kendisine ve kendi içinden ıtrah ve ifraz edeceği hususî
zümreye, teknolocya kadrosuna mal edilecektir. Bizim inkılâbımızda bunlara
gerçek Müslüman göziyle bakılacak, zıtlarına ise hayat hakkı bile verilmiyecektir.
· Bir memlekette makineyi yapan makine
yapılmadıkça, nasıl bir makine ihya âleti değil, bir imha âleti rolünü oynarsa,
sırlarına varılamamış mahsuller ve mamullerin dış plânda ve taklit sahasında
ithalciliği de, bizim anladığımız müspet bilgiler ve gerçek inkılâp ruhunun tam
zıddı ve hainidir. Bu zamana kadar gördüğümüz bütün sahte ve zararlı
hamaratlıkların da iç yüzü ve kıymet ölçüsü işte bu noktadadır.
· Garbın kuvveti nereden gelir? Aslında ve
hakikatte çocuk oyuncağı kadar basit olsa da, madde plânını kolayca zabt ve
teshir, binaenaleyh tecellisiz kalmış ruh plânını açıkgözce haps ve iptal
kabiliyetindeki mahut âletler çantasından ve bu işin amelî dehasından!!!
İslâmın büyük, gerçek ve tarihî fedâileri de, işte bu çantayı, onu kullanan amelî
şartlariyle beraber çalıp, hâkim ruhun emrine verecek olanlardır.
· İslâm inkılâbının müsbet bilgiler hamlesi
programında, bir milleti gece ve gündüz hiç uyutmayıp, gece gündüz durmadan
okutup, icabında zümre zümre çıldırtacak veya öldürecek derecede haşin bir
mânevî cendere içinde sıka sıka, sütten yağ çıkarırcasına, nihayet muhtaç
olduğumuz aslî ve hakikî madde akrobatlarını içimizden süzebilecek hale
gelmenin, böylece sahici inkılâbı göstermenin usul ve prensipleri saklıdır.
GÜZEL
SANATLAR
· İslâm inkılâbı aslî gaye, hakikî mevzuu ve
gerçek vücut hikmetine malik güzel sanatlara, dâvanın en sihirli telkin
vasıtaları göziyle bakar; ve onları hem müşahhas hizmet ve faaliyetleri,hem de
mücerred kıymet ve hikmetleri bakımından tamamiyle benimser.
· İslâm inkılâbının, inandığı ve benimsediği
güzel sanatlar bahsinde himaye ve fedakarlık derecesi, mukaddes dâvanın ordu
teşkilatına sarfedilecek mâna ve madde servetinden fazladır. Biri, mâna ile
beraber maddede dünya ufuklarını zapta memur bulunurken, öbürü maddeyle beraber
mânada gönül ufuklarını teshire memurdur. Bir vuruşta kale kilitlerini yaracak
çelik kılıca karşılık, bir dokunuşta âlemlerin nüshası olan insan kalbini
deşecek ateş kılıç... İslâm inkılâbının nazarında güzel sanatlar budur. Nerede
İslâmî duygu ve düşüncenin şiirde, musikîde, tiyatroda ve mimarîde yeni
kahramanları?
· İslâm inkılâbında gerçek sanatın halis
sanatkârı, tamamiyle serbest olarak her hususta devletin zimmet ve kefaleti
altındadır; ve meşru ölçüyle, tek nefesinin, tek duygu ve düşünce ânının
hakkına kadar her cihetten emniyettedir. O, daima meşru ölçiyle, dilediği
hayatı sürmekte hür, sadece kısırlığa ve uyuşukluğa düşmeden eser vermekle
mükelleftir.
· İslâm inkılâbının tuttuğu ve benimsediği
güzel sanatların başında, her sanatın özü, ruhu ve toplayıcısı, kuşatıcısı olan
söz sanatı, yani edebiyat vardır. Teyidli ve hüccetli sanat... Zira onun,
mutlak sanatkâr Allah elinde tecellisi, her türlü beşerî sözden ve ifade
vasıtasından mutlak münezzeh ve mücerret olarak, hiçbir teşhis ve kıyas kabul
etmiyeceği hakikatiyle ve sadece hikmet ifadesiyle, bizzat Kur’ân’dır. Bu
bakımdan mahlûk çapında söz sanatı, yani bütün şubeleriyle edebiyat, kuvvet ve
selâhiyetini, İslâmın en büyük mucizesi olan Kur’ân vecd ve hikmetinden alarak,
İslâm inkılâbınca beşerî hadlerin azamîsine götürmek, en üstün temsil
zenginliği içinde göklere altından mahyalar çekmek ve bütün insanlığı nurdan
cümleler ve mısralarla kuşatmak gibi ulvî memuriyete naildir.
· (Plâstik) sanatlar zümresinden resim,
heykel, mimarî ve tezyinî sanatlar, ilk ikisi kaba teşhis ve putlaştırma
gayretine yaklaştığı nisbette İslâm inkılâbının
sınırlarından uzaklaştırılacak, son ikisi de müşahhas kalıplar üzerinde
mücerredin şiirine yaklaştığı nisbette ruhumuza yaklaştırılacak birer ifade
kutbudur.
· İslâm inkılâbının (plâstik) sanatlar
üzerindeki ölçüsü, tek muradı, mücerretlerin mücerredi olan Allah’ı aramaktan
ibaret sanat mefhumunun, aslî gaye, hakikî mevzuu ve vücut hikmetini en sağlam
şekilde hülâsa edici ana kıstâstır. Ve işte İslâm ruhunun kaba müşahhası
sevmemekteki bütün sırrı, vahşi sanatı medenîsinden ayırt edici üstün kıymet
hükmüne de malik bulunarak, bu kıstâs içinden süzülebilir. İslâm inkılâbı,
mücerredi resmeden ve bütün müşahhasları mücerredin yoluna bağlıyan sanatlara
meftundur. Zira put, yok yere azizleştirilen en kaba ve galiz bir «müşahhas»tan
başka bir şey değildir.
· Sâf bir (fonetik) sanat olan musikî ve
ayrıca sözle karışık (fonetik – plâstik) mahiyetiyle tiyatro ve sinema, bizzat
ve binnefs sanat müessesi olarak Şeriatin hiçbir suretle itiraz etmediği,
yalnız içine Şeriatçe yasak unsurlar girdiği
nisbette yasaklanmasını gerektirdiği, mücerret asılları ve
mahiyetleriyle kabahatsız, fakat müşahhas halleri ve fiilleriyle müthiş suçlu
vasıtalardır. Bu, boşaltılıp yeni baştan doldurulduğu takdirde hiçbir pisliğe
yataklık etmiyecek vasıtalar şimdiye kadar öyle levslere depo vazifesini görmüş
ve görmektedir ki, isimlerini duyan, kendilerini o levslerin aynı zannetmekte
mazurdur. İslâm inkılâbı onları bugünkü mevzuu ve gayelerinden ayırıp,
«mâvuzualeh –lâyık olduğu yer»e koyduğu ve İlâhî hikmetlerin emrine bağladığı
zaman, bu vasıtaların da hakikatı topyekûn kâinatın hakikatiyle beraber
anlaşılacaktır.
· İslâm inkılâbının güzel sanatları, başta
bütün şubeleriyle edebiyat, mimarî, tezyinî sanatlar; sadece amelî ve ictimaî
fayda bakımından ve ihtiram dışı resim; ve bütün pisliklerden ve kötülük
hizmetkârlığından ayıklanmış ve dâva emrine verilmiş olarak musikî, tiyatro,
sinemadır. Şeytanî insan benliğinin madde üzerinde putçuluk sanatı olan
heykelin bizim sanat telâkkimizde hiçbir yeri yoktur; ve bizim heykellerimiz,
adım başına dikilecek olan suratsız âbidelerimiz ve kitâbelerimiz olacaktır.
· İslâm inkılâbının kemmiyet ve keyfiyette
güzel sanatlar kadrosu, İslâmın hakikatı içinde gömülü kâinatın hakikatı gibi,
İslâm hakikatinin tahassüsiyet âletleri içinde sanatların da hakikatini
getirecek ve onların sağlamını çürüğünden ayıklıyacaktır.
ADALET
· İslâm inkılâbında Şer’î mahkeme diye bir
teşekkül yok, sadece ve düpedüz mahkeme vardır. Zira İslâm inkılâbının
mahkemeden anladığı, yalnız ilahî emirlerdeki ana kaideye ve ona uygun ve bağlı
olarak insanî selim his ve fikir temeline dayalı adalet mekanizmasıdır. Böylece
her şey ve her düstur Allah’ın emirleri içinde gâip ve fânidir. Sudan başka bir
şeyle çevrili olmayan balık, suyu nasıl göstersin ve tefrik etsin? Şer’i
mahkeme tefrikine şu yüzden yer yoktur ki, Allahtan gelen hakikatin gayrına yer
olmıyan noktada herhangi bir ayırt edişe de yer olamaz.
· Eski devirlerin «Mahkeme-i Şer’iye»leri,
Avrupa yoliyle içimize sızan bazı hukuki ve cezaî ölçülerin benimsenmesi
karşısında düşülmüş bir pazarlık ve aracılık seciyesinin ve bu yüzden dine bir
kısım hak tanımanın ifadesidir. İslâm inkılâbında ise Allah ve din adına
tanınacak bir kısım hak yoktur, topyekûn hak vardır.
· Bir zamanlar İslâmlığın, beşeri temsil
kadrosunda, nefsine Müslüman ismini verenlerdeki idrak ehliyetsizliği yüzünden
nurunu kaybetmeye başladığına, ricat girdiğine, işi pazarlığa ve aracılığa
döktüğüne, ne kurtarabilirse kâr saydığına; ve bir kısım fedakârlığa razı
olarak bir gün her şeye fedaya namzet bulunduğunun işaretini verdiğine, su
kesimi altında ceviz kadar deliğe razı olmakla teknenin bir hamlede
devrilmesine razı olmak arasında fark bulunmadığına biricik misal, işte, Tanzimat
dedikleri avanak hareketin bu malûl secîyesidir. İslâm inkılâbında ise her şey
«hep»çi ve «hiç»çidir. Bütün «Müspet»ler «hep» te ve bütün «menfî»ler «hiç»te
toplanır; ve bu ruhun tecellisinde adalet miyârı, tam bir kıstas rolünü oynar.
· Anlaşılıyor ki, İslâm inkılâbının, kanun
tohumu, kanun maddesi şudur: Bütün kanunlar, hakkın hükümlerine ve ona uygun ve
bağlı olarak insanî selim duygu ve düşünceye dayanır; ve bu soydan kanunlara
karşı aklî, ruhî, ilmî, hiçbir itiraz ve temyiz makamı bulunamaz.
· Bu bakımdan, İslâm inkılâbının hâkimleri,
mihrakını mukaddes ölçüler manzumesinde merkezleştiren ulvî ve her tesirden
müstakil hükümlerin tatbikçileri; savcılar da, aynı emirlerin âmme hakları
çerçevesinde takipçileri olarak, güzideler güzidesi birer memuriyet sınıfını
temsil ederler vs kendilerine teslim olunan emanetin nezaketî derecesinde
mes’uliyet belirtirler. Herhangi bir hâkimi eline, ihtiyacı her neyse aydan aya
çekmesi ve dilediği rakamla doldurması için devlet hazinesine karşı açık ve
sınırsız bir çek karnesi verilip, böylece o hâkim dahi en ince bir hüküm
altında tutulurken, maddî ve manevî tek pulu irtikâp edecek kaza mümessili
hakkında da kat ve tahammülün son mertebesindeki ceza tatbik edilir.
· Neticede hâkimler, İslâm inkılâbında,
herşeyden evvel nefslerinin hâkimi ve ilâhî sınırların muhafızı olarak, bir
taraftan, hâkim olmaktansa ömür boyu prangaya mahkûm olmayı mumla aratacak
derecede işkenceli bir mesuliyet duygusunun çilekeşleri, öbür taraftan da
yeryüzüne sultan ve kahramanlık mevzularına destan olacakları yerde, hâkim
olmaya can attıracak nisbette muazzam bir şeref ve haysiyetin sahipleridir.
· İslâm inkılâbının adalet telâkkisinde en
canlı ve müşahhas tatbikatcılık örneği, mefkûrevî çapta merhametle, mefkûrevî
çapta şiddetli cezayı iç içe barındıran, yani gerçek merhameti ve yerinde
şiddeti, yani hakikî adaleti heykelleştiren Halifeler Halifesi Hazret-i
Ömer’dir.
· İslâm inkılâbının, adalet tablosu ölçüler
manzumesindeki herhangi bir madde gereğince, ferdin ve cemiyetin vermiyeceği ve
alıkoyabileceği, karşılık olarak da almıyacağı ve alıkoydurabileceği hiçbir
kıymet bahis mevzuu değildir. İnsanlar, gerektiği zaman, sinekler gibi
öldürülecek; ve bir sinek için; gerektiği zaman bir dünya yıkılabilecektir.
· İmparatoruna «Berlin'de hâkimler vardır!»
cevabını vererek, fertler ve salâhiyetler üstü adalet telâkkisine işaret
etmekte Garp adaletine hayranlık çeken Alman köylüsünün misali, hakikatte
İslâmın ve Türkün malıydı. Fakat kimse bunun farkında değil: Padişahın «beni
kime şikâyet edebilirsin?» sözüne, Garp misalinden asırlar evvel bir Türk
köylüsü «Şeriate şikâyet ederim!» cevabını vermişti. Kanunî ve köylü...
· İslâm inkılâbının adalet ölçüsünde, ferde
cezanın şiddeti değil, neticede korunacak fertlerin ve cemiyetin kurtuluşu
mevzuu teşkil eder; ve cezalardan bir çoğu, onu tatbik etmenin değil, o suçu
yok etmenin emelini güder.
· İslâm inkılâbının adalet ölçüsü; dinin
yasak etmediği her sahada selim aklı bütün tantanasiyle sınır çizmeye ve had
koymaya davet ederek, cana kıymak, hırsızlık etmek, alenî fuhşa meydan açmak,
nefsinin ve gayrın hakkını yemek, nefsini ve cemiyetini her türlü ifsat etmek
gibi asrî hastalıkların mütekeffil ve müteahhit doktorudur; ve bütün yeryüzünde
ondan başka hiçbir doktor, tedavi usulü, reçete ve ilâç yoktur.
· İslâm inkılâbının hâkimleri, halka göre
değil, hakka göre hükmederler; ve devlet reisliği makamına niyabetle, halk
adına değil, hak adına kaza makamını işgal ve adalet tevzi eylerler.
· İslâm inkılâbının adalet sisteminde, dinin,
devlet reisine tanıdığı hakla, daima ana ölçüye sımsıkı bağlı olarak, terbiye,
edep, zevk ve güzellik hıyanetlerine kadar fertleri sigaya çekici ve tenbihkâr
küçük müeyyidelerle irşad edici, yepyeni ve cihan tarihinde misilsiz teşkilâta
da yer vardır.
· İslâm inkılâbının adalet sisteminde,
hürriyet telâkkisi, fertlerin hakikate esaretinden doğan gerçek ve üstün insan
hürriyetidir; ve hayvan hürriyetiyle hür olmak istiyenlere hayat hakkı
tanınmamıştır.
· İslâm inkılâbının yalnız adalet düsturları
lâboratuarı, atom harbinden ziyade cihanı yıldıracak ve ruhlarının ta içinden
büyüleyip fevç fevç Müslümanlık sarayının somakî eşik merdivenleri üzerinde
dize getirecek tesir ve kuvvettedir.
MAHKEME
· Bizde mahkeme, en alt seviyesinden en üst
kademesine kadar Başyüce (devlet reisi) adına kaza icra eyler.
· Bu öyle bir kaza icrasıdır ki, devlet
reisine nispeti, sadece onun temsil ettiği fikirler ve ölçüler manzumesine
(sembol) olması bakımındandır ve aynı Başyüce, kendi nasbettiği hâkim
karşısında, şahsiyle, en aşağı fertten daha zâiftir.
· Fatih Sultan Mehmed'e kendi kadısının
«ayağa kalk; şer murafaası üstündesin ve hâkim karşısındasın!» ihtarını,
Halifeler Halifesi Hazret-i Ömer'in de kendisini görünce ayağa kalkmak isteyen
Kadıya «oturunuz; taraf tutmanın ilk alâmeti budur!» dediğini hatırlayalım! Bu
iki tabloda, adına kaza icra edilen devlet reisiyle hâkim arasındaki bütün
münasebet, olanca incelikleriyle pırıldar.
· Büyük Doğu fikir vs ahlâk ikliminin en
nadir ve nadide mahsulü olan hakime, bağlı olduğu ölçüler karşısında, ne
devlet, ne menfaat, ne kadın, ne his, ne merhamet, tesiri mümkün hiçbir şey
düşünülemez.
· Büyük Doğu nizamında hâkim tatbik ettiği
kanuna, mahkûm da hesab verdiği hâkime inanır; ve eski bir atasözü olan şu
ölçü, taraflarca kanun itimadının ruhunu teşkil eder, «Şeriatın kestiği parmak
acımaz!»
· Büyük Doğu adalet cihazında, merhamet
cemiyete, riâyet konuna ve ibret suçluya ve bütün suç istidatlılarınadır. «Bu
medeniyet asrında bu kadar ağır ceza olur mu?» diye bir görüş, suça gelişme
payı vermekten ve tek ferde acıma bahanesi altında cemiyeti feda etmekten başka
bir şey değildir. Büyük Doğu adaletinde kanun ve hâkim, boyuna olagelen ve
cezalandırılan tüllerin böylece ilelebet devamını değil, kökünden kazınmasını
hedef tutar
· Büyük Doğu mahkemesinde hiçbir dâva
sürüncemede kalmaz, bir mevsimden öbürüne geçmez ve en hızlı (prosedür -
muhakeme şekli) içinde ve her delili tamam olarak hak ve adalete kavuşturulur.
· Büyük Doğu adalet nizamında Allah üzerine
yemin eden şahit, âmme haklarının müdafii savcı, birer emin vazife örneğidir;
ve işlerinde gösterecekleri en küçük uygunsuzluk, cezaların en büyüğünü çekici
mahiyettedir.
· Büyük Doğu mahkemelerinin, idam, hapis,
sürgün, mecburî işçilik vesaire gibi hükümler dışında, suçluya karşı ve suçuna
göre en tesirli ceza müeyyidesi mânevîdir ve suçlunun cemiyette teşhiridir. Bu
teşhir, suçlunun, suç işlediği ve hüküm giydiği beldenin meydan yerinde,
göğsünde yafta, muayyen merasimle sabahtan akşama kadar bekletilmesidir.
·Beraetle neticelenen haksız takipten mânevî
zarar ve ziyanını devlet öder ve sebep
olanları cezalandırır.
· Büyük Doğu hâkimi, geçimi ve içtimaî
mevkiiyle mütenasip her türlü ihtiyacı için gereken parayı, elindeki harcama
mevzularını gösteren resmî cetvele göre, hesap vermeksizin ve herhangi bir
muameleye münasip bir ikramiye ödeneceği gibi, devlet kasasından çeker; ve
devlet, sadece hâkimin ne çektiğini bilmekle kalır. Mübalâğayla kanaat
gösterenlere seneden seneye münasip bir ikramiye ödeneceği gibi, tekaüt
zamanında da hâkime, bellibaşlı kıdem ve liyakat ölçülerine göre bir maaş
biçilir. Tek cümleyle hâkim, kendisinden beklenen ilmî ve ahlâkî vasıfların
korunması adına, her türlü ihtiyaçtan âzade tutulur ve başka bir vazifeye
tâyini halinde muayyen bir maaş derecesini daima muhafaza eder.
SIHHAT
VE GÜZELLİK
· Ruhun tecelli zemini olarak maddenin
ehemmiyeti azîm bir değer belirttiği için, daima bu ölçünün ışığı altında madde
sahasına verilecek emek bakımından, İslâm inkılâbı, insanî sıhhat ve güzellik
cehd ve tedbirlerini başa almaktadır.
· Müşahhas plânda işaret ve alâmetine malik
bulunmaksızın hiçbir mücerredi kavrıyamayacağımıza göre, esasların esası
ruhumuzun sağlamlık, gerçeklik ve güzelliğine en canlı misal, maddemiz
olacaktır. Bu ölçüyle, ruhumuz adına maddemize cila üstüne cila çekmek ve
revnak üstüne revnak püskürtmekle mükellef olacağız.
· Dâvamızın dünya çapında sirayet ve
intişarını sağlamak için, insanları en hayırlı yoldan telkin altına atan madde
kıymetini hiçbir ân unutmıyacağız; ve bu hamleyi, hem şahsî bir kıymet ve
liyakat ölçüsü, hem de bizden olmayanları büyülemekte başlıca saik ve âlet
olarak besliyeceğiz.
· İslâm İnkılâbının başlıca hedeflerinden
biri olan sıhhat ve güzellik cehd ve tedbiri, ruh pırlantamızın mahfazasını
örgüleştirmekten ve onu öbürüne lâyık kılmaktan başka birşey olmıyacaktır.
Dünyada maddî ve manevî hiçbir elmas mahfazası gösterilemez ki, çerden ve
çöpten olsun ve çerçevelediği müstesna kıymetin ilk habercisi ve işaretçisi
mevkiinde bulunmasın... Halbuki biz, pırlantaların pırlantasını, asırlar
boyunca, içi saman ve gübre dolu bir kese içinde gezdirmişiz ve bundan hiçbir
gocunma, liyakatsizlik hissi duymamışız.
· Bir metre seksen santim boyunda, dinç,
güzel, dik, vakur görünüşte, seyircisini tılsımlıyan, açık alınlı, derin ve
ateş bakışlı, nur yüzlü, her türlü illet ve marazdan salim, fevkalâde temiz ve
sade giyinmiş, 35-40 yaşlarında kâmil bir insan tipi düşününüz. Bu tipin yanına
da, kendi muhteşem ihtiyarlık nüshasiyle harikulade sevimli çocukluk nüshasını
ilâve ediniz; ve üçünü de el ete verdiriniz. İşte İslâm inkılâbının rüyasını gördüğü
sıhhat ve güzellik tablosunun müşahhas ifade unsurları bunlardır. Ve bu
vasıfları iktibasa doğru nesil nesil çalışma ve maya tutturmanın bellibaşlı
ilmî metodları yardır.
· Her dâvanın olduğu gibi tek hadîsiyle bütün
kâinatı ihata etmiş bulunan Peygamberler Peygamberinin, güzel yüzler ve
ifadeleri medh buyuran ve Allah'ın da güzelleri sevdiğini anlatan fermanları,
bu bahsin ruh ve merkez dayanağını belirtir.
· Güzelleştirme dâvamızın, izdivaç
müessesesini kuşatıcı ve çocuklarla gençleri yetiştirici şekilde ve din
ölçüleri içinde gerek kanunî tedbir ve gerek şahsî telkin yoliyle insanları
mütemadî bir istifaya tâbi tutan bütün bir plânı olacaktır. Yalnız bu plân,
müstakil olarak, koskoca bir dünya görüşü değerindedir.
· Sağlamlaştırma dâvamızın da, kaydetmiştik
ki, on haneli köylerden bir milyon haneli şehirlere ve küçücük seyyar sıhhat
istasyonlarından (Metropolis) manzaralı koskoca hastane şehirlerine kadar bütün
bir memleket manzumesi çapında ve en ileri bilgi verimlerine göre muazzam bir
şebekesi kurulacaktır. Sadece bu şebeke, müstakil olarak, koskoca bir devlet
değerindedir.
· İslâm inkılâbının sıhhat ve güzellik
bahsindeki fikir ve iş plânı, en başta ruhları imâr dâvasının ruha yataklık
edici en haysiyetli madde olan insan uzviyetini imâr şeklinde tezahür etmiş bir
şubesidir; ve bu şubenin kadrolaştırdığı cehd ve tedbirler manzumesi, topyekûn
insanlığa en yeni ufuklardan birini açmaya namzettir.
KADIN
· Bu inkılâbın kadınları, cihanın en zarif ve
en cazibeli kadınları olacaktır.
· Bu inkılâbın kadınları, kutsî ölçünün
«örtmeğe mecbursun!» dediği her noktalarını örtecekler ve «örtmeye mecbur
değilsin!» dediği hiçbir noktalarını örtmiye zorlanmayacaklardır.
· Bu inkılâbın kadınları, böylece ve
anlıyanlarca, kadınlık mefhumunun heykelleştirdiği en derin ve esrarlı hicap
ifadesi içinde cemiyet zeminini süsliyeceklerdir.
· Bu inkılâbın kadınları, böylece ve
anlıyanlarca, kadınlık mefhumunun heykelleştirdiği en derin ve esrarlı hicap
ifadesi içinde cemiyet zeminini süslerken, evvelâ Allah'ın emrini yerine
getirmiş olmanın saadetine, sonra da kadınlık sihrinin son merhalesine ermiş
bulunmanın imtiyazına kavuşacaklardır.
· Bu inkılâbın kadınları, erkek veya horoz
gördüğü yerde kukumavlaşan veya kaçacak delik arayan eski nesil kadınlarından
hiçbirine benzemiyecek; Saadet Devrinin; ulvî kadınlığına eş olarak, kendisine
kutsî ölçünün, yasak etmediği her noktada boy gösterecek; ve esasen kaçsalar
da, gelseler de, otursalar da, kalksalar da, giyinseler de, soyunsalar da, ne
erkek ve ne horoz, onları dinî edep ve eda dışında görmeye imkân
bulamıyacaktır.
· Bu inkılâbın kadınlarında vekâr, hayâ,
iffet, mâna, şahsiyet, eda, öyle cömert bir ifade bağlıyacaktır ki, dünyanın en
havaî erkeği bile yüzlerine bakarken ürperecek, onlara karşı hürmetten başka
bir şey duymıyacaktır.
· Bu inkılâbın kadınları, küfür dünyasının
bütün kadınlarına ve erkeklerine, İslâm üstünlüğünün, ilk bakışta aşikâr,
müşahhas vesikalarından birini verecektir.
· Bu inkılâbın kadınları, esasta, muazzez ve
münezzeh ev kadrosunun ve aile çerçevesinin sultanı olacak, hayatın yırtık
seciye emredici iş sahalarından hiçbirinde görünmiyecek; buna rağmen İslâm
ölçülerinin yasak etmediği ve kendisince icap gördüğü sahalarda da şerefle
içtimaî faaliyet kabul etmekten kaçınmıyacaktır
· Bu inkılâbın kadınlarından, yüzde yüz
İslâmî çerçeve içinde ve bilhassa kendi, cinsi üzerinde yetiştiricilik
vazifesiyle, muallim çıkacak, doktor çıkacak, hastabakıcı çıkacak, muharrir
çıkacak, sanatkâr çıkacak, âlim çıkacak; ve bilhassa fahişe çıkmıyacak, bar
artisti çıkmıyacak, sarhoş şarkıcı çıkmıyacak, göbek atıcı çıkmıyacak ve
nihayet başıboş işçi ve memur yaftası altında cinsiyetini azmanlığa götürmüş
pislik ve yırtıklık nevilerinden hiçbirisi çıkmıyacaktır.
· Bu İnkılâbın kadınlığına ruh örneği,
cinsinin fetanet ufku Hazret-i Âişe ile, hassasiyet ufku Hazret-i Fâtıma...
· Bu inkılâbın kadınlığı, temeli 14 asır
evvel atılmış ve sonra hiçbir mimarî çizgisi kalmamış ve anlaşılmamış olarak,
bütün insanlığa örnek olacak kıymettedir.
ÜREME
VE TÜREME
· Sağlamlaşma ve güzelleşme tedbirlerimiz ve
en ince istifa buluşlarımızdan sonra iş, bu keyfiyet esası üzerine dayalı ve
fevkalâde hareketli bir üreme ve türeme plânını tatbiktedir.
· Potada pırlantaya maya tutturduktan sonra o
cevheri kirşiz ve küfsüz olarak büyütmeye çalışmak... Hedef budur!
· Her kemmiyet köpürüşü mutlaka bir keyfiyet
esasına dayandığına göre, bu sahadaki kemmiyet hamlemizin aslî keyfiyeti
tamamiyle mahfuz olduktan başka, sırf kemmiyet ölçüsüyle de ayrıca ve
başlıbaşına bir keyfiyet değeri vardır.
· Üreme ve türeme gayemizin, ayrıca
başlıbaşına keyfiyet değerinde oluşu şundandır ki, Peygamberler Peygamberinin,
durmadan ürememiz, beklemeden çoğalmamız ve boyuna sayımızı artırmamız
hususunda da muazzam fermanları vardır. Kıyamet günü Ümmetlerinin çokluğuyla
iftihar buyuracaklarını bildiren Kâinatın Efendisi, bu iftihar duygulan içinde,
Müslümanlar kadrosuna düsen keyfiyet ve kemmiyette ezici üstünlük vazifesini ne
harikulâde ilan ve ihtar etmiş bulunuyorlar.
·Evet; olmak, hep olmak ve her sahada
olduktan sonra bu oluş etrafında çoğalmak, hep çoğalmak ve nihayet her sahada
hâkim mikyasları taşırmak, Müslümanların varlık borcudur.
· Üreme ve türemenin iki cenahı vardır:
Birincisi içeriden ve iç tedbirlerle çoğalmak, hep çoğaltmak ve nihayet en
titiz yetiştiricilik tasarrufunun rejimini yaşamak… İkincisi de, bu çığın
kitlesine, ruhî ve kavmî dış benzerlerini cezbetmenin iç ve dış şartlarını
tamamlamak... Hem kemmiyet ve hem keyfiyette bir arada telâkki şuuru...
· Birinci usul, en şanlı sünnetlerden biri
olan izdivaç müessesesini, hemen hemen aksi düşünülemez bir nimet haline
getirici bütün yolları plânlaştırmakla yerine gelir. Bu plânda, gençleri en
taze yaşta evlenmeye sevk etmekten, verdikleri evlât yemişi nisbetinde
şereflendirmeye ve refahlandırmaya kadar bütün tedbirler, devlet cemiyet ve
aile arasında tam bir işbirliği ifadesiyle perçinleşmiştir.
· Devlet, en genç çağdan başlamış olarak evli
ve çocuk sahibi fertlere; onları sevk ve himaye edici bütün imkânları
hazırlayacak, cemiyet kadınsız, ve çocuksuz insana hayat ve saadet hakkı
tanımayacak, fert de (hormon) kesesinin içinde Büyük Ümmet mefkûresinin hakkı
olan tohumlardan bir tekinin bile hapis, veya israfından der bir mes'uliyet
çilesi çekecek...
· İkinci usul, İslâm İnkılâbının erişeceği
tesir ve yayacağı manevî cazibe nisbetinde dışarıdan içeriye doğru temin
edeceği cereyandır ki, bu cereyanı evvelâ sınırları içine çekmenin, sonra o
sınırlar içinde kanallara almanın, daha sonra onları bellibaşlı havuzlarda
biriktirmenin, en sonra da bu havuzlardaki su kalitesiyle vatan gölünün su
kalitesi arasında birlik sağlamanın ve nihayet her şeyi o gölde toplamanın ve
göl seviyesini boyuna yükseltmenin, bu arada tek damla bile olsun, su kaybına
ve yolların vıcık vıcık çamurlanmasına mâni olmanın, madde madde
örgüleştirilmiş bir sisteme ihtiyacı vardır. İşin sistemi de, dâvanın idrakiyle
beraber kendi kendisine tahakkuk ve tecelli edecek tabiî bir neticedir.
· İslâm inkılâbı, üreme ve türeme dâvasında,
sistemli bir çalışmayla, 40 milyonluk bir kalabalığı çeyrek asır içinde 80
milyonun üstüne çıkarmayı taahhüt ve tefekkül edici bir hamle ruhuna maliktir.
· Bütün zıt dünyaların hem keyfiyet ve hem
kemmiyette mütemadi tereddî, tefessüh ve dumura doğru yuvarlanışını
çerçeveleyen ufuklarda, İslâm inkılâbının bellibaşlı bir keyfiyet cevherine
bağlı üreme ve türeme dâvası, gerçek hayat yetkililerinin kadrolanışını
belirtici ve onlara bütün cihanın hâkimiyet anahtarını teslim edici azîm bir
kitle tecellisi olacaktır.
· Elbette ki, bu seviye ve mükellefiyete
ulaşabilmenin ilk şartı, insan gücünü evvelden kıymetlendirmiş, verimli kılmış
olmak... Yoksa netice, iyi yerine kötüyü çoğaltmak olur.
ORDU
· İslâm inkılâbı orducudur.
· Bu ordu asla günlük siyasete karışmaz; ve
içeriye doğru hiçbir hizip ve zümreye dayanak ve manivelâ hizmeti görmez. Eğer
bu şiarının aksine yönelecek ve sırf ordu maddesine dayanmak bakımından mâna
âlemine tahakküm edici, kendi içinden şahıs ve zümreleri destekliyecek olursa,
taşıdığı mukaddes livaya ihanet etmiş olur. Bu düstur, İslâm inkılâbının,
rüyasını gördüğü Yeni Altun Ordunun temel ölçüşüdür.
· Evet, Yeni AItun Ordu... İslâm inkılâbının
rüyasını gördüğü ordu ismi budur.
· İslâm inkılâbında ordu, büyük ve mukaddes
dâvanın yalnız dışarıya doğru, azametli, tantanalı ve ihtişamlı (aksiyon)
cihazını temsil eder; ve hedef emrini yalnız ve dâva kadrosunun merkezinden
alır.
· İslâm inkılâbında orduyu ve orduculuğu,
sadece iman ve fikrin, dimağ emrinde pazı kuvveti ve bu pazı kuvvetini
azizleştirme işi diye anlıyalım! Pazı kuvveti hiçbir zaman ruh kuvvetinin
emrinden dışarıya çıkmıyacak ve sadakatle temsilini gördüğü ruhun «öl» dediği
yerde ölüp, «kal!» dediği yerde kalacaktır.
· İslâm inkılâbında ordu, işte, körükörüne
bağlı olacağı ruh merkezine tâbiliğin sarsılmaz ruhunu nizamlaştıracak, onun
ruhu da bu olacaktır.
· İslâm inkılâbında ordu, iç bünye ve
mimarîsi bakımından madde âlemine, tarihte eşi görülmemiş bir harika
nakşedecektir. Bu ordu «ölmeden ölenler - Allah’ta fâni olanlar»ın emri
altında, «ölüp de ölmiyenler - şehitler»in muazzam güzelliğini yaşatacaktır.
· İslâm inkılâbında ordu, büyük ve aziz
topluluk ifadesi içinde asla hususî ve meslekî bir sınıfı temsil etmiyecek;
ordunun bellibaşlı meslek potası içinde, bütün milleti, bütün cenkçi
unsurlariyle eritmiş olarak hulâsalandıracaktır.
· İslâm inkılâbının rüyasını gördüğü orduda,
en küçük unsurundan en büyük rüknüne kadar kumanda heyeti, üniformasından göz
kırpışına kadar «ya şehit, ya gazi...» ölçüsünün, tam ve tezatsız bütününü
heykelleştirecek; ve bu mânevî heykel, ilmi, fenni, imanı, ahlâkı, edebi,
muaşereti ve bütün ferdî ve içtimaî hayat tezahürleriyle «ya şehit, ya gazi»den
ibaret harikulâde insanı tablolaştıracaktır. İslâm ordusunun subayını
çerçeveleyen bu harikulâde insan, bütün millet ve cemiyet içinde, sade askerî
talim ve terbiye bakımımdan değil, mücerret insan ölçüsiyle de en yetkin ve
dâvaya en yatkın örnekleri tezgâhlandırmak için gayet hususî bir rejim altında
yetiştirilecektir. Bu harikulâde insan, kuvveti nisbetinde mahçup, bilgisi
nisbetinde sükûti, dâva adına bürünmeye mecbur olduğu ihtişamı nisbetinde
mütevazi ve cemiyetin kaymak tabakasından seçilmedir.
· Ve İslâm ordusunda er, işte bu kumanda
heyetinin eline, nihai mülkiyet ve malikiyet hakkiyle teslim edilmiş, fevkalâde
güzel, besili, sıhhatli ve seçili; ve her biri vatan kadar aziz ve israf edilmiyecekleri
emin kurbanlık koyunlardan başka birşey değildir.
· İslâm inkılâbında ordu, fikrin emrinde, en
harikalı nizamla estetiğin, en ileri müspet bilgilerle aletlerin tecelli
mihrakında, dâvayı bütün cihana teşmile memur, tarih boyunca gelmiş manivelâların
en muhteşemi ve en mânalısıdır.
ORDU
VE İNKILÂP
· Bizde, iyileri ve kötüleriyle bütün
inkılâplar orduya dayanılarak yapılmıştır.
· Tanzimata gelinceye kadar nice devlet ve
idare değişikliği olduysa, sadece yeniçeri veya çerileştirilmiş isyan hizipleri
tarafından başarıldı.
· Yeniçeriliği ortadan kaldıran da, devlet
himayesine mazhar, başka ve asrî çerilerdir. Tanzimat inkılâbı ise iktidar
makamına bilfiil sahip şahısların, yine bütün icra vasıtalariyle hükümet
kuvvetlerinden faydalanarak meydana getirebildiği basit bir ıslahatçılık
gayreti...
· Ötesi, sadece ve daima, ordunun manivelâ
diye kullanılışiyle meydana gelmiş cebr-ü zor hareketleri...
· Yâni bizim tarihimizde fikrin bizatihi
fikirden yola çıkarak meydana getirebildiği ve dayanağını halkta bulduğu tek
bir inkılâp yoktur.
· Tam mânasiyle orducu bir çizgi taşıyan
{Büyük Doğu) mefkûresi, orduyu, ancak üstün dünya görüşünün emrinde mücerret ve
muazzam bir (aksiyon) cihazı diye sevdiği ve benimsediği için kaydetmek
ihtiyacındadır ki, fikir, ister ordu içi, ister ordu dışı şahısların elinde,
mutlaka ordu üstü bir hâdise olarak yuğrulmadıkça fikir inkılâbına mahsus iklim
maya tutamaz. Ve baştan başa orduyu da kavrayıcı bu iklim maya tutmadıkça, ordu
ya dayanmış ve dayanacak nüfuzlu fertler, düne kadar olduğu gibi, yarın da.
kendi şahsî temayüllerini,ordu ismini verdiğimiz asîl ve itaatli kuvvet
manivelâsına istinat ettirerek, sâf fikrin hakkını çalmış olurlar.
· İnsanda fikir evvel, teşkilât ve ordu sonra
olduğuna göre, ulvî fikrin manivelâsı olan ordu, birtakım istismarcılar elinde
kendi orduluğunu fikre takaddüm edici bir vasıta diye kullanmaya başlarsa, her
şeyden evvel ordu elden çıkmış ve gerçek ordunun biricik fazileti itaat,
tersinden kullanılmış olur.
· Ordunun da hakkı, fikrin, bütün fikirler
âleminde mîzanına istekli ve ondan sonra madde ve (aksiyon) dünyasına talip
olarak, sadece fikir haysiyetiyle zaferini elde etmektir.
· Artık bu memlekette, tokmak inkılâbına
değil, fikir inkılâbına sıra geldiğini kafalara tokmakla ihtar etmenin günü
gelmiştir.
MİLLET
VE ORDU
· Bir daha kaydedelim: Büyük Doğu İdeali
orducudur.(Antimilitarist)lere zıt…
· Fakat bu orduculuk, silâha, madde gücüne,
madde manivelâsına dayalı, vaktiyle Yeniçeri Ortalarında olduğu gibi, kaba ve
fikirsiz bir tasallut taraftarlığı değildir. Büyük Doğu ideali, böylesine en
fazla zıt...
· İlâhî mimarîde her şey, ters cephesiyle,
ulvîliği nisbetinde süflîliğe namzet olduğu için, orduculuk mefkûresini, bağlı
bulunduğu iman ve dâva kutbundan ayırıp orduyu öz nefsaniyetiyle azizleştirmek,
her şeyden evvel o mübarek ocağa kıymak olur.
· Ordu için ordu yok; millet için ordu
vardır.
· Ok, tüfek veya atom bombası... Üçü de
keyfiyet ve gayede bir... Farkları kemmiyette... Ok da, tüfek de, atom bombası
da bir gaye ve dâva emrine girmedikçe, kendi zatî madde imkânları ve iş görme
avantajlariyle hiç bir hak ve imtiyaz belirtmez. Hak ve imtiyaz, onları
kullanan ele, elin bağlı olduğu kafaya, o kafaya yön veren ruha göredir. Aynı
ok, Kerbelâda Peygamber Torununun mukaddes yüreğine saplanabileceği gibi, kör
Deccal'ın iki kaşı arasından da girip geçebilir.
· Ordu bir oktur; onu kullanan el aynı okun
şuur merkezi subaydır; en bağlı olduğu kafa, fikir ve hakikattir; kafaya yön
verici ruh da millet ve cemiyet... Ve olanca hak ve hakikat, değer ve
İmtiyaz, sırasiyle ve derece derece , ruh, kafa, el ve âlete ait...
· Ordu ki, cemiyetin yumruğudur; gömülü
olduğu eti acıtmayan bir tırnak gibi, başiyle âhenk halinde bulundukça, o
cemiyet salim, o baş aziz ve o yumruk mübarektir.
· Tarihte bütün büyük orduları saran kanun ve
hikmete misal: Fransaya Papa'ların hazinelerini ve (Rönesans)ın sanat
eserlerini taşıyan (Napolyon)un Büyük Ordusiyle, haşmetli Prusya ordu idealinin
billûrlaştırdığı asker…
· «Altun Ordu»yu kuran Türk de, ordu ve
millet, baş ve yumruk tamamlığının en parlak örneği… Şu var ki, Türk, o devirde
ordu - millet halindedir ve ayrı bir vasfa malik değildir
·
(Sivil) mefhumuna bağlı medeniyet çağındaysa ordu - millet yok, millet -
ordu var... Bağlı olduğu başın hamle ve iradesini heykelleştirici mübarek yumruk...
· Bu yumruk başiyle ihtilâfa düşer ve
kendisini kendi zatiyle imtiyazlandırmaya kalkarsa, o milletin, başını
dövmesinden başka bir netice doğmaz. Öz yumruğu öz başına inen millet...
· Nitekim tarihimizde, büyük ruh dayanağımızı
kazandıktan sonra iç ve dış bütün fetihlerimiz millet – ordu sayesinde olmuş;
bu ordu, dayanaklariyle alâkasını kaybedince de bozgun çığırımız açılmış ve
aynı ordu, Tanzimata kadar milletin başını cenderelemiştir. Düşmana mağlûp bir
mekânizmanın kendi öz milletine galip gelmeye kalkması, yumruğun ağızdan girip
damağı çatlatması ve beyni ezmesi, ne korkunç hâile!.. işte Yeniçeri
felâketinin tam izahı!..
· Her zaman ve mekânda, ordunun, bağlı olduğu
ruh ve kafaya ait fesadı görür görmez yumruğu ağızdan sokması, damağı
çatlatması ve beyni ezmesi haktır. Şu incecik farkla ki, beyin yerine geçen
yumruğun kafa kadrosu hemen yumrukluktan çıkıp beyinleşecek, bunun için
haysiyetli bir fikirle gelmiş olacak, her fikir gibi sivilleşecek, kendine
inandıracak; peşinden, yumruğu (ast) ve beyni (üst) makama iade edecek ve
böylece beyin yine beyin ve yumruk yine yumruk kalacaktır.
· Millet - ordu budur: Türk ordusu
Tanzimattan beri bu Garplı ölçü etrafında şekillenmek istemiştir. 50 küsur yıl
evvelki dâsitânî zaferini bu ruhla kazanmıştır ve bugün…
· Bugün, millet - ordular topluluğu
manzumesindeki İtibarlı mevkiini yine bu eski ruha borçludur. Esasta ve kökte
münezzeh, fakat son zamanlarda, yönü değiştirilmek ve bazı hiziplerin eline
teslim edilmek istenen bu ruh, Mehmetçikle subayının şiârı oldukça Türk milleti
kendisini mutlu sayabilir.
ANLADIĞIMIZ
ORDU
· İmam-ı Rabbânî Hazretleri, müridin şeyhine
bağlılık derecesini anlatırken şu teşbihi kutlanır: «Gasledicinin elindeki ölü
gibi, nereye çevrilirse dönen insan...» Dünyada hiçbir benzetiş, tâbi olunanın
iradesinde erime halini bundan daha güzel anlatamaz. Bu ölçüyü başa aldıktan
sonra hemen mimleyebiliriz ki, bizim anladığımız ordu, fâni şahsın değil, ebedî
fikrin emrinde bu teslimiyeti ve o fikir dimağına bağlı yumruk sadakatini
gösterendir.
· Evinde arslan besleyen adam, arslanın
hilkatinde meknuz yırtıcılığı kontrol edemez ve onun eve karşı
ehlîliğini, dışarıya karşı da yırtıcılığını murakabe altında tutamazsa, aynı
arslanın bir gün kendisine saldırmasından şikâyet hakkına mâlik olamaz. Suç kendisinindir.
·Bu bakımdan Türk cemiyeti ve onun irade ve
idare cihazı, Kanunî'den Tanzimata kadar, iki, Tanzimattan bugüne değin de
birbuçuk asırdır suçlu...
· Türk cemiyeti, İslâm vecd ve aşkını
kaybetmeye başladığı Kanunî devrinden sonra emrindeki yeniçeri arslanının, ne
pars, ne sırtlan, ne akrep, ne yılan, hiçbir yırtıcı ve sokucu hayvan cinsinin
beceremeyeceği şekilde, pençesini, dişini, kıskacını, iğnesini beynine
geçirdiğini görmüş; ve ancak satıh üstü ıslahat ve dıştan macunlama hengâmesi
altına alabildiği askerini, bir daha, yeniçeriliğin başındaki fikir ve ideal
ordusu mânasına erdirememiştir.
· Büyük Doğu ideali, fikir ordusu mânasına
(militarist - orducu) zihniyetinden ayrılamaz; ve lâtince tabiriyle
(militarist) mefhumun ışıklı kalesi içinde, millî ruhu yayıcı ve koruyucu
kuvvet heykelini tebcil eder.
· Bu heykel, ne tarafa çevrilirse gık demeden
döneceği, asla dönülemez istikametlere zorlandığı zaman döndürmek isteyenlerin
başına ineceği şartları takdir ve hududunu tayin etmekte gayet dakiktir. Onu,
Hazret-i Ömer'in «kötü yola saparsam ne yaparsınız?» sualine «kılıçlarımızla
düzeltiriz!» cevabındaki hikmet çerçevesinde tespit edebilirsiniz. Şu var ki,
kılıç, sırf kestiği için kesmeye ve bu arada hakkın boynunu vurmaya kalkışma
gibi bir itisaf cinnetine düşmekten her ân mahfuz ve masun tutulacak ve
çürümüş, kokmuş cemiyetlerin bu sâri hastalığına, karşı daima aşılı
bulundurulacaktır.
· Cemiyet ve cemiyetinin irade ve idare
cihaziyle asla ihtilâf haline düşmeyen, düştüğü zaman da o irade ve idare cihazına
kendi dünya görüşünü nakşetme kudretini elinde tutan; ve kılıcı, kılıç için
değil, fikir için çeken bir ordu; âlemde hiçbir hendese şeklinin erişemeyeceği
(senfonik) nizam ifadesi içinde başımızın tacıdır.
· Bizim anladığımız «gassâl elinde meyyit»
kadar hakka tâbi ve aynı nispette haksızlığı ve haksızlığa karşı vazifesini
müdrik ordunun heybetli bir kıtası, rap, rap, cemiyet meydanından geçerken,
bando mızıka önünde zıplaya zrplaya koşan sümüklü mahalle çocuklarının
heyecanını duymaktan üstün bir duygu tanımıyoruz.
DÜNYAYI
İMAR
· Dünyayı
imar, hakikatte, dünyayı gaye sananların değil, vasıta kabul edenlerin, yani
bizim dâvamızın, İslâm inkılâbının hak ve vazifesidir.
· Zira dünyayı gaye kabul edenler ve ötesine
inanmıyanlarca, hiçbir görüş tarzı, faniliği ve mahdutluğu açık olan bu dünyada
bir eser bırakmak ve arkadan geleceklere bir mâna ve madde donatımı terketmek
cehdini besliyemez. «Bu, bu kadardır!» dedikten sonra dikilecek her taş,
günübirlik hayat ihtiyaçlarına ne derecede medar olursa olsun, hakikatte ve
esasta, korkunç ve lüzumsuz bir abes belirtmeye mahkûmdur. Arkadan gelen
nesillerin tesellisi ise, varlığı ve yokluğu, kendi öz ferdiyetinin kâsesi
içinden tadan insanoğlu hesabına, aşk ve şevkle eser vermek yolunda kâfi ve
sağlam bir müeyyide değil, sadece sun’î ve dayanıksız bir tedbirdir. Allah'a
inanılmıyan yerde, hakikat ve esas göziyle, tek taşı ayakta durdurabilmenin
imkânı yoktur.
· Böyle olunca, dünyayı imar, her halde ve
herşeyden evvel maddeci telâkkilerin işi olmamak icap eder.
· Halbuki böyle olmamış; asırlar boyunca
İslâmiyet, ferdî temsil kadrolarında, âhiret uğrunda dünyayı yüz üstü bırakmak
ve câmilerden başka hiçbir mekânı haşmetli bina etmemek mânasına alınmıştır.
Garbın bâtıl dini ise, ancak papas telkinlerinin zayıflamaya ve mensuplarının
maddîleşmeye başlamasından sonra dünya imarına yol açıldığını görmüştür.
· Böylece, hak ve bâtıl kutuplariyle
dinlerin, insanoğlunu dünya vazifelerinden alıkoyduğu ve din telkinlerine ne
kadar kıymet verilmezse o kadar dünya imarına imkân hâsıl olduğu üzerinde,
tamamiyle yanlış ve ters bir zehap doğmuş; ve bu kolay zehap asırlar boyunca
kökleşerek, hemen hiçbir fikir adamında, tersyüz edilen hakikati ihtara kudret
bırakmamıştır. Garbın bâtıl din bünyesi böyle bir idrake imkân vermediği için, hakikat,
Garplı mütefekkirler tarafından keşfedilemezdi. Bunun için İslâma kucak açmak
gerekirdi. Fakat İslâm mütefekkirlerince, Garbın bütün tezat ve buhranı da
dâhil olarak, yegâne kurtarıcı dinin ruhuna bîgâne kalınması ve bu yüzden sebep
ve neticelerin süzülememiş olması, şahsî idrak ve tefekkür kabiliyetsizliğinden
bu düğümü çözememiştir. Eğer yalnız bu nokta izah edilebilseydi, dünyayı ve
dünya hakimiyetini elimizden almak suretiyle ruhumuzu ve gayemizi körlettiğini
sanan Hıristiyanlık, çoktan bize mağlûp olmuş bulunurdu.
· Din gözünde âhiretin zıplama taşı olmaktan
ibaret bulunan dünya, yine din eliyle çerçevelenmiş hakları verilmedikçe, bizi
ötelerin haklarından da mahrum edecek kadar kuvvetli bir tuzaktır; ve bütün
marifet, bu dinî inceliği kavrayabilmektedir.
· Onun içindir ki, hiç ölmiyecekmiş gibi
dünyaya ve hemen ölecekmiş gibi âhirete memuruz; ve yine onun içindir ki,
mescitlerimizi sade ve şehirlerimizi ziynetli bina etmek gibi hudutsuz hikmetli
bir Peygamber emri almış bulunuyoruz. Yani bugüne kadar yaptığımızın tam
aksi... Hemen ölecekmişiz ve zaten yaşamamaktaymışız gibi bezginlikten ibaret
âhiret tesellisi; ve yalnız mâbetler adına bir ihtişam ve gerisi teneke
evler... Bize bu ruhu telkin edenlerse, Kâinat Efendisinin her mikyas üstü
derin bâtınına yol açmak dâvasiyle yalan haber veren sahte mutasavvıflar ve
kalpazan dervişler olmuştur. Gerçek tasavvuf ve bâtın yolculuğu, bu gidiş ve
gelişin tam aksinedir.
·
İslâm inkılâbında dünya, İslâmiyetin hakikatine tıpatıp uygun olarak, biz her
şeye malik olduktan sonra hiçbir şeyin bize malik olmaması inceliğinden ibaret
bulunan gerçek fakirlik gibi, bizim yüzde yüz sahip ve hâkim olacağımız, fakat
onun bize sahip ve hâkim olamıyacağı ve üstüne yapılan her nakşın aslî gaye
olarak kendisini aşacağı muvakkat bir plândır. Ve iste dünya böylece kabul
edildikten sonradır ki, solmaz renk ve ölmez seslerin iklimine yol veren geçit
noktası olarak bu muvakkat plânı baştan başa donatmak, bezemek, ötelerin şevk
ve neşesiyle süslemek dinî bir vazife olur ve zahmetine değer. Yoksa dünya
dediğimiz plânı donatmak ve bezemek için, ondan başka bir şeye inanmamak icap
etseydi, asıl o zaman bu plânı donatmaya ve bezemeye imkân verici büyük,
devamlı ve mefkûrevî şevk kaybedilmiş olurdu. Bilinen ve görülen imar
örnekleri, tek başına kaldıkça yine bilindiği ve görüldüğü gibi, yarını
tekeffül etmek iktidarında değildir ve tamamiyle sun’î ve büsbütün fânidir.
· İslâm inkılâbının, dünyayı imar mevzuunda,
Allah ve Resulünün muradına tam uygun olduğundan emin bulunduğu bir girift hikmet
dâvası kavranır kavranmaz, şimdiye kadar Garp dünyasında gördüğümüz bütün
örnekler ve onları kât kat aşan en yeni buluşlarla mukaddes ölçüler çerçevesi
içinde dünyayı imar, küfrün veya bâtıl dinlerin değil, bizim hakikatimiz ve
onların tezadı olarak meydana çıkar.
TOPLAM
· Dâvayı evvelâ vatan sınırları içinde, sonra
eşit ruh muhtevasına sahip milletler kadrosunda, daha sonra da bütün zıt
topluluklar muhitinde zafere ulaştırmaya memur, harikulade çevik ve ince bir
plân zekâsı ve siyaset dehâsı...
· Müslümanlıklarına rağmen, o nuru
gölgelendirmiş ve Resulünün muradına tam uygun olduğundan emin nümûneliği
haysiyetinden mahrum gören, bütün feyzi tek ve mutlak kaynak bildiği Saadet
Devri ve Sahabîler topluluğundan alan, böylece hayatın her tecelli sahasına
hâkim yepyeni bir vecd ve edaya yol açan bu vecd ve edayı nâmütenahî ileri bir
nesil başlangıcına perçinleyen ve ebediyen perçinleyecek olan bir gençlik
teşekkülü dâvası...
· Bütün kıymet hükümlerini ve nefs
muhasebelerini İslâmiyet mîzanından aldıktan sonra birer birer sükut edecek ve
herbiri her hakkını İslâmiyette gerçekleştirip istiklâl dâvalarını kaybedecek
olan içtimaî ve iktisadî mezheplerin hâs isimleri ve öz hüviyetleriyle kökünden
iptali...
· Kuvveti nisbetinde mahcup, hicabı
nisbetinde vakur, vakarı nisbetinde edib; ve mukaddes dâvanın ruh emrine bağlı
madde kıymet ve zarafetini temsilden başka tek gayesi olmıyan bu ulvî gayenin
asîl ruhuna malik ve her cihazı, âleti, hali ve şekliyle mefkûrevî nizam ve
heybet şiirini heykelleştiren Yeni Altun Ordu…
· Dâvanın kemmiyet ve iptidaî madde kaynağı
satranç tahtaları gibi muntazam, polis noktaları gibi her murakabeye nezaretli,
maddî ve mânevî sıhhat ve şahsiyet çekirdeği, süt beyaz ve süt liman, mesut ve
müreffeh köy…
· Dâvanın keyfiyet ve mâmul madde mansabı,
sanki fil dişinden kaldırımlarında en ileri ve nuranî fikir ve idrak
çilekeşlerinin harikulâde bir ahenk ve huzur ifadesiyle aktığı ve kimsenin
kimseye çaparız teşkil etmediği, kat ve kubbe kubbe bina ve çatılarının
insanoğluna ait büyük oluşu mekânlaştırdığı ve her dert ve her ihtiyacın
kadrosunda müessiseleştiği muazzam şehir, haşmetli (Metropolis)…
· İçinden ve dışından sımsıkı müeyyideli ve
tam sigortalı aile hücresi...
· Bütün oluş sahalarının merkezî ve muhitî
eksiksiz ve tezatsız bilgi plânını çerçeveleyen tek sistemin, devlet, aile ve
muallim gibi üç ayaklı sehpa üzerinde durması esına bağlı olduğunu bilen talim
ve terbiye ocağı.
· Zekât ve yardım emri sayesinde içtimaî
teavün ve tesavi gayesini son haddine ulaştırıcı ve şahsî mülkiyet hakkı içinde
içtimaî mülkiyetin her hakkını ödeyici ihyakâr iktisadî nizam...
· Müslümanlara ait, eşya ve hâdiselere
hâkimiyet hakkının icra vasıtası olan ve mü'minlerin kaybolmuş malını belirten
müspet bilgiler dehâsını, henüz erişilmemiş ve erişilemez haddiyle temsil...
· Mukaddesat ve cemiyetin müşahhas hicap
ifadesi olan dinî ölçüler içinde her tarafı kapalı, ondan sonra her kıymeti
açık, böylece her örnekten fazla güzel ve tesirli kadın...
· Vatanın, cemat, nebat, hayvan ve insan,
bütün kadrosuna şâmil içtimaî fayda ve faaliyet prensibi; ve zayi olmaktan
memnu, hattâ tek zerre (enerji)...
· Kulların değil, Allanın ve ona bağlı
vicdanın emrettiği adalet...
· Âhiret mâmurluğunun tarlası olan dünyayı,
sonunda bir taş tahta gibi bütün yazılariyle silineceği biline biline, son kum
tanesine kadar imar...
· Bütün pisleri ve pislikleri ayıklanıp,
bütün temizleri ve temizlikleri çeşmeler ve seller gibi akıtılacak ve dâvanın
tahassüs âletlerini şekillendirecek güzel sanat şubeleri...
· Sıhhat ve güzellikte her tedbir...
· Üreme ve türemede her çare...
· Nihaî kavga ve zafer plânı olan Batıya
karşı, kemmiyet ve keyfiyet zemini olarak istinadı şart, Asyacılık gayesi...
· Ve nihayet, herbiri kitaplık çapta bu
otuzüç prensibi,. bütün teşkilât ve idare ruh ve dehasını billûrlaştıran üstün
üstü buluş ve eriş: Yüceler Kurultayı ve Başyücelik mefkûresi... İşte bu
noktaya gelmiş bulunuyoruz!