İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ
VI-
BEKLEDİĞİMİZ İNKILAP
BEKLİYORUZ!
· Kanunî devrinden beri gerçek inkılâbı
bekliyoruz.
· Gerileme ve çürüme tarihimizin başı,
kendisindeki evvelki vecd ve aşk devirlerinin hıziyle Türk cemiyetini
hükümranlıklar şâhikasına çıkarmış olmasına rağmen Kanunî devrindedir. Bütün
zafer ifadesi dışta ve kabukta; ve bütün çürüme başlangıcı içte ve özde...
· Kanunî, ilk büyük hatâsını Şeyhülislâmlığı
azl-ü nasb makamı yapmakla gösterdi.
· Kanunîden sonra devlete baş olan Sarı Selim
ise, hem ruh ve hem madde kadrosunda bütün taarruz ve hattâ müdafaa gücünü
kaybetmeye başlayan Türk cemiyetinin hastalığını apaçık ifşa etti.
· Ufak tefek iniş ve çıkışları kaydetmeyici
tek ve kaba bir hat şeklinde ifade bulmak lâzım gelirse, Sarı Selim’den bugüne
kadar boyuna toprak ve nüfus, hayatiyet ve nüfuz, ahlâk ve iman kaybederek
gelen gerileme grafiğimizi, baş aşağı muntazam bir çizgi kabul etmekte hata
yoktur.
· Gerileme tarihimizin muntazam iniş
çizgisinde, bu hattı üç yerden kıran ve gerileme seyrini akıllarınca ilerlemeye
çevirmek isteyen üç köşe noktası vardır ki, bunlar, Tanzimat, meşrutiyet,
Cumhuriyet inkılâplarıdır.
· Ama ki, bu inkılâplardan her biri, inhitat
çizgisinin seyrini düzeltmek yerine büsbütün dikleştirmiş ve bu dik çizgi
üzerinde, cemiyet aşağılara doğru, bir heyelân şeklinde akmaya başlamıştır.
· Cumhuriyet mefhumunun bütün dünyaca kabul
edilmiş idare şekil ve prensibine karşı hiçbir düşmanlığımız olmadığını kayıt
ve sâdece bu devre içindeki ruhî kıymetler paniğini kastederek belirtelim:
Garbın akıl ve mârifet seviyesine erişmeyi maymunvarî bir kopya işi sanan
Tanzimat ve nihayet âdi bir Mason oyunundan ibaret olan Meşrutiyetten sonra
Türk cemiyeti, birdenbire tasfiye tehlikesiyle karşılaşınca, artık hem maddede,
hem de ruhta kurtuluş zoru gibi muazzam bir borcu tarihten devralmış bulundu.
· Cumhuriyete takaddüm eden millî hareketin
misilsiz hamlesiyle birinci borç ödendi; fakat ikinci ve en esaslı borç yerine,
bütün ruh plânının kökünden tahrip edilmesiyle de sükûtumuz azamî haddine
çıkarıldı. Acaba bu hale getirilmek için mi kurtarıldık? İthamımız, belli-başlı
bir ruh ve zihin hâletine karşıdır.
· Artık anlayalım ki, Kanunîden beri
beklediğimiz İnkılâba en muhtaç olduğumuz dem, bu demdir; ve daima «inkılâp,
inkılâp!» diye diye gerçek inkılâp iflâs yoluna sürülmüştür.
DAİMA
ONU BEKLİYORUZ!
· Tam 410 yıldan beri bir inkılâpçı
bekliyoruz. Bunu tam 1566 dan beri bekliyoruz! Bunu, Kanunî Sultan Süleyman’ın
idareyi, mütereddî oğlu Sarı Selim’e teslim ederek şâhane gözlerini yumduğu
tarihten beri bekliyoruz!
· Bu tam 400 yıllık bekleyiş devremiz, 4
bölümlüdür: Sarı Selimden Tanzimata kadar; 273 sene... Tanzimattan Meşrutiyete
kadar; 69 sene... Meşrutiyetten Birinci Dünya Harbi mütarekesine kadar; 10
sene... İstiklâl Savaşından bugüne kadar: 57 sene.
· Bekleyiş devremizin 273 yıllık birinci
bölümünde, daima eski şeklimize sâdık, fakat bu şeklin en ileri ruh hamlesi
altında en yeni zaman ve mekân yemişlerini devşirici akıcılığından mahrum,
özünü kaybettiğimiz kabuğun ahmak muhafızı olarak bekledik. Beklediğimiz
inkılâp eğer o devrede olsaydı, düsturu şu olacaktı: «Garp dünyasını yükselten
(Rönesans) hamlesindeki ruh, insan aklının eşya ve hâdiseleri feth ve teshir
etme cehdi, hakikatte Hıristiyanlığın değil, İslâmın malıdır. İçeriden ve
dışardan bu aziz tekevvün hamlesine mâni kim varsa, onu, dinimizin, ruhumuzun,
mevcudiyetimizin düşmanı sayarak işe girişiyoruz!» Eğer bu böyle olsaydı,
Garb’da (Oran), Şarkta Bakû, Şimalde Viyana ve Cenupta Yemene kadar uzanan
Osmanlı İmparatorluğu ve bütün Doğu âlemi bugün kimbilir ne olacaktı? Dünya
bizim olacaktı!
· Bekleyiş devremizin 273 yıllık birinci
bölümü her ân kendi kendimizin, kendi dünyamızın içinde, her ân kendi
kendimizden uzaklaşma çığırı olduysa, Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet
bölümleri de, kendi kendimizi resmen kaybetmeye başlayış ve bunu her ân
derinleştire derinleştire nihayet son hadde çıkarış safhası oldu. Bu son üç
bölüm içinde de, beklediğimiz inkılâp ve inkılâpçı, yalnız şu düsturun
bayrağını açacaktı: «Aklın bütün hak ve müesseselerini Garpdan öğrenip, tam
hazmedip ve tam benimseyip, bunu kendi öz ruhumuzun emrine vermekten başka
işimiz ve çaremiz yoktur! Hiçbir ahmak taklit, ezbere tatbik, deri üstü ıslâh
ve yamalı bohça inkılâbına inanmıyoruz! Dünün arslanı bugünün maymunu olmuştur!
Dünün, dini yanlış anlıyan yobaziyle, bugünün körü körüne Garplılaşma ve
maymunlaşma yobazı, aynı zamanda tasfiyesine memur olduğumuz geriliş ve
aşağılık kutuplarıdır!»
· Bekleyiş devremizin ilk bölümündeki
inkılâp, yalnız ve yalnız, dini ışıksız beynine ve buudsuz ruhuna uydurmak
isteyen ham ve kaba softaya karşı olabilirdi. Olmadı! Bekleyiş devremizin
ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerindeki inkılâp ise, aynı ham ve kaba
softayla beraber, onun tersinden asrî tecellisi olan şahsiyetsiz ve aslîyetsiz,
çilesiz ve muhasebesiz Garp hayranlığı budalalarına karşı!.. Bu da olmadı!
· Bütün Şark ve Garp dünyalarını, ruhunun
potasında zerre zerre erittikten sonra onları yepyeni bir döküm terkibinde
billûrlaştıracak büyük ve derin inkılâpcının başı, heyhat ki, ne Tanzimatın
ürkek ve muvazaacı fesine, ne İttihatçının sadece atılgan ve gözü kör
keçekülâhına veya (Enveriye) sine, ne de Cumhuriyetin dış tezahür plânını bütün
takım - taklavatiyle benimseyen ve iç plânı büsbütün ezen silindir şapkasına
sığabilirdi. Sığmadı!
· Tanzimatla beraber kaybolmaya başladık.
Meşrutiyetle basit idare şekillerinde teselli arayarak kaybımızı
derinleştirdik; Cumhuriyetle de kayıbımızı hemen artık bir daha bulunamaz hale
getirdik.
· Ve işte bugün, beklediğimiz büyük inkılâp
ve inkılâpçıya olan acıklı ihtiyacın son vâdesini yaşıyoruz! Ya onu Yirminci
Asır güneşinin batışından evvel bulacağız; yahut bir daha bu meselelerin adını
bile ağza alamaz hale geleceğiz!
· Bizi, 400 yıllık bekleyiş devremizin son
ıstırap sayhası ve bu inkılâbın ilk sesi kabul edebilirsiniz! Memuriyetimizin,
ihtiyacının son kertesini ve vâdesinin son gününü temsil ettiğimiz bu inkılâbın
plânını, -işin madde tarafı sizin olsun– fikirler, mânalar dünyasına
nakşetmekten ibarettir.
· Bu plânın, her biri mutlak İslâm ruhunun
bir şubesi ve her biri kamusluk birer bahis halinde, ruhculuk, ahlâkçılık,
milliyetçilik, şahsiyetçilik, cemiyetçilik, keyfiyetçilik, nizamcılık,
müdahalecilik sermaye ve mülkiyette tedbircilik ölçüleri, herşey yerli yerine
oturulduğu zaman görülecektir ki, mustarip ve muhteliç insanlığın bir baştan
bir başa şifasını ve rüyasını taahhüt edici yoldur.
· Bütün bunları yerli yerine oturtabilmek
için, her şeyden evvel (Büyük Doğu) mefkûresinin idare şeklini bilmek lâzımdır.
Bu şekil, ne malûm kalıplariyle Demokrasya, ne bunların malûm zıtları, ne şu,
ne de budur. Bunu bir örgü sonra gördüğümüz vakit, bizim, bazılarınca geri gibi
duran ruhumuzun ne sonsuz ve dipsiz bir yarına sarkmakta olduğunu
farkedeceksiniz.
HEP
BEKLİYORUZ!
· Kanunî devrinden beri gerçek inkılâbı
bekliyoruz, dedik. Dediklerimizi tekrarlayacağız.
· Gerileme ve çürüme tarihimizin başı,
çocuklarımıza okuttuğumuz tarih kitaplarının zıddına, kendisinden evvelki vecd
ve aşk devirlerinin hıziyle Türk cemiyetini hükümranlıklar şahikasına çıkarmış
olmasına rağmen Kanunî çığırıdır. Kanunî devrinde bütün zafer ifadesi dışta ve
kabukta; ve bütün çürüme başlangıcı içte ve özdedir. Kanunî bütün kıymetini
kendisinden evvelki devirlerden almış büyük bir mirasyedidir.
· Gerçek Türk tarihî henüz yazılmamıştır.
Yazılabilseydi zaten mesele yoktu.
· Bu bakımdan ilk büyük ve gerçek inkılâp,
Batının (Rönesans) tecrübesine karşı Kanunî devrinde başlayabilirdi. Tehlike o
günden görülebilir ve önlenebilirdi.
· Kanunîden sonra devlete baş olan Sarı Selim
ise, hem ruh ve hem madde kadrosunda bütün taarruz ve hattâ müdafaa gücünü
kaybetmeye başlayan Türk cemiyetinin hastalığını birdenbire ifşâ etti. Yine
vicdanlarda bir burkulma olmadı; ve Türk satvetinin dayanağı olan iman ruhunun
eşya ve hâdiselere hükmedici şartlarla taclandırılması zarureti idrak edilemedi.
· Sarı Selimden Tanzimata kadar, boyuna
toprak ve nüfus, ruh ve hayatiyet, imân ve ahlâk kaybederek yol alan alçalma
grafiğimizi, ufak tefek iniş ve çıkışları kaydetmeyici tek ve kaba bir hat
şeklinde tasavvur edebiliriz. İşte 19 uncu Asrın başına kadar tüm üç asır,
tepesi üstü giden bu hat boyunca Türk cemiyeti içinden: «Dur! Nereye gidiyoruz?
Dünya nerede ve biz neredeyiz? Bu dünyayı feth ve tasarruf borcu ile imân
borcumuz arasındaki münasebet nedir? Bizim bu gidişimiz her iki tarafı birden
kaybetmek değil midir?» diye bir ses yükselmemiştir. Bu sesin yükselmeyişinde
tek sebep, ham ve kaba softanın, kendi müdürlüğü içinde tutmak ihtirasıyla
içice olarak aramızdan sâf imân ve tefekkür, aşk ve hamle tiplerinin
çıkmayışıdır. Yani Kanunîden sonra ruh yönünden tükenişimiz...
· Bir inkılâba bu kadar muhtaç yaşadığımız
uzun inhitat devresi içinde yegâne ince idrak, din adına gösterilen kışrî
muhafazakârlığın hakikatte dine uygun bir şey olmadığı ve mukaddes din
hükümlerinin bu kaygılardan münezzeh olduğuydu. Tanzimata kadar yapılması
gereken inkılâp buydu.
· Tanzimattan itibaren de bu üç asırlık iniş
hattının birkaç noktada kırıldığını ve inişi çıkışa döndürmek isterken büsbütün
inişlere daldırıldığını görüyoruz. Tanzimat ve Meşrutiyet inkılâplarını bu
kırılış noktalarından ikisi kabul edebiliriz.
· Sarı Selim’den Mahmud (Adlî) ye gelinceye
kadar faraza 30 derecelik bir meyille gelen inhitat hattı, Abdülmecid’ten
Abdülhamid’e doğru birdenbire 45 derecelik bir meyil fazlası kazanır;
Abdülhamid’ten sonra ise büsbütün dikine dalar. Üstünde tutunma mümkün olmayan
80’derecelik bir meyil...
· İşin hazin tarafı şudur ki, Kanunî ile
Tanzimat arası din adına ve dinin sâf hakikati uğrunda beklediğimiz inkılâp,
Tanzimat ve onu takip eden inkılâplarda, sezmeden ve sezdirmeden, yavaşdan ve
hafifden dine karşı istikâmet alır ve tarih boyunca bütün mesuliyet ve
felâketlerimizi, atalet ve hezimetimizi din ruhuna atfetmeye doğru bir istidat
kazanır. Şu halde ilk devirde beklediğimiz gerçek inkılâp inkılâpların
başladığı devirlerde tersine dönmüş ve inkılâbın gerçeğine büsbütün zıt bir
mâhiyet almıştır. O gün bugündür, her ân biraz daha artan bir şiddetle, dinin
saffet ve hakikatine bağlı dünya görüşleri, tek kelimeyle irticadır; ve dinin
gerilik sebebi olduğu, çeyrek münevverler indinde bir mütearifedir.
· Cumhuriyet inkılâbı, dayandığı dasitanî
kurtuluş hareketleriyle, tam izmihlâl ve inkıraz noktasına kadar gelip çatan
sükût hattını birdenbire düzlüğe çıkaran millî bir vâkıadır. Fakat bu mes’ut
vâkıanın madde plânındaki zaferini ruh plânında mutlak bir tahrip takip etmiş
ve böylece gerçek inkılâp, idare şekli, istiklâl ve sair nâiliyet şartları
yanında ruh yönünden tamamen öksüz kalmıştır.
· Garbın akıl ve mârifet seviyesine erişmeyi
maymunvâri bir kopya işi sanan Tanzimat ve nihayet âdi bir Mason oyunundan
ibaret olan Meşrutiyetten sonra Türk hem maddede, hem de ruhta kurtuluş zoru
gibi muazzam bir borcu tarihten devralmış bulundu. Bu iki cepheli borcun ilk
kısmı tam ödendikten sonra ikinci kısmı tamamen açık bırakıldı. Açık bırakılmadı;
tersine kapatıldı.
· Artık anlayalım ki, Kanunî’den beri
beklediğimiz inkılâba en muhtaç olduğumuz dem, bu demdir. Buna en müsait
şartlar bugünün şartları olmak lâzım gelir. İnkılâp diye diye gerçek inkılâbın
şartlarını karartmak yobazlığını kökünden kazıyıp hakikî inkılâbı düşünebilmek
saadetine ermeyi bugünden bekliyoruz.
GİRİŞ
· Güneşe karşı billûrdan bir menşur tutup
içindeki harikulâde yolları gösterir gibi, artık bütün ideolocyasını, en ince
noktalarına kadar arzetmenin zamanı geldi.
· Bu dâva herhangi bir rejime karşı başka bir
rejim teklif ve propagandasında bulunmak değil; Türk’ünden, Arabından,
İranlısında, Hintlisinden, Çinlisinden, Endonezyalısından ve daha filânından ve
falanından hiçbirine mahsus olmaksızın, İslâm dünyasını bütün yer yüzüne,
kavimler ve tarihî vâkıalar üstü mücerret ve gerçek hüviyet ve şahsiyetle sâf
bir mefkûre ve münezzeh bir ideolocya halinde belirtmek işidir.
· Bu dâvaya, İslâmın iyi veya kötü bütün
mensupları kadar bütün mensup olmayanları da muhataptır. Zira biz,
bilenlerdeniz ki, bütün insanlık icabet edenleri ve etmeyenleriyle,
Peygamberler Peygamberinin Ümmet kadrosu içindedir. O’nu, Kâinatın Nurunu
tanımıyan, çatlasa da, patlasa da, onun kadrosundan dışarıya kaçamaz; ancak
icabet etmiyenler topluluğu içinde kalır ve ebedî hüsranı bu topluluk içinde
tadar. Onun içindir ki, icabet edenlerin icabet şartlarını, en nâzik ve ulvî
noktalarına kadar belirtecek olan her zaman ve mekâna şâmil mânalar ve
kıymetler tablosunu çizerken, bu tabloya, icabet etmiyenlerin de gözleri
önünde, gerçek varlığın her satırını kucaklıyan bir örnek olarak dikmek, bize
borç oluyor.
· İslâm, her münevver Müslümanın şahısında,
bütün kıymet hükümlerini, zaman ve mekânlara tatbik edici inkılâp ideolocyasını
kurmakla mükelleftir. Tekliflerin en azizi olan bu teklife kulak asan,
milyonlarca kalabalıklar içinde kaç kişidir? Yani Müslümanlık iddia edenler
arasında gerçek müslüman kaç kişi?
· Gerçek Müslüman! Senin işin, İslâmın,
herkesçe bilinen, bilinmesi kolay olan, kolayca bilinmekle mahrum nasipler
üzerinde bir tesir bırakıp bırakmıyacağı meçhul bulunan, umumî ve hususî
bilgilerini ezbere sıralamak değildir; senin işin, bu bilgiler altında yaşayan
nâmütenahî derin ruhun, tamamiyle İslâmî ölçüler altında, ebediyet mikyasiyle
zaman ve mekân fethedici hayat mimârisîni kurtarmaktır! Ebediyetin Rehberi
belki de böyle bir fiile şart tâyin buyurmak için, bazı İlâhî tefekkürlerin bir
saatine yetmiş senelik namaz sevabı müjdelemişlerdi.
· İslâm İnkılâbını kim örgüleştirecek?
Reformacılar mı, nefsanî ve havaî tefsirciler mi, kışrî şeriatciler mi, ham ve
kaba softalar mı, yalancı sofîler mi, yeni müctehit taslakları mı, yoksa
bunlardan hiçbiri olmadığını telkin ederken, kendisine henüz bir sınıf ismi
veremediğimiz, mücerret bir ifadeyle gerçek ve derin Müslüman ne demektir ve
böyle Müslümanların ruhundan tütecek bir hayat mimarisinin çizgi çizgi müşahhas
beyanı nedir? Evvelâ, yukarıdaki suallerin çerçevelediği zümreleri tanıyalım!
REFORMACILAR
· Reformacı, eski şeklin ismini ve gûya
esasını muhafaza edip, onu, zannınca bazı ihtiyaçlara göre yenileştirmek
isteyendir.
· Reformacı, yani ıslâhçı, herhangi bir dâva
ve mevzuu, ister maziye, ister istikbâle doğru olsun, yekpare bir vâhid olarak
kabul edemiyen bîçare idrak bünyesidir. Ne attığını tam atabilir, ne de aldığını
tam alabilir.
· Reformacı, dış şartları dâvanın öz
bünyesine tâbi kılacak hâlis ve mutlak mefkûreci olmak yerine, dâvanın öz
bünyesini dış şartlara göre ezip büzmekte, ayarlamakta hesaplamakta mahzur
görmiyen bir arabulucu, bir barıştırıcı, bir maslahatçıdır.
· Reformacı inandığından şüphe edendir.
· Tanzimat hareketi, dinin merkezinde olmasa
bile, muhitinde, çok âciz, şaşkın ve kısır bir reformacılık hareketidir.
· Meşrutiyet hareketi, bu reformacılığın,
daha az şaşkın, fakat daha çok idraksiz, üstelik büsbütün tereddî ifade eden
garp züppelerinin elinde, devamıdır.
· Son devir, reformacılığı bozdu ve Garbı tâ
kökünden benimsemeye kalkarak, dâvayı menfî tarafından tezatsızlığa götürmek
istedi.
· Herhangi bir dâvanın istediği, muhakkak ki
tezatsızlıktır; fakat hangi istikâmetten? Küfürden mi, imândan mı?
· Nihayet, sun’î ışıkları ne kadar zengin
olursa olsun, güneşi kaybetmiş bir beldenin korkunç hali gibi, tepemizde kanat
açan ve mıhlanıp kalan mânevi kara bulut, yekûn halindeki eksikliğin din ve imân
olduğunu ihtar edince, ortalıkta yeni bir sınıfın üremesine istidat açıldı:
Bunlar, gûya din taslayan veya taslaması ihtimali olan yeni reformacılardı...
· Birçok bölüme ayrılan bu tiplere göre din
lâzımdır. Elbette Allaha inanılır. Peygamber bazılarınca lüzumludur bazılarınca
değildir. Kur’ân bazılarınca Allahın kitabıdır, bazılarınca değildir.
Peygamberi ve Allahın kitabını tanıyan yine bazıları için bile günde beş vakit
namaz lüzumsuzdur. Namazın şekli iptidaîdir. Abdest imkânsızdır. Kadın
hayattaki yeni mevkiinden geriye sürülemez. Kur’ân her dilde Kur’ândır. Kurânda
malûm ibadetlerin birçoğuna sarahat yoktur; bunların hepsi ham yobazlar
tarafından icat edilmiştir. Hadîsler hep uydurmadır aklın kabul etmediği hiçbir
şey doğru olamaz; akıl ve fen her sırrı teftiş ve murakabede biricik mizandır.
Bütün dinî merasimi bediiyatçılar elinde güzelleştirmek icap eder. Zaten
tasavvuf dinin bu eksikliğini tamamlamak için sonradan bulunmuştur. Şeriat
hükümlerinin cemiyet kanunları yerine geçmesi mânasızdır. Vesaire vesaire... Bu
hünsâ ruhlara göre din işte bütün bunlar olmamak şartiyle, harikulâdedir,
güzeldir, şarttır, mutlaka lâzımdır, onsuz hiçbir şey olmaz. Allah bir ve
ebedîdir, ruh vardır, Peygamber mutlaka cihanın en büyük adamıdır fakat!!! İşte
bu «fakat» işin en belâlı dönemeci...
· Henüz seslerini işittirebilecek hale
gelmemiş olsalar da yarın birdenbire zuhurları pek muhtemel olan yeni devrin
reformacıları, bugün tam dinsizlerle tam dindarlar arasında bir köprü
vaziyetindedirler; ve aralarında, mebuslar, profesörler, doktorlar,
muharrirler, mühendisler avukatlar ve daha neler, neler vardır! Bunlar,
umumiyetle «münevver» klişesinin belirttiği zümrelere mensupturlar; ve şaşkın
Tanzimat efendisinin sadece muhite bağlı mütereddit reformacılığına karşılık,
dine zıt hareketlerin muhitini olduğu gibi benimseyen biri merkezî reformacılık
üzerindedirler. Yani akıllarınca İslâmiyeti merkezinden değiştirecekler, muhite
tatbik edebilecekler, böylece büyük eksiği tamamlayacaklardır.
· Reformacı der ki: «Allaha ve Peygambere,
evet, Şeriate, hayır!» Yani güneşe, evet, ışığına, hayır! O kadar saçma!..
· Aralarında, hiçbir şeye ve hiçbir cüz’iyle
inanmıyan sahtekâr istismarcıların da bulunduğu yerli reformacılar zümresi,
kime ve neye ve ne nisbette samimiyetle inanırsa inansın, gerçek Müslüman
gözünde, zift renkli inkârdan daha kara, daha tehlikeli ve mukavemeti daha zor
bir küfür şubesini temsil eder.
· Düpedüz kâfir olduğu gibi devrilmiş bir
yelkenlidir; hidayet vincine bağlanırsa olduğu gibi doğrulur, yüzer, mükemmel
bir tekne halini hemen kazanır. Fakat reformacı, gûya denizde yüzen, ama her
noktasından su sızan, kırık dökük, perçin ve macun kabul etmez bir teknedir.
İkincisini kurtarmak, birincisinden çok daha zor...
· Üstelik reformacı, mücerret fikir ve dâva
haysiyeti bakımından da, hem mü’min ve hem kâfirin nefretini kazanmış,
mitolocya unsurları gibi, başı insan, vücudu keçi, bir hilkat galatı...
· Yarın kendilerine bir zuhur plânı
açılmasını muhtemel gördüğümüz reformacılar, üç katlı evlerinin üst katında,
tam bir İslâmî edeple ellerini Allaha açan ihtiyar annelerinin hakkiyle, alt
katta erkek arkadaşlarına kokteyl veren ve onlarla mayo içinde dans eden
kızlarının hakkını, «Allahın hakkını Allaha, Sezarın hakkını Sezara veriniz!»
tarzında bir demagocya tesellisi içinde ve aynı zaman ve mekânda barındırmak
isteyen muhteşem ve ebediyen mahrum nasipsizlerdir. Biricik fârikaları,
münevverlik ve okumuşluk yaftası altında salâh kabul etmez bir enayilik ve
cahilliktir.
· Fakat sayıları günden güne çoğalan bu tip
insanların, pestenkeranî bir açıkgözlülükle bir gün İslâmiyet himayeciliğine
geçmeleri ve kendileri gibi «fasl-ı müşterek» noktasında oturanları, avlamaya
yeltenmeleri daima mümkündür.
· Bunlar, topyekûn ve en çok, «softa» diye
isimlendirdikleri, şeriatin kışrında ve kabuğunda kalmış tiplere düşmandırlar.
Bilmezler ki, kendileri de, o örnekler de biri menfî ve öbürü müspet
taraflardan şeriatı heva ve nefsaniyetlerine, aynı zamanda dar ve basık
ruhlarına tatbik suretiyle hakikatten uzak kalmış iki örnektir.
· Reformacılar arasında mühim bir zümrenin,
imân adına hiçbir zerreye mâlik olmaksızın, insan kitlelerini sevk ve idarede
dini sadece vasıta ve «maslahat» unsuru kabul etmiş esfeller olmasına karşılık,
havaî ve nefsanî tefsirler, hiç farkında olmadıkları küfür şeklini din sanan ve
keyiflerine göre din icat ettiklerinin farkında olmıyan bedbahtlar... Bazı
gözlerin, görmek fiilini büsbütün kaybetmek için yaratılmış olması gibi,
bunların bilgi ve anlayışı da, bilgisizlik ve anlayışsızlığın tâ kendisidir.
Bunlar emirler ve yasakların ruhunu, sağa doğru uzaklaşarak bozan müspet kaba
softalara inat, sola doğru uzaklaşarak bozan menfi kabalık timsalleridir; ve
birincilerin aksülâmeli olarak doğmuşlar ve türemişlerdir.
· Bir de, Türkiye dışının reformacıları var
ki, üstelik ilmî bir nikap altında ve kitaplık çapta gayretlerle İslâmı fesada
sürüklemekten başka rolleri yoktur.
· Reformacı, ne türlüsü olursa olsun, İslâmı
harap bir bina farzedip onu dışından payandalamak, ahşap evlere dışardan
çimento püskürtürcesine, onu dışından desteklemek, onu yardıma muhtaç bilip bu
yardımı dışından tedariklemek gayretinde bir fikir haini ve iman yoksunudur.
· Birinci hüküm, İslâm inkılâbı bunlarla
olamaz!
NEFSANÎ
TEFSİRCİ
· İslâm inkılâbı mevzuunda, bu sınıf,
reformacıların bir şubesidir; ve kısım kısımdır.
· Farkları şudur ki, reformacılar, hiçbir
eksik ve fazla kabul etmiyen din bütününe, dışarıdan, akıllarınca
güzelleştirici ve iyileştirici unsurları ilâve etmekte mahzur görmedikleri
halde, bunlar, dışardan unsur dâvet etmezler, fakat dinin zatî hükümlerini
kendi içinde diledikleri gibi tefsire yeltenirler.
· Bu tefsirlerde, sâik sadece nefsaniyetleri
ve keyifleridir.
· Bunlardan bir kısım, üstelik din ve ilim de
satarlar, sâf reformacı, yalnız ileri fikir taslarken, bunlar, dinî mânada
gerçek bilgi iddia eder ve sağlam bir akîde taşıdıklarına kendilerini ve
herkesi inandırmak isterler.
· Bu sınıfa en parlak misal, son zamanların
bazı «Şeyhülislâm» lariyle, Cumhuriyet devresinin bazı Diyanet İşleri
Reisleridir. Ayrıca, kendisini İslâmiyet bahsinde bir şey sanan bazı müellif ve
hitabet taslakları...
· Kur’ânın Türkçe ve onun yine Kur’ân
olabileceğini kabul ederler; Müslümanların, zekâtlarını filân ve falan yere
verebileceklerine dair fetvâlar karalarlar, tasavvufu inkâr ederler; ve
kalpazanlıklarının hak olduğuna şahit diye de, dinin en büyük müçtehitlerini
gösterirler... Daha doğrusu bizzat kendileri müçtehit geçinirler.
· Bunlardan bir kısım, Peygamberler
Peygamberini gûya tenzih ve taziz mevzuunda, onun mübarek sahabîlerine dil
uzatır, gûya Peygamber aşkına sığınarak, Gaye İnsanın, mukaddes emaneti
omuzlarına yüklediği ana direkleri baltalar, keyiflerine ve ağızlarına geldiği
gibi de hüküm savururlar.
· Yine bunlardan bir kısım edindiği en kaba
ilk mektep bilgisi ve en bayağı okur – yazarlık gayretiyle, âlemde teselli
formüllerinin en gülüncü halinde bir nakarat tutturur; «Allahla kul arasına
kimse giremez; bu iş tavassut kabul etmez!»... Bu şifasız budalalar, Üsküdardan
Beşiktaşa gitmek için bile bir rehbere muhtaçken, Allaha giden sonsuz girift yolda
kılavuzsuzluk iddiasının sefaletini kavrıyamazlar. Bunlara «Peygamber de mi
lüzumsuz?» diye sorulduğu vakit biraz şaşırırlar, ezilip büzülürler ve cevap
verirler: «O değil ama, ondan başka herkes lüzumsuz!»... Hasılı bu bedbahtlar,
ellerinden gelse Peygamberi bile aradan kaldırmaya razı bir nefs istiklâliyle
Allaha yalnız gitmek sevdasında mütereddit sınıflara yeni bir İslâmiyet
telkinine kalkışmaya kadar gidebilirler.
· «Denize düşen yılana sarılır» kabîlinden
bazı yarı bilgililer de bunların arkasına düşebilir; ve bilmezler ki, denize
düşen yılana sarılır ama, yılan da onu sokar ve denizden evvel öldürür.
· Topyekûn fikrî ifadesini üzerimize
aldığımız İslâm inkılâbının, yapıcısı olmak şöyle dursun, gerçek yapıcılığını
en fazla zorlaştırmak ve onu Yahudî dehâsıyla tepetaklak etmek tehlikesini
arzeden sınıf, her cins ve meşrepten reformacılardır.
· İkinci hüküm: İslâm inkılâbı nefsanî
tesfsircilerle olmaz!
HAM YOBAZ VE KABA
SOFTA
· Mukaddes şeriâtin kışrında kalmış, vecdsiz,
çilesiz, hikmetsiz, dinde ne tarh, ne zam, ne indirme, ne bindirme
olmayacağından habersiz, gâfil insan mânasına ham yobaz ve kaba softa...
· Allahın emri ve Peygamberin tavrı önünde
hiçbir teftiş ve muayene hakkına malik olmayan aklı, bir süvari gibi
durduracağı ve koşturacağı yeri ayırd edemeden, onu yerinde durdurmak ve
yerinde koşturmak emrinin bizzat din buyruğu olduğunu kestirmeden, topyekûn her
şeyi yasak bilen ve sırf bu sebeple bütün tarihî felâketlerimize yol açan içten
bozucu sıfatiyle ham yobaz ve kaba softa...
· İslâm inkılâbının bu tip elinde hiçbir
yemiş veremeyeceği, üçüncü hüküm olarak bedahettir.
SAHTE SOFîLER
· Sahte ve yalancı sofîler, ham ve kaba
softaların, gûya din ve dinî hikmetler plânında tam mukabil kutbudur.
· Ham ve kaba softaların gerçek din
hikmetlerine nüfuz edemeyişi ve mütemadiyen nefsaniyetini din olarak ileriye
sürüşü, nasıl başımıza tamamiyle aynı cins ve meşrebin tersine dönmüş örnekleri
halinde küfür nesillerini çıkardıysa, onlardan çok daha evvel ve pasif seciye
nümuneleri olarak da sahte ve yalancı sofîlerin türemesine vesile oldu.
· Pîrinden itibaren birkaç kuşak doğru yol
olarak devam eden ve Osmanlı İmparatorluğunun ilk şerefli ordu unsurlarına ruh
ve seciye nefheden Bektaşîlik, en kısa zamanda bozulmuş ve gitgide tefessühte
öyle bir hız ve mikyas kazanmıştır ki, hiçbir küfür müessisesi, onun temsil
ettiği bozgun dehâsına varamaz olmuştur.
· Sahte ve yalancı sofî, Bektaşîlikte silâh
olarak nükte, telkin tesir altında bırakıcı meşrep, her işde telifçi,
muvazaacı, oluruna bağlayıcı ve sulhçu seciye ve bilhassa sâbit ve mutlak
kıymetlere karşı gizliden gizliye müthiş bir suikast zekâsı belirtir.
· Sahte ve yalancı sofî, Bektaşîlik
üniforması altında, Yahudilerin ve Masonların ulaşamayacağı bir içten tahrip
dehâsiyle, her dişi gûya zarif bir nükte belirten testeresini cemiyetin ruhî
selâbet kökü üzerinde gezdirirken, intisap iddia ettiği Melâmîlik veya
«Vahdet-i Vücud»culuk meşrebiyle de bütün günahlara müsait zeminleri açar ve
insan nefsaniyetini tanrılık dâvasına kadar düşürür.
· Ruh nescimizin, tıpkı beyin zarına üşüşen
verem mikropları gibi sahte ve yalancı sofîler elinde lif lif dişlenmesi
neticesi olarak aldığımız büyük ahlâkî yara, son devirlerin bile ilk âmilini
ihtar edecek mâhiyettedir.
· Devirler boyunca bu türlü sahte ve yalancı
sofîler, en küçük köylerden bile yerden mantar bitercesine, birer «ajans»
türetecek kadar kötü sirayetlerinin kendi kendisine inkişafını görmüşlerdir.
Tarikat ve mârifet taslayan şeyh edalı bu nevi echel ve esfel mikropların
içinde, türlü üfürükçüler, gâipten haber verenler, devlet ve istikbâl
dağıtanlar, tılsım ve keramet taslıyanlar, namaz ve ibadet sevabı bağışlayanlar
ve daha neler neler vardır.
· Sahte ve yalancı sofîlerden bir kısmının en
zehirli tesiri de, derviş seciyesi adına heykelleştirdiği korkunç ruh tablosudur:
Pis, hasta, dünya ile alâkasız, iradesiz tedbirsiz, bütün madde ve mâna
hâkimiyetinden uzak, nerede akşam orda sabah, topyekûn içtimaî vazife hissine
lâkayt, kapıları çalıp «Şey’en lillâh – Allah için bir şey» istemeyi ve
dilenmeyi şiar edinmiş tipler... Devirler boyunca bütün vatan bu nevi
dervişlerle dolmuştur.
· Bütün dinlerin ve medeniyetlerin anası olan
ve aslî rengini İslâmlıktan alan Doğuya, Avrupalının gözündeki sahte ve yalancı
mânayı verdiren, işte bu sahte ve yalancı sofîlerdir! Onların en tehlikeli
cephesi de, câhil insanları çabucak avlayıveren gûya renkli ve san’atlı ruh
hâletleridir.
· Sahte ve yalancı sofîler, muhkem ve
mukaddes şeriat tablosunun önünden tahrip eden ham ve kaba softalara karşılık,
onu arkasından bozan ihanet unsurlarıdır.
· Dördüncü hüküm: İslâm inkılâbı sahte ve
yalancı sofîlerle olmaz!
DERİN
VE GERÇEK MÜSLÜMAN
· İslâm inkılâbını, fikir plânında, yalnız
gerçek ve derin Müslüman temsil edebilir.
· Gerçek ve derin Müslüman nedir; gerçek ve
derin Müslüman ne olmaktır? İşte bütün mesele! Bu, meselelerin meselesini şu
anda toplu olarak ele alırken, onu kısım kısım çerçevelemek borcunu da
yükleniyoruz.
· Gerçek ve derin Müslümanın üç cephesi
vardır: Şeriat, tasavvuf ve bunların hikmetlerine nüfuz ehliyetinde şahsî ruh
ve akıl...
· Bu cepheleri şu anda bir bütün ve terkip
tamamlığı halinde mütalâ edecek olursak, hüküm şöyledir: Başta mutlak ve sabit
ölçüler manzumesi Şeriat olmak üzere, her şey, alttaki üsttekine tâbi olarak bu
üç hakikat plânını yerine getirmekten ibarettir.
· Demek ki, gerçek ve derin Müslüman, basit
riyazî ifade çerçeveleri içinde herbiri sonsuz ve dipsiz sırların işareti ve
bütün cemiyet ve hakikat ölçülerinin anası ve mîzanı olan Şeriati, dâva ve
gayenin ruhu; onun bâtını olan tasavvufu da, âlemin ve insanlığın kemâl sırrını
saklayıcı hazine bilecek ve onları ruhunda çalkalayıp mayonezin yumurta,
zeytinyağı ve limondan ibaret üç unsuru gibi tam bir ahenk içinde tutacaktır.
· Öyle ki, baştan başa eşya ve hâdiseler
plânına hâkim ve yeryüzünü maddî ve manevî bütün mevcutlariyle kalbur içinde
eleyici bir kudrete sahip, gerçek ve derin Müslüman, hikmet ve hakikatin
(stratosfer) ine yükselirken, Şeriat ve tasavvuftan ibaret sağlı ve sollu
kanadlariyle, bu kanadların ortasında ileriye doğru uzanmış bir idrak ve tefahhus
cihazı kafasından ibarettir. Fakat uçuran, yükselten ve erdiren birbirinin
tamamlayıcısı ve gerçekleştiricisi halinde Şeriatle tasavvuf; uçurulan,
yükseltilen ve erdirilen de şahsî ruh ve akıl...
· Gerçek ve derin Müslüman, dünya ve insan
kadrosunun bütün iş ve fikir muhasebesini muvazeneleştirmiş, zimmet ve matlûp
sütunlarını tam bir sıhhat ve mutabakatla karşılıklı mîzana sokmuş, yapılacak
ve yapılmıyacak her şeyi tesbit etmiş, bütün istikametleri keşfetmiş ve
işaretlemiş, bu hayatın yaşanmak zahmetine değer bütün kıymetlerini
tablolaştırmış, en uzak buğday başağının ucundaki taneden güneşin kalbine kadar
nabız dinleme âletlerini her noktaya dikmiş ve her unsurun gaye ve memuriyet
sırrına ermiş, yer yüzüne ve madde âlemine insan tahakkümünü ve bunun muazzam
cihazını âzamî istismar haddine yükseltmiş, idrak ve tekevvün çilesini nihaî
hassasiyetle doldurmuş, frenklerin (sajes) dediği nihaî vecd, zarafet, huzur ve
sükûna varmış; kısaca, insan başını sümüklüböcek kafasından ayıran tek
haysiyetle varlık sırrının bütün şubelerini kahramanca kucaklamış,
plânlaştırmış ve bunun insan cemiyetini teşkilâtlandırmış, kâmil insan
örneğidir. Bunun niçin böyle olduğunu da, gerçek ve derin Müslümanın kısım
kısım hüviyeti tâyin edilirken görülecek, İslâm inkılâbını yalnız onun temsil
edebileceği anlaşılacaktır.
GERÇEK
VE DERİN MÜ’MİNDE AKIL
· Derin ve gerçek mü’minde akıl, aklın son
haddine mahsus şartlar içindedir: Daire nasıl başladığı noktada biterse, akıl
da nihayet «mutlak» dan hiçbir şey anlıyamıyacağını anladığı yerde nihayete
erer.
· Aklı temsil eden Melek, Kâinatın Efendisini
«Sidretül – Müntehâ» ya kadar taşıyabildi; ve orada «Bir adım daha ileriye
geçemem, geçersem yanar, kül olurum!», dedi. «Ya buradan ileriye nasıl
geçilir?» sualine de «Aşkla!» cevabını verdi. Böylece derin ve gerçek müminde
akıl, kendi nezaret sahasının son hudut taşı görünen noktadan bütün kâinata
bakıcı ve ona göre hakları teslim ve kendi hakkını tahsil edici âzamî bir paya
mâliktir; ve bu âzamî paydır ki, aklın bazı hususlarda asgarî derecesini kabul
ettirir. İşte, bütün nükte buradadır.
· Derin ve gerçek müminde akıl, hürriyeti
hakikate esaret diye bilir. Hakikate esir olduktan sonradır ki, insan, gerçek
ve büyük hürriyetin ne olduğunu anlar. Yoksa mücerred ve münhasır, hürriyet
için hürriyet ve onun aklı, eşeklerin hürriyeti ve aklıdır.
· İşte, derin ve gerçek müminde ilâhî
nimetlerin en zenginlerinden biri olan akıl; Şer’î isimlendirilişiyle selim
akıl, Şeriatı yegâne ve mutlak hakikat mîzanı sayar ve bu mutlak mîzanı ayrıca
mîzana çekmek kudretini nefsinde görmez.
· Gerçek ve derin müminde akıl, yine kendi
hükmünü kendisi vermiş olarak, hakikate karşı silâh makamında kullanılacak
mutlak tefahhus âleti değil, hakikate tâbi olunduktan sonra onun elinden bahşiş
olarak alınmış, feyzine bu tâbiyetle ermiş ve ancak hakikate mahkûmiyet
neticesinde onun serbest bıraktığı bütün kâinat plânında hâkimiyete geçmiş bir
vasıtadır. Selim aklın o kadar zor olan tarifi ise yalnız bundan ibarettir.
· Derin ve gerçek müminde akıl şudur:
Nâmütenahî ve esrarlı bir ruh feyziyle imana gelen, aklının dudaklarını
kilitleyen, başını boynundan itibaren kesen ve topyekûn teslim olan adama, bu
teslimiyetinden sonra iade ettikleri gerçek kafa ve büyük akıl... Derin ve
gerçek müminde akıl için usul, yalnız bu kadardır.
· Gerçek ve derin müminde akıl için usulün
aklî ölçüsü «Allah ve Resulüne esir olan, hakikat ve hürriyete ulaşır!»
düsturudur; ve akıl projektörünün önünde Peygamberler, o ışığın ulaşamadığı
yerdedir. Allaha gelince, hiçbir şeyin ulaşamadığı yersizlik yerinde... Bu,
hakikatlerin hakikatini gören de mutlak nurun önünde, atom çekirdeği gibi
çatlayan ve kendi kendisini tahrip etmekten başka çare bulamıyan aklın ta
kendisidir. Ve işte aklın birdenbire asgarîye dönen âzamî payı...
· Akıl hakkında en güzel hükmü, hükümlerin en
güzellerini getirmiş olan tasavvuf plânı vermiştir: «Bu iş ne akılla olur, ne
de akılsız...» Akıl, kendisi olmadığı vakit hiçbir şey yapılamıyacak olan,
kendisini her şey zannettiği vakit de hemen sıfıra inen ve ebedî felâkete köprü
dayayan, en büyük ilâhî nimetle en korkunç hüsran vesilesi arasında, bir bakıma
harikalar harikası, bir bakıma da aşağının aşağısı bir vasıtacılıktan başka bir
şey değildir. Bu vasıta, ayağını iman bukağısına taktığı andan itibaren, nimet
ve kurtuluş vasıtalarının sultanı oluverir.
· Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız...
Binaenaleyh, anlama aleti olan akıl, yine bizzat kendisini anlamak şartiyle,
anlıyamadığını anlıyarak selim akla yükselir. Evet, her şey, akılla anlaşılmak
işidir; anlamanın esası da anlamadığını anlamak ve Allahın sınırına baş
eğmektir. Anlamadığını yine akıl anlıyacaktır. Peygamberlerden sonra dünyada en
büyük baş Hazret-i Ebu Bekir’in ölçüsü: «İdrakin aczini idrak etmektir ki,
idraktir» ...
· Aklın hududu üzerindeki, bu inceler incesi
hikmeti, Garp felsefesi, nihayet 20 nci asırda filozof Bergson’u yetiştirerek
yine akılla tesbit etti. Filozof Bergson’a «Sen aklı tahrip ettin» diyen
akılcılara karşı cevap şudur: «Demek ki, aklın nihaî hamlesi ve en geniş
nezaret ufku, kendi hiçliğini kavramak ve kendi kendisini tahrip etmekmiş!..»
Garp, İslâmiyetin getirdiği bu ezelî hakikate, binlerce yıldır, sendeleye
sendeleye henüz bugün varmış gibidir. Sadece varmış gibidir, zira aslî nasipten
mahrumdur.
· Gerçek ve derin müminde akıl, Şeriate tam
teslimiyetten sonra onun serbest bıraktığı bütün kâinat plânında en ileri
hâkimiyet ve istiklâlle eşya ve hâdiseleri köküne kadar tefahhusa; ve insan
hayatını en olgun seviyesine çıkarmak için gereken nizamı lif lif, çizgi çizgi
ve nokta nokta örgüleştirmeye memurdur. Bu da, gerçek ve derin müminin dünya
görüşünü belirtirken her şubesiyle bütün hayat ve cemiyet plânını kucaklar
mikyasta en müşahhas kadrolar içinde ifadelendirilmeye muhtaçtır. En hassas
inceliklerinden biri de şu noktadır ki, gerçek ve derin mümin, ne ham ve kaba
softa gibi akıldan korkar ve onun hakikî faaliyetine set çeker, ne de
reformacılar ve havaî ve nefsanî tefsirciler gibi her şeyi akla bağlamaya
kalkar; sadece hududu dikkatle tâyin eder ve akla mahsus cevelân sahalarında
âzamî hak ve hürriyet payına mâlik olarak hareket eder. Bu takdirde de akıl,
dinin en sâdık ve faydalı bir hizmetçisi olur ve dinin emrinde dilediği hayat
sistemini inşa eder. Gerçek ve derin müminin aklı işte bu akıldır. Şeriata
köle, cihana sultan akıl...
· Derin ve gerçek müminde tasavvuf, «Dışı ve
içiyle İslâm» bahsinde dokunduğumuz gibi, dinin ve kendisinin bütün ruhudur.
· Derin ve gerçek mümin, olanca dâvaları ve
gayeleriyle girift ve ebedî insanı, girift ve ebedî oluş muammasını yalnız
tasavvufta bulur; ve onu kâinatın topyekûn hesabını veren biricik dünya görüşü
kaynağı telâkki eder.
· Derin ve gerçek müminde tasavvufun iki
cephesi vardır: Biri, nihaî insan memuriyet ve mârifetinin, derinliğine doğru,
fert ve iç hayat plânında en mahrem rejimi: öbürü de, bu rejimin, genişliğine
doğru cemiyet ve dış hayat plânında akisleri, ilhamları, kıymet hükümleri ve
bunlardan doğan dünya görüşü...
· İnsanı bütün hilkat sırrına ulaştıran,
derinliğine doğru fert ve iç hayat plânına bağlı üstün mârifet sahası, yani
tasavvufun merkezi, dinin, ismine velî dediğimiz büyük oldurucu ve
kurtarıcıları elinde en hususî kadrosunu belirttiği için, cemiyet sınırları
ötesinde müstakil ve münzevi bir âlemdir. Bu âlem insan kitlelerinin ve kitle
hayatının üstündedir; oraya, etrafına hiçbir iz yaymamış bir noktadan, tıpkı
toprak altındaki periler sarayına girilir gibi münferit ve münzevi gölgeler
halinde kayılır; ve orada, tek ve muazzam vâkıa olarak tek ve mücerred insan
oluşunun sırları ve usulleriyle yüz yüze gelinir. Bu, insanı kendi üstüne çıkaran
ve ölmezliğe erdiren ulvî ve bu selin doğurduğu içtimaî dâvaların dışındadır.
· Fakat gaye, keyfiyet ölçüsiyle olduğu kadar
kemmiyet ölçüsiyle de topyekûn insanı kurtarmak ve onun kurduğu cemiyeti ana
kurtuluş merkezinin etrafında inşa etmek olunca, derin ve gerçek müminde
tasavvufun içtimaî fayda zaviyesinden en amelî cephesi, genişliğine doğru
inkişaf eden sahadır; yani nakışlarında aslî marifet merkezinin akislerini,
ilhamlarını, kıymet ölçülerini taşıyan büyük insan kitlelerine mahsus geniş
hayat plânı... Tek kelimeyle, şu kaskatı ve kaba hayat! Bütün dâva, şu kaskatı
ve kaba hayatı, insan oluşunun gizli sarayına ve o sarayın en mahrem oluş
hücresine yol veren büyük ve amelî bir avlu içinde kadroloştırabilmekte...
İcabında o avluda kaybolup gizli fert iklimlerine dolacak istidatları, dâvanın
bu cephesi cemiyetçi mütefekkirin işi olmayarak geniş kitle ve günlük yaşayış
çerçevesi içinde en üstün dünya görüşüne kavuşturabilmekte... Böylece ferde ait
büyük ve mahrem oluşun insan yığınları çerçevesinde başlangıç hayatını
yaşatabilmek ve bu hayata mahsus bütün gaye kutuplarını müstakil olarak
tesislendirmek borcu, derin ve gerçek müminde, tasavvufun ikinci, fakat amelî
noktadan en hassas ve mühim cephesi olarak meydana çıkıyor.
· Bu aziz borcun kefilleri de şâmil ve küllî
şeriat dairesinin içinde tasavvuf ve onun içinde de tâbi ve münkad akıldır.
· Gerçek ve derin mümin, tasavvufu
Peygamberler Peygamberinin sonsuz bir nur okyanusu halinde bâtını diye tanır.
Şeriat O’nun zâhiri; akıl da, kendi verâsındaki Peygamberlik tavrının mutlak
hakikatine esir olduktan sonra gerçek idrake eren ve artık o zâhir ve bâtın
plânına uygun olmak şartiyle her türlü arayıcılık ve buluculuk işine memur olan
hizmetçi... Şeriat, tasavvuf ve akıldan ibaret bu üç kutup arasındaki âhenge eremeyen,
derin ve gerçek mü’minden anlaşılacak mânaya uzaktır.
· Tasavvufun genişliğine hayat plânındaki baş
ilhamında, eşya ve hadiseleri daima öteleriyle tefsir ve en üstün
illiyetleriyle tefahhus emri vardır. Tasavvuf ruhuna mâlik, derin ve gerçek
mü’min gözünde dünya, her zerresiyle ilâhî hikmeti besteleyen ve Allah’tan
başka her şeyin fenaya mahkûm olduğunu terennüm eden bir senfonya tertibinden
ibarettir. Dünya, gerçek varlıktan üzerine iplik gibi tek bir istidat ve
ihtimal ışığı düşmüş öyle bir hiçlik plânıdır ki, bütün insanlık, muazzam bir
hevenk şeklinde o incecik ipliğe yapışıp sonsuz kurtuluşa çıkabilir. Bu
bakımdan başlıca hak, ötelere ve perde gerisindeki âleme mahsustur. Bu
yüzdendir ki, âhiretin hakkı, dünya içinden tahsil edilir; ve yeryüzündeki her
eser, su üzerine parmakla yazılmış mevhum satırlardan ibaret bulunduğu halde,
bu satırları durmadan yazmak, vasıta-gaye telâkkisiyle borçların en azizi
olarak tahakkuk eder.
· Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı
Gaye - İnsan ve Ufuk – Peygamber «Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, hemen
ölecekmiş gibi âhirete çalış!» emrini verirken, işte bu nâmütenahî derin ve
girift hikmeti, zâhir ölçülerinin en kolay ve amelî ifadesi içinde
heykelleştiriyordu. Ne çare ki, tasavvufun yalnız posasını yiyen sahte sofî, bu
emirdeki dünya borcunu anlamaz ve marifeti dünyaya topyekûn arkasını dönmek
diye görür; şeriatın kışrının kışrında kalan ham ve kaba softa da, her şeyin
âhiret gayesini ezbere tekrarlarken, dünyayı, şeriatta mevcut olmayan bir
darlık ve havasızlık içine almaya çalışır. İşte, tasavvufla şeriatın hâlis
verimlerinden mahrum ve tarih boyunca neler yaptığı ve ne tesirler bıraktığı
malûm iki tipin tecelli şekli ve mânası!
· Dünyayı dünya ve âhireti âhiret olarak,
Allah tarafından biçilmiş en doğru sınırları içinde ele alan ve haklarını ona
göre veren büyük tasavvuf zincirinin altun kolunda (Silsile-i Zeheb), en büyük
Sahabî Hazret-i Ebubekir’den başlayarak, Şahı Nakşıbend, Ubeydullah Ahrâr,
İmam-ı Rabbanî, Mevlânâ Halid gibi kutupların kutupları bulunduğunu ve bu
kutupların ruh rejimini bilenler, içi yalnız Allaha bağlı insanın içtimaî fayda
plânında en hareketli faaliyetlere nasıl büründüğünü ve hattâ bürünmeye mecbur
olduğunu bilirler. Bu gerçek kahramanlarının tâbirine göre böyle insanların
sırrı ve bâtını Hakla (Allahla), zâhirleri de halkla (dünyayla)dır. Şeriat
dairesinin içinde tam ve hakikî tasavvuf anlayışı da sadece budur.
· Büyük marifet yolunun gerçek kahramanları
lisanında, içiçe olarak, Şeriat – tarikat diye ifadelendirilen oluş kademeleri
ve Allahta fâni olmak diye hulâsalandırılan dâva, tasavvufun genişliğine
cemiyet plânına tatbikî işinde, yine içiçe, Şeriat – tasavvuf ruhu ve tâbi akıl
esaslarına bağlanacak; Allahta fâni olmak hikmetinin içtimaî hayata aksediş
tarzı da, en üstün dünya görüşünde ve bu dünya görüşünün içtimaî hüviyeti ve
nizamı içinde, yani cemiyette fâni olmak diye tezahür edecektir. Bu da, ferdî
mârifete mukabil onun ilk ve yetiştirici zemini olarak, içtimaî mârifet
olacaktır.
HÜLÂSA
VE NETİCE
· Her şeyden evvel ve sadece küllî hakikat
mizanının İslâmiyet olduğuna imân...
· İslâmiyeti feyzlendirme bahsinde ilk bâtıl
güdüm, reformacıların yoludur. Bunlar, İslâmiyetin bütün kâinatı ve topyekûn
vücut sırrını ihtiva eden asliyet ve saffetine nüfuz etmek yerine İslâmiyette
bulunmadığını sandıkları farazî kıymetleri dışarıdan ona eklemeye
çalışanlardır. Nefret!
· İslâmiyeti feyzlendirme bahsinde ikinci
bâtıl güdüm, havaî ve nefsânî tefsircilerin yoludur. Bunlar da mutlak kemâl
belirten Allahın müessisesini keyf ve hevalarına göre aslî vaz’ından ayıran ve
zevâle uğratanlardır. Yine nefret!
· İslâmiyeti feyzlendirme bahsinde üçüncü
bâtıl güdüm, satıhcı ve kışırcı şeriatçilerdir. Bunlarsa, körü körüne bağlı
oldukları dış hükümlerin iç çilesini çekmemek, küllî mânasını kaybetmek ve
sadece sırdan ve incelikten ibaret mahrem delâletlerine yabancı kalmak
suretiyle farkında olmadan, bizzat Şeriati zedeleyenler ve ona ihanet
edenlerdir. Hep nefret!
· İslâmiyeti feyzlendirme bahsinde dördüncü
bâtıl güdüm, sahte ve yalancı sofîlerin yoludur. Ve bunlar, birinci ve ikinci
bâtıl güdümcülerle az çok müşterek olarak, gûya bâtın yolundan dinin ve dinî
emirlerin tamamlığını bozanlardır. Büsbütün nefret!
· İslâmiyeti feyzlendirme bahsinde beşinci
bâtıl güdüm, ham ve kaba softaların yoludur. Ve işte bunlar, ikinci bâtıl
güdümcüleri tersinden, üçüncü bâtıl güdümcüleri de yüzünden nefslerinde
toplıyarak, Allah’tan gelen fazl, feyz ve rahmete set çekenlerdir. Daima
nefret!
· İslâmiyeti feyzlendirme bahsinde biricik
hak yolu, gerçek ve derin Müslümanların, hem zâhir ve hem bâtında dosdoğru
istikametleridir. Kâinatın Efendisi ve Allah’ın Sevgilisine ait zâhirî cepheyle
(Şeriat), bâtınî cepheyi (tasavvuf) bir arada birbirleriyle tam âhenk ve
bilhassa Şeriate mutlak intibak halinde benimseyen ve topyekûn dünya ve kâinata
tatbik edenlerin yolu... «Fırka-i Nâciye – Kurtulmuşların Fırkası» işte bu tek
istikâmette yürüyenlere ait topluluk... «Sünnet ve Cemaat Ehli» topluluğu...
· Gerçek ve derin Müslümanda şeriat, iyice
bilindikten ve anlaşıldıktan sonra, tek zerresi ve noktası değişmez ve feda
edilmez, topyekûn dünya ve kâinatın bütün mesele ve dâvalarında mutlak mizan
üssüdür.
· Gerçek ve derin Müslümanda tasavvuf, din
sarayının iç esrarına ait bütün bir kemâl ve mârifet hazinesidir ki, başında ve
sonunda dâvayı, aynı sarayın dış mimarî cephesi ve ölçüler manzumesi olan
şeriat mizanına tatbik etmekle kemâllendirir; ve Şeriate, mukaddes kabuğunu
teşkil ettiği büyük ruhu refakat ettirir. Bizzat Şeriatın, teşekkülünü
emrettiği bu ruh olmazsa, kabuğun içi boş kalır; kabuk olmayınca da hiçbir şey
olmaz, yahut her şey bâtıl olur.
NETİCE
· Günümüz, Büyük Doğu
ideolocya ve dâvasına ait (antitez)lerin, kendi kendisine yıkıldığı, yüzükoyun
yere kapandığı ve tam iflâs belirttiği bir manzara çiziyor.
· Bu neticeyi, Büyük Doğu ideolocya ve
dâvasının (tez)leri, kendi hamleleri sayesinde ve (aktif) plânda elde etmemiş,
hattâ aksine, bu (tez)ler büsbütün mahkûm edilmiş, prangaya vurulmuş; fakat
karşı taraf, (antitez)ler cephesi, «kendi kendisine» diye belirttiğimiz ilâhî
cilveyle, köküne kadar pörsük ve çürük olarak meydana çıkmıştır.
· Günümüzü, 1960 – 1976 arası 16 yıllık zaman
çerçevesi içinde ele alırsak, Türk milletinin bu devrede ne derin bir inkisar
ve ıstırap yaşadığını, topyekûn hayat şevkini ne türlü elden çıkardığını,
başındaki idareye ve onun temel ölçülerine güven duygusunu nasıl kaybettiğini,
dehşet ve ibretle görürüz.
· Düne kadar Türk milletinin başındaki idare;
bilmem kaç zamandan beri her ân ilerileyici bir seyr içinde, sular çekilince
meydana çıkan yalı kazıkları gibi; mânevî dayanaklarının bütün kofluğunu
göstermişti. Bugün de henüz, değişen bir şey yoktur.
· Artık devrimler, verimler, anılar, kanılar,
töreler, süreler, ulusal egemenlikler, toplumsal güvenlikler, özgür ülkeler,
uygar ilkeler, Batıya bel bağlamalar, Batıdan kurtuluş sağlamalar; ve daha aynı
lûgatçeye bağlı nice nice damga ve klişe; onları kullanan ağızlarda posalığını
bile kaybetmiş cansızlıktadır.
· Günümüzde her şeyle her şeyin arası
açıktır: Milletle hayatın, aydınla köylünün, halkla başındaki idarenin, baştaki
idareyle millet temsilcilerinin, hükümetle icra kuvvetlerinin, tüccarla
piyasanın, rençberle toprağın, öğrenciyle ders programının, akılla hakikatin,
hakla terazinin, aynalarla yüzlerin, kalblerle dudakların, her şeyle her
şeyin...
· Hâsılı, bütün bir hayatın, bütün
şubeleriyle yerinden oynadığı ve artık yerine oturtulamaz olduğu ve bu gerçeğin
anadan doğma çırılçıplak meydana çıktığı gündür bu nâmübarek gün... 1923’den
beri her devrenin birbirine ekleyerek getirdiği, ruhî, ahlâkî, siyasî, idarî, içtimaî,
iktisadî iflâs günü...
· Hâlisiyet, samimiyet, emniyet, selâmet,
gayret, faaliyet, hamiyyet, cesaret hisleri bulandıkça bulanmış; dehşet, nefre
hasret, sefalet, nuhuset havası çöktükçe çökmüş; ve koca vatan, kendi öz evinde
ve öz eşyası içinde sürgün yaşayan boynu bükük insanlarla dolmuştur.
· Manzara, kalın ve erkek çizgilerle budur;
ve onun gayet ince bir mânası vardır: Ilık bir Mayıs gecesindeki küçük bir
dürtüşle altı üstüne gelen perişan bir nizam zemininde, o dürtüş aslında bu
perişanlığa aykırı olmadığı ve yeni bir şey getirmediği halde, birdenbire,
bütün eski temel ölçüler, yalama somunlar misali, yerlerinden oynuyor ve bir
daha eski yerlerini ve muvazenelerini kabul etmez oluyor.
· Yani, yerinden oynatılan «kötü»den sonra,
öyle bir loşluk doğuyor ki, artık «kötü» bile yerini bulamıyor.
· Ve bizim (antitez) cephemize ait bu hezimet
manzarası, bizim eserimiz değil de, kendi kendisinin, kendi kendisine meydana
çıkan içyüzü halinde beliriyor. Ve bunun için küçük bir dürtüş yetiyor. Bu
dürtüşün, her tarafa, her cepheye, hususiyle son 35 yıllık gidişe ait maskeleri
düşürmekteki rolü inkâr edilemez.
· İmdi, olanca çapımız ve gücümüzle meydan
yerinde görünmek, Allahın haklı çıkardığı dâvamızı âbideleştirmek ve (tez)
lerimize tac giydirmek vazifesi de şimdi belli oluyor.
USUL
· Çizdiğimiz manzara, mutlaka bir inkılâp
beklediğmizi şimşekvâri bir bedahet ölçüsüyle resmeder.
· Var olma cehdini kaybetmemiş bir millet
için günümüzün şartları karşısında bir inkılâp zarureti mutlaktır ve bunun aksi
yokluktur.
· Bu inkılâp, (statik) ve parça parça
düzeltme gayretlerinin, hep aynı gidiş içinde küçük ıslâhçılık teşebbüslerinin
işi değildir. (Dinamik) sıfatını en hareketli ve şiddetli mânada canlandırıcı
bir doğruluş, davranış, şahlanış dâvasıdır bu...
· Bütün yolları, sokakları, meydanları,
kapıları bir hamlede tutacak ve eski ruhî (trafik) nizamını darmadağın edip
yenisini getirecek ve yerine perçinleyecek bir doğruluş, davranış, şahlanış...
· Öyleyse bu hareket, «ihtilâl – inkılâp»
tâbirine lâyıktır.
· Fakat sadece ruhlarda ve düşünce çevresinde
bir ihtilâl – inkılâp...
· Bu ihtilâl – inkılâbın âletleri, söz ve
kalem...
· Bu ihtilâl – inkılâbın plânı, göz ve kulak
yollarından kafataslarına girmek ve beyin zarları altına zerketmek...
· Bu ihtilâl – inkılâbın şartı, dâvayı, kanun
hakkıyla en sıcak zeveban ve en ileri heyecan noktasına ulaştırmak...
· Bu ihtilâl – inkılâbın kadrosu mukaddesatçı
ve milliyetçi gençlik, dayanak sınıfı da, Şehadet getiren herkes..
· Bu ihtilâl – inkılâbın mekânı, bütün büyük
şehir ve kasabalariyle Türkiye; zamanı da, güneşin ufka bir mızrak boyu
yaklaşması ve artık son vâdeyi ihtar etmesi gibi, şu ân, ölü dakika...
· Son devrenin başlarında bizim dâvamız
mahkûm hayatı yaşarken, hâdiseler, asıl mahkûmların neler olduğunu gösterdiğine
göre, şimdi durumdan faydalanmak cansız mankenlerin tuttuğu mâna siperlerini
düşürmek ve Türk Anayasasının kefaleti altındaki fikir hürriyetiyle,
beklediğimiz ihtilâl – inkılâbı körüklemek de bize ve sıfatlandırdığımız
gençliğe düşen borç..
· Ülkemizde Anayasayla müeyyideli fikir
hürriyeti diye bir şey varsa ve eğer kanunlara doğru söyletiliyorsa, müspet ve
menfî her iki haliyle biz vaziyetin ispatçısı olacağız ve her iki halde de
şeref ve hizmetimiz büyük olacaktır.
· İşte avaz avaz haykırıyoruz ki, yüz küsur
yıllık yanlış inanışlar bakımından ruhlardaki takma dişleri söküp, onların
madenî baskıları altında ezilen hakikî ve bünyevî dişleri belirtme ve
geliştirme gayesinden ibaret dâvamız, metod olarak sâf fikirden başka vasıta ve
âlet tanımıyor. Böyle olunca, fikirlerimiz ne kadar dokunaklı, yakıcı olursa
olsun, kendimizi kanun namusunun kefaleti altında görüyor ve bu güven
duygusundan sonra başımıza hangi inkisar ve ıstırap gelirse gelsin, onu hiçe
sayacağımızı, o zaman da, belirteceğimiz misâldeki ibret payı noktasından en
büyük hizmeti yerine getirmiş olacağımızı, hak ve millet huzurunda ilân
ediyoruz.
· Mukaddesatçı ve milliyetçi gençlik ve
Şehadet getiren herkes!.. Senin için belirme günü, (antitez)ler cephesinin
kendi kendisine tökezlediği ve yıkıldığı bu demden başkası olamaz! Fikir
meydanı ve atalarının ruhu seni çağırıyor. Elinde kanun bayrağı, ruh kalesini
fethet!..
ESAS
· Bize bütün bir cihan imparatorluğu
kazandırmış olan mânevî temelimiz ve ahlâk kökümüzün çeyrek, yarım, tam ve
birbuçuk asır boyunca sistemli yıpratılışı karşısında ne hale geldiğimizi bugün
entariler düşmüşçesine ayan beyan görüyor ve her felâketin yalnız o yüzden
doğduğunu artık lâboratuar tecrübesi kesinliği içinde kavrıyorsak, beklediğimiz
inkılâbın esası elimizde demektir. O halde ana şahsiyet ve asliyet kutbumuza en
doğru anlayışla sarılmanın zaruretini teslim etmek ve ettirmek, buna göre de
muazzam bir fikir (aksiyon)una yol açmak ve açtırmak... İşte beklediğimiz
inkılâbın esası!.. Tek kelime: Su katılmamış ve suyu çekilmemiş tam hakikatiyle
İSLÂM...
· Omuzlarımız üstünde baş ve kaburga
kemiklerimiz altında kalb diye taşıdığımız pıhtı torbalarını bir bıçakta kesip
atacak ve bütün hayatî uzuvlarımızı, iş ve yerlerine kavuşturacak bir ideale
ihtiyacımız, acele kan bekleyen ağır yaralınınkinden daha büyük müdür, değil
midir? Bu ihtiyacı, inanmamaya inananlardan gayri herkes, neye inanırsa
inansın, hemen doğrular.
· Halbuki kan, ağır yaralının iple boğulmuş
ve (kangren) olmaya bırakılmış bir uzvundadır ve tükenmek bilmez bir depo
kıymetindedir. Bu ideal olanca zaman ve mekânı, olanca hedef ve istikametiyle
kuşatmak ve her şeye onun öz hakikat ve saadetini bağışlamak kefaleti altında,
evet, İslâmiyettir. Beklediğimiz inkılâbın esas üstü esası da, evet,
İslâmiyetin gerçek anlamı...
· Ruhlarımızdaki asırlık felç tesirini, kör
gözleri açan İsâ Peygamberin elindeki ihyâkâr kudretle silip süpürme ve
inmeliyi bir kavrayışta ayağa kaldırma dâvası ve onun bağlı olduğu esas...
· Sadece maddede ve nazariyede, pazarlıklı
bir istiklâl karşılığı, mânâda ve ameliyede düşürüldüğümüz esaret faciasını
sona erdirme; ve rejimleri, kanunları, mefhumları, âdetleri, âletleri, zevkleri
bilhassa herbirinin şifalı cevheri kendisinde ve olta yemi zehirli posası
bizde, türlü formülleriyle, Batı üstünlüğü ukdesini içimizden söküp çıkarma
dâvası ve esası...
· Dışımızdaki emperyalistlerin, içimizdeki
taklitçi ajanları vasıtasiyle, Batılılaşma bayrağı altında bizi mahkûm
ettikleri tam mânevî sömürge durumunu her sâhâda anlama ve onlara paydos
diyebilme dâvası ve esası...
· Bütün bunlara karşılık, insanoğlunun Doğuda
ve Batıda, güneyde ve kuzeyde her türlü çile ve tecrübesini en ince eleklerden
süzüp hakikatlerini nefsimize mal etme, öz mayamızda eritme, öz hamurumuza
sindirme dâvası ve esası...
· İşte bu dâvanın fikriyatı, rûhiyatı,
içtimaiyatı, iktisadiyâtı, bediiyâtı etrafındaki esaslar...
· İşte bu dâvanın prensibi, sistemi, metodu,
kadrosu, iç ölçüsü etrafındaki esaslar...
· İşte bu dâvanın aşkı, vecdi, ahlâkı,
heyecanı, fedakârlığı etrafındaki esaslar...
· İşte bu dâvanın zıt kutuplara karşı
nefreti, asabiyeti, hareketi etrafındaki esaslar...
· Bütün bunların toplamı, dünün, daha ziyade
bugünün içleri boş konserve kutularına benzer marka müslümanlarına karşılık,
şimdi nasıl bir insan, gençlik ve cemiyet vâhidini çekirdekleştirmeye
çalıştığımızı gösterir ki, zaten onu beklemekle, özlediğimiz inkılâbı kollamak
arasında fark yoktur.
HEDEF
· Fikirde ana taarruz hedefimiz, belli başlı
bir ruh ve zihin hâleti arzeden, gözle görünür ve elle tutulur, meydan yerine
hâkim bir sınıf... Yayın, ilim, sanat, iş ve nüfuz merkezleri, ellerinde...
· Bunlar, hangi meslekten olurlarsa olsunlar,
un helvaları gibi hep aynı kaşıktan, aynı (damping) tezgâhından çıkma tipler...
Meslekleri ve içtimâî, ferdî, iktisadî, idarî, ancak bu helvaların tabaklara
dizildiği lokanta farklarını belirtir ve kendilerini ayrıca sınıflandırmaya yer
bırakmaz.
· Bunları en muhkem sınır çizgileri içine
alacak (faktör), sadece ruhîdir. Ha gazeteci olmuşlar, ha profesör, ha
milletvekili, ha iş adamı, ha memur, ha müdür; meslekî ayırım yönünden değil
de, ruhî yönden birdir, birliktir bu tipler...
· Bunlar, kurbağanın değişme devreleri
şeklinde, Tanzimattan Meşrutiyete, Meşrutiyetten Cumhuriyete ve Cumhuriyetten
bugüne, üç çığır içinde yetkinliklerini tamamlamış ve şimdi azmanlaşmış, sun’î
ilkah mahsulü, ulvî oluş gayesi gütmez ve eser çilesi çekmez, aşksız ve madde
üstü iştiyaksız, yalnız zehirlemeye memur haşereler...
· Bunlar, asırlık Avrupacılık ve Avrupalılık
yeltenişinin havası içinde hemencecik devşirilmiş ve kolayca yontulmuş hazır
elbise mankenleri..
· Bir çobanda bilgisizliğin bile samimîlik,
tabiîlik içinde asîl durmasına karşılık, bunlar, bilhassa mahrum oldukları
şeylerin sahibi görünmeye bayılırlar. Bilgiçlik edâsı içinde koyu cahil,
kötülüğe karşı tiksinti tavrı altında nâmütenahî ahlâksız... Ve akıl taslarken
aptal, öldürürken korkak...
· Bütün faziletleri, evlerinin, kalblerinin,
ellerinin, aile kadrolarının her türlü rezalet ve şenaat yatağı olması yanında,
bankalara karşı protesto namusundan ibaret; bütün bilgileri de, ister Doğu,
ister Batı adına, işporta malı çıkartma kâğıdı şekillerinden ve niyet
kuşlarının çektiği pusulacıklar çapında âdi tekerlemelerden...
· Gayemize baş engel ve davranışımıza ana
hedef teşkil eden ve bu sebeple inceden inceye bilinmesi gereken bu sınıfın,
protoplâzma mevkiindeki mücerret örneğine, lâyık olduğu isim, eski bir muharrir
tarafından verilmiştir: «Devrimbaz!» ... Ama biz, meseleleri, «Devrimbaz»
uslûbiyle teker kelimelik klişelere hapsetmek mizacında olmadığımız için,
devrimbaz kartvizitinin altına, iki satırlık bir izah cümlesi daha ekliyoruz:
DEVRİMBAZ
Mânevî Batı sömürgeciliğinin iç ajanı ve Türk ruh kökünün (DDT)yle kurutucusu
· Halbuki o, kendisini, nurlu Batı(!)
uygarlığının şanlı bayraktarı ve Türk ruhunun eski pisliklerden temizleyicisi
diye takdim eder.
· Görülüyor ki, her şey, «kurutucu»
mefhumiyle «kurtarıcı» anlamı arasındaki farktan ve bu iki sıfatın yakışığını
bulmaktan ibaret kalıyor. Ne hazin!..
· Komünistler, kozmopolitler, yahudiler,
dönmeler, masonlar ve daha nice nikap altındaki İslâm düşmanları, arka
mevzilerden mâhut sınıfın iaşe ve cephane ikmalini yerine getirmekte, onu kukla
gibi oynatmaktadır.
VASITA
· Beklediğimiz inkılâbın dış vasıtalarına,
ancak, bunların iç desteklerini beslemek şuuriyle el atabiliriz. Su bulunmadan
boru döşenemez.
· Ruh yetkinliğinden belli başlı bir kıvam
belirten bu iç destekler, bilhassa yılgınlığı, düşüklüğü, küçüklük ukdesini,
nefs güvensizliğini, mızmızlığı, hareketsizliği, dünya ve eşyaya karşı
ilgisizlik ve bilgisizliği kendi menfî kutupları saymak ve şiddetle mahkûm
etmek borcu altındadır.
· İç desteklerin müspet unsurları şunlardır:
«Nâr-ı beyzâ» halinde bir vecd ve aşk mizacı, sultânî bir nizam ve disiplin
zevki, sırasında baldan tatlı ve sırasında zakkumdan acı bir seciye, sabrından
zerre kaptırmaz sebat bünyesi, şecaat, fedakârlık, atılganlık, derinlik,
gerçeklik melekeleri; ve bunlarla bir arada, kâinattaki her noktanın kıymet
hükmüne ve bütün bir dünya muhasebesine sahiplik şiarı... Hayatı bütün
dallariyle kuşatıcı, renklendirici, süsleyici bir (estetik – güzellik sanatı),
dağları, taşları devirip sürükleyici ve gaye noktasına sürücü bir (diyalektik –
metodlu düşünme ve ifadelendirme sanatı), başıboşları mıknatısların demir
tozlarını çekişi gibi toplayıp derleyecek bir (retorik – örgüleştirme sanatı),
silâhların tesir kudretini saha saha bölgeleştirecek bir (taktik – tâbiye
sanatı). Bu kıymetler bu dâvayı güdenlerce, başlarına geçirmek zorunda
oldukları vasıfların tâcından birer elmas taş...
· Tek tek içimizi ve kitle halinde müdîrler
kadromuzu, nefsimize yarım saat uyku ve bir dilim ekmek fazlasını bile haram
edercesine, her türlü şahsîlikten uzak ve yalnız içtimaîliğe bağlı, müthiş bir
(aksiyon) ruhu etrafında tamamladıktan sonra, dış vasıtalar...
· Dış vasıtaların başında, bütün şubeleriyle
güzel sanatlar (bilhassa edebiyat, tiyatro, sinema), yayın yolları (gazete,
mecmua, kitap), telkin kürsüleri (konferans, vaaz, sohbet), kültür teşekkülleri
(her köşede bir kulüp) ve İslâm sermayesine yön ve hareket verici mihraklar...
· Güzel sanatlarda, kadro ifadesiyle mevcut
değiliz. Zaten Tanzimattan beri güzel sanatlar, ana kaynağını kaybetmiştir.
Bugün esasen mevcut olmayan ve yangın yerine dönmüş bulunan edebiyat arsasında,
en aşağı örnekleriyle de olsa, solcular ve başıboşlar dolaşmakta... Biz yokuz!
Büyük Doğu ideolocyasının örücüsü, bir zamanlar, şimdi küfür edebiyatını idare
eden bir şahıs tarafından «tek mısraı bir millete şeref vermeye yeter!» diye
anıldığı ve hiçbir zaman ve mekânda sanatkâr olarak inkâr edilmediği halde, gerçek
çehresi belli olur olmaz, kendisine bütün sanat müesseseleri ve kayıtları
(tiyatro, antoloji, okuma kitabı) kapılarını kapamış, o da 40 yıllık çilesi
içinde, özlediği İslâmî duygu plânına bağlı gençlik kolunu sanatta bir türlü
yetiştirememiştir. Her halde kabahat, cemiyeti bu hale getirenlerle, bu hâle
gelip farkında olmayanlarda...
· Güzel sanatlar sahasına, bilhassa şiir,
roman, tiyatro, el atmak ve buna ehliyet kazanıncaya kadar şişmanların
zayıflama idmanı yapmaları gibi, kan-ter içinde çalışmak borcundayız.
· Yayın vasıtaları, başta günlük gazete
bulunmak üzere, kuruluşundan beri, köksüzlük ve kozmopolitlik güdümünün kuklası
olarak millî ruha aykırı bir hizip elinde kalmış ve bu hizbin içinde, hiçbir
zaman ve mekânda, sâf ve hakikî Anadolu çocukları yer alamamıştır. Artık
gazeteciliğin koca bir işletme haline gelmesi ve ruhî kıstas yanında bir de
iktisadî (faktör) belirtmesi bakımından tamamiyle İslâmî sermayeye ait olan bu
suç, gaflet ve zillet derecemizin gönderlere çekilmeye lâyık belgesidir.
· Eğer son 10 yıldaki, lâfta mukaddesatçı,
hakikatte sözü ve fikri nâmevcut 4 – 5 gazetenin hazin tecrübesi öne atılacak
olursa, deriz ki, bu da bizim ehliyetleri tâyinde, dâvayı tespitte ve ne ve
nasıl olmak gerektiğini teşhiste düştüğümüz aczin ifadesinden başka bir şey
olmamış ve dâva bu yüzden kalkınma yerine harcanma yoluna itilmiştir.
Yumurtadan yeni çıkmış civcivlerin, kendilerini baba horoz farzetmeye
yeltendiği ve kendilerine tecelli imkânı bulduğu şuursuz bir vasatta başka
türlü olamazdı.
· Telkin kürsüleri, yönünden karşı taraf,
İstanbul’un bütün ampulleri kuvvetinde bir lâmba yakıyorsa, biz bir kibrit bile
çakamıyoruz. Konferanslarımız mahrem ve kaçamak, vaazlarımız köhne ve gafil,
sohbetlerimiz de bezgin ve mahçuptur.
· Almanların eski cep kuruazörleri gibi, her
sınıfın kuvvetini toplaması, ilmî, fikrî, siyasî, iktisadî, her şekle
döndürülebilecek tarzda teçhizatlandırılması ve Anadolu’nun 10.000 nüfus üstü
bütün kasabalarına dağıtılması gereken kültür teşekküllerimizden ne haber???
· Gelelim İslâmî sermayeye: Müslümanlığın her
türlü içtimaî tezahür hakkını kaybedip ancak fert fert gönül mahzenlerine
tıkalı olmasına ve namaz saflarının bile birbirinden kesik ve kopuk fertlerin
toplam kabul etmez yekûn çizgisi haline getirilmiş bulunulmasına uygun olarak,
unsurları arasında her türlü birlikten mahrum, gayesiz plânsız, (risk)siz,
kullara karşı korkak ve Allaha karşı kaygısız, sermayenin resmî ibadetini belki
de, onun ruhunu ve sarf yerini bilmez bir gizli çıkın... Bu, cihad farzına
yabancı, ödlek sermayeye yön ve hareket aşılayıcı mihrakları, yine aynı sermaye
bağlılarının halisleri arasında bulup onları her ân kamçılamak, beklediğimiz
inkılâbın ilk maddesidir. Böyleleri de vardır.
· Bütün bu iç ve dış vasıtalar harekete
geçirildikten ve her şey ruh ve fikir plânını köpürtmekten ibaret bırakıldıktan
sonra, bir balkona çıkıp, güneşi beklercesine neticeyi kollamaktan gayri iş
kalmaz.