İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ
II- DOĞU VE BATI MUHASEBESİ
BATININ DOĞU’YA BAKIŞI
Herşeyden evvel, ilk Doğu – Batı
tefrikini yapan Garplıdır. Eski Yunan’da tarih babası (Herodot), yalnız kendi
kavminden ibaret bildiği ve o zamanlar mânada yalnız kendi kavminden ibaret
Garp dünyasına şarktan toslayan Fars kitlelerine bakıp, iki ayrı topluluk
arasındaki mücerred duygu ve düşünce hamurunun iklim farklarına göre iki ayrı
âlem sınırladı: Şark ve Garp...
Bir zamanlar Arap kavminin,
kendisine "Arap" ve başkalarına topyekûn “Acem” demesi gibi, Yunanlı,
Fars akınlarının getirdiği vesileyle, artık karşısına kim çıksa ona uyacak
hazır bir yafta bulmuştu: Barbar... Onca insanlık sadece Yunanlıydı ve
kendisini yıkmaya gelen herkes ve herşey barbardı.
Yunanlının kendi iç vâhidine, yani
müstakil, şâmil ve üstün tuttuğu ruhuna göre bu teşhis, onun müdafaasında da,
taarruzunda da aynı şeydir. Birinde, üstüne gelen, öbüründe üstüne gittiği,
barbar...
Bir cemiyetin, inandığı ve
bağlandığı kıymetler mevzuunda bu görüş zaruri ve ancak şahsiyet sahiplerine
hâstır.
Ve o gün bugün, garplı, Şark
dünyasını kendi içinde istediği kadar başka başka ve birbirine zıd ruh
iklimlerine bölünmüş görsün; tarih boyunca ve Batı dünyada yokken onu istediği
kadar çalkanışlara ve yeni doğuşlara sahne olmuş bilsin; manzarada daima sabit
bir ruh ve zihin haletinin damgasını aradı. Garplı, eski Yunan ve Roma’da
olduğu gibi, (Rönesans)dan sonra ve bugüne kadar, Şark deyince, hep belli başlı
ve kabahatli bir insan soyunu çerçeveleyici bir mânaya sımsıkı bağlı kaldı. Bu
mânanın özünde, kısaca ve kabaca, Doğu şudur: Vâkıaların hendesî ihtar ve
icabından anlamayan ve kaçan, karanlık ve dolaşık hayaller peşinde ruhuna
çekilip kabuğunu ve derisini sahipsiz ve açıkta bırakan, biçare ve enayi insan
kadrosu! Bir tarafta ruhî hârikalar ve öbür tarafta yalçın vahşetler diyarının
akıl haysiyeti tanımayan, içinde anlatılmaz bir kuvvet ve dışında anlaşılmaz
bir zaaf taşıyan illetli beşeriyet hârası...
Batılı, Doğuya ait ruh hârikaları
ikliminin dış ziynetlerini de, bir zamanlar şark istikametinden sökün eden ve
doğunun mâkûs kolu olan atlı adamın belirttiği vahşet çizgisine karıştırır. Bu
çizgi, kör ve sağır ham kuvvetten, duygusuz bir yıkıcılık ve yakıcılık
dehâsından ibaret, yarısı at ve yarısı maymun şeklinde insan, bir garip (santor)dur.
(Rönesans)tan sonra batılı dilinde
(Oryant – Şark) tâbiri, artık bandrollaşmış ve aşağı takım halk gerçeği olarak
hep aynı muvazenesiz adama işaret olarak giderken, aynı Garbın kifayetsiz
taraflarına ve sahte tesellilerine kadar sızabilmiş gerçek ve hususî
münevverleri, Doğuyu, her şeye rağmen anlaşılmaz derinlik ve şahsiyetini küller
altında muhafaza eden, kaba teşhis çerçevelerine sığmayan bir giriftler ve
hârikalar ufku, peygamberler yatağı ve ruh ilimlerinin beşiği diye mütalâa
etmekten geri kalmadılar. Fakat taşkın ekseriyeti ve ortalama anlayışıyla
Garplı, Şarka doğru en insaflı ve hatırlı bakışını, nihayet (Pikadilli) de bir
Hint racasının kavuğu ve tepesindeki elmas gibi, basit fantazya plânından ve
“Binbir gece” hayalinden ileriye geçiremez. İşaret ettiğimiz gibi, Batının,
okur – yazar ayak takımına mahsus, beylik görüştür bu...
Hemen noktalamak lâzımdır ki, son
zamanların Şarklı okur – yazar ayak takımı da, iki dünya arasındaki muhasebe
zaruretinin doğduğu hengâmelerde, ne dostunu ne de düşmanını hesaba çekebildiği
için, bu garp okur- yazar ayak takımının tesiri altına girmiş, dünyayı ve
nefsini onun anlayış aynasından seyretmeye başlamış, onun çizdiği daire içinde
mahpus kalmış ve nefsini iptale kadar gitmiştir. İşte Doğu âleminin asırlar boyunca
giriştiği kısır ve köksüz ıslâhat hamleleri, hep bu okur – yazar aşağı
takımların, çeyrek münevverlerin eseri olmuştur.
Garp okur- yazar takımının orta
temsilcileri ve hazırlop bilgi dağıtıcıları gözündeyse Şark, fert fert, insanî
ve içtimaî oluşların işbirliğini manzumeleştiremeyen, alâka ve murakebe
selâhiyetini kuramayan, fert ve hürriyet değerini bilmeyen, sultanlar ve
despotlara baş eğen sadece birkaç ruhî edâ ve renkten ibaret, koca bir
ölçüsüzlük ve şuursuzluk âlemidir.
Garp okur – yazar ayak takımı – ki
ismi burjuvadır ve son derece kuvvetli bir sınıftır- kendisini en ileri derece
de temsil eden münevverinde, Doğunun tarifini aynen şöyle çerçeveler: “Şarklı
daima mazide yaşar, hali kavramaya yanaşmaz ve istikbale sarkmaktan korkar, ne
ilmi vardır, ne tenkidi... Dindar olabilir, fakat sebep ve netice arayıcısı ve
fikirci olamaz. Neye olsa inanır; ama hiçbir mevzuda tarif, ihata ve ispat
kaygısına düşmez. Demek ki, O, ne inanılacak şeyi bilir, ne inanılmayacak
şeyi... O sadece inanır; bilmez! Tabiata hâkimiyeti adına bütün cehdi, şiir ve
tılsım sınırını aşamaz. Aklın madde üzerindeki nüfuz hakkı bakımından hiçbir
âlet ve usul buluşuna ulaşamaz. Fenlerle barışamaz. Şarklı kafasında, parmakla
sayılabilir, gözle görülebilir, akılla ispat edilebilir hiçbir unsur
bulamazsınız. Böylece şarklı, ispat edilemeyen her şeye inanmak, vücutsuz
varlıkların gerçeksiz dâvetine takılmak yüzünden, vâkıalar âlemini tamamiyle
kaybetmiş, eşya ve hadiseler üzerindeki nüfuzunu sıfıra indirmiştir.”
Aynı mütefekkir devam ediyor:
“Şarklı Garbın makine ve madde keşifleri âlemini ne kadar ustalıkla benimsemeye
kalkarsa kalksın, dâvayı bizzat ruhu ve usuliyle kavrayamayacağı için daima
satıhta ve âciz kalacaktır.”
Bu fikir ipucunda, kendi
hakikatimize, bu hakikatin ters temsiline, bu hakikatin emrettiği şahsiyetli
davranış mahrumluğuna ait büyük bir ibret ve ihtar payı buluyoruz. Esaretimizin
sırrını Avrupalının ağzından kapacak kadar kıymetli bir ipucu...
Mütefekkirin son hükmü şudur ki:
“Şarklı, saf ilimden, teknikten, dış âlemden, dış âlem üzerindeki akıl
zaferlerinden, fert ve cemiyet münasebetlerinden, sistemli hak ve nizamdan, her
türlü riyazî ölçüden, dış âlemde birer miyar ve nizam olan her şeyden, bütün
şubeleriyle güzel sanatlardan, hayatı kucaklayıcı yaygın edebiyattan mahrum; ve
bunlara malik olmak istedikçe Garbın gülünç ve miskin taklitçiliğine mahkûm bir
insan tipidir.”
Hemen bütün Batılılar gibi bir dış
görüş dehasından örnek ve iç düğümleri çözmekten âciz, dışiyle doğru ve içiyle
mutlak yanlış hikmeti kendi soydaşlarına ifşa eden Avrupalı, koma halinde Doğu
insanının ondan der almayacağına emindir.
Batının Doğu’yu bu görüşünde, sade
kendi gözlüğünü değil, Doğu’nun hastalık çizgilerini de meydana koyucu ve
nihayet Doğu hesabına eksiksiz tipin şartlarını düsturlaştırmakta fayda
getirici hikmet apaçıktır. Doğu sahte oluş gayretlerinin hiçliğini, kendi öz
dâvasının içinden süzmek gibi büyük bir cehdden evvel, Batının kendi öz nefsine
bakışından da anlayabilir.
BATININ KENDİSİNE BAKIŞI
Batının Batıya bakışı, (mayonez)in
içindeki zeytinyağı, limon ve yumurta unsurları gibi, kendi kendisini üç esasa
irca etmekle başlar: Eski Yunan, Roma ve Hıristiyanlık... Bu bakımdan Garp,
kendi tahlil raporunu imza etmekte son derece kat’î ve riyazîdir. Sanki Yunanın
müsavisi 1, Roma’nın yine 1, Hıristiyanlığınki de 1 ve neticede kendi tutarı
3...
Batı, kendisini en ileri
mütefekkirlerinden birinin ağzıyla şöyle hülâsa eder: “Romalılaşmış,
Hıristiyanlaşmış ve eski Yunan’ın zihnî nizamına teslim olmuş her toprak
Avrupa’ya bağlıdır.”
Eski Yunan, yine en ileri Batı
mütefekkirlerinden birinin üslûbunda ve yine bir kimya tahlili kadrosunda
şöyledir: “Hâkim zekâ, ince muhakeme, sağlam bilgi; vüzuh, aydınlık,
açıklık...” Garblı, düşüncelerinin hendesesini,bütün şekiller üzerindeki
ölçüsünü, tefekkür usulünün şaşmaz misalini, yüzde yüz Eski Yunandan aldığına
inanmıştır. Ona göre Eski Yunan, her şeyi yüksek insana kazandıran, yüksek
insanı her şeyin temeli haline getiren, yüksek insandan, her şeyi yuğurup,
şekillendirip son derece vüzuhla ve imkân nisbetinde âşikâr bir âhenk içinde
sımsıkı tutmasını isteyen bir müessirdir. Garplı der ki: “İnsana ilk madde ve
ruh alâkasını o telkin etti: ruhu hayal ve rüya uçurumları önünde kendi
kendisini müdafaaya o alıştırdı; ruhun iphamlı ve mevhum verimlerini ince bir
tahlil ve tenkid melekesiyle o dizginledi: hep Eski Yunan... Ve işte bu
tefekkür nizamından da ilim doğdu. İlim ki, yine onca, Garp ve Garplılık
ruhunun biricik kat’î fârikası, yegâne emin ve şahsî zafer alametidir.”
Roma ise, Garplının gözünde “Teşkilâtlı
ve temelli insan kudretinin ebedî örneği”dir: Devlet, imparatorluk, müessise,
yasa, nizam, teşkilât, üstünlük duygusu, hareket şuuru, fert ve cemiyet halinde
taş gibi adalelerle örülü gövde, zafer arabası, zafer tâkı ve dört bir tarafa
yayılmış hâkimiyet ruhu... Kısaca nizam ve aksiyon...
Hıristiyanlık... Bu nokta üzerinde
merkezî Garp telâkkisi, Eski Yunan ve Roma tesirlerinden sonra, Batının muhtaç
olduğu hassasiyet, ahlâk ve iç âlem kaynağını Hıristiyanlıkta bulduğudur. Onca
Hıristiyanlık, asırlar boyunca Hintte ve bir zamanlar İskenderiye (mistik)
lerinde olduğu gibi, insanın derinliğine doğru kendi iç âlemine dalmak, orada
mücerretleşmek, ve bir iç hayat, iç ahlâk, iç görüş temsil etmek ihtiyacının
bir ifadesidir. Onca Hıristiyanlık, ruha, en ulvî ve en hayatî, en doğurucu ve
doğurtucu meseleleri arzeder. İman ve akıl, tasdik ve tahkik, iş ve fikir, eser
ve gaye, hürriyet ve bağlılık, prensip ve merhamet, adalet ve fedakârlık, fert
ve cemiyet ve kadın; ve neticede madde ve ruh kuvvetleri, birbiri arasındaki
tezad ve ahengi, yine onca, hep o kaynaktan, Hıristiyanlıktan aldığı feyizle
mihraklandırır.
Avrupalı demek ister ki, Eski
Yunan tabiatla insan arasındaki alâka ve münasebet sırrının selim duygu ve
düşünceye bağlı zihnî tertibini veren biricik kaynak. Roma bu zihnî tertibi en
geniş hâkimiyet ve nizam edasına kavuşturmuş kuvvet şuuru; Hıristiyanlık da
bütün bu şartların en iç plânında, tefsir, hassasiyet ve ahlâk merkezi...
Böylece Avrupalı demek ister ki,
o, insanı maddeye hâkimiyetle mükellef kılan hendesî bir idrak zevki, bu zevkin
imparatorluk teşkilâtı, ve bütün bunların tâ derinlerinde ruhî mizanını
yaşatıcı bir iç duygu âleminden ibaret, üç vâhidli bir hüviyyet yekûnudur.
İsa Peygamberin sâf ve kâmil
imanını üçüzleyen Batı, kendi tahlilini de üç unsura irca ederken, Eski Yunan
ve Roma putlarından aldığı ilhamla, daima satıh üzerinde ve “çokçu” bir mizaç
taşıdığını görür de, derinliğine ve “tekçi” bir ruhtan mahrumluğunu anlayamaz.
DOĞUNUN BATIYA BAKIŞI
Şarkın, Garba üç türlü bakışı
vardır: İslâmlıktan evvelki bakış, İslâmiyetin kuvveti içindeki bakış, İslâm
kadrosunun zaafa düşmesinden sonraki bakış... Bu üç bakış da, Batı dünyasının
teessüs ve billûrlaşma devreleriyle karşılıklı mütenasiptir.
Şarkın ilk bakışı hengâmesinde
Garp adına bütün mevcut, Eski Yunan ve Roma... Garp temelinin apaçık meydanda
olduğu ve etrafına hâkim bir varlık fışkırttığı ilk tarihî çığır olan bu
hengâmede Şark, kendisine aslî renk ve hareketini veren Büyük Zuhurdan mahrum
olduğu için, Peygamberler koluyla hak; hayal ve efsane koluyla da bâtıl, fakat
ikisinde de müşterek unsur olarak derin ve esrarlı, buna rağmen vahdetsiz ve
perişan bir çerçevedir. Çin, Hint, İran, Mezopotamya, Küçük Asya ve Şimalî
Afrika çevrelerini tutan Doğu medeniyet bütünü, tevhidçi ve putçu cepheleriyle
kendi içinde de binbir tezada bölünmüş olarak, fakat cihanı parça parça yalnız
kendisiyle doldurarak, herhangi bir dünya istikametinden topyekûn kendi
manasına zıt toplu bir hareket ve Doğu – Batı gibi ayrılık ve aykırılık
dâvasına şahit olmıyarak Eski Yunan üzerine Fars akınlarına kadar devam eder.
Doğunun, Batı diye ayrı bir dünyaya rastlayışı, o zamanlar Şarkta Garbın Roması
mevkiindeki Farsların Küçük asya üzerinden Yunanlıları toslamasiyledir. İki
taraf arasında da izafî bölümü meydana getiren ve iki taraf insanının birbirine
göre farklarını ortaya döken, işte bu çatışma... Garplının Şarklıya “barbar”
diye bir teşhis yapıştırmasına mukabil, Şarklının, Garplıya bakışı, o devirde,
Eski Yunanın hiçbir tecrübesine dikkat etmeyen, akıl harikasından bir şey
anlamayan ve çıktığı kabuğa hemen dönüveren sisli bir gurur ve kayıtsızlık
nazarından, (sübjektif) bir nahvet görüşünden başka bir şey değildir. Büyük
İskender’den itibaren de, Şark, bütün aksiyonunu kaybetmiş ve aynı zuhurlara
doğru içine çekilmiş olarak eski haliyle çürük ve hamlesiz bir bünyenin tavrını
yaşatır. Büyük İskender’le başlayan, Şark üzerine Garp yürüyüşü muzaffer ve bu
yürüyüşe karşı Doğunun bakışı, talihsiz bir hayrettir.
Roma’nın karşısındaki Şark ise, bu
muhteşem ve tam teşkilâtlı imparatorluğun baskısı altında Batıya, niçin ve
nasıl olduğunu bilmediği bir esaret kaderi içinden bakar. Romalı onun gözünde,
ne kendisini anlayabilecek, ne de kendi kendisine anlaşılabilecek sert ve kaba
bir efendi, madde manivelâsını çok iyi işleten hünerli bir ustadır; ve bu her
şeyi punduna ve kolayına getirici usta karşısında, cemiyet cemiyet zedelenmiş
ve fert fert kabuğuna çekilmiş olan şarklı, yılgın ve küskün, fakat daima
aradaki yabancılığı koruyan gizli bir şahsiyet ve görüşe sahiptir.
Hıristiyanlık Batıya ve Romaya,
Şarklı bir mâna ile değil, ferdî bir eda ile geçti; ve bir devlet ifadesinden
gelmediği için ikinci bir Doğu – Batı bölümüne yol açmadı. Bir müddet sonra da
Doğulu kaynağına rağmen Batılı bir mahiyet aldı. Bu bakımdan, Hazreti İsa’nın
elinde gerçek vahdâniyet bayrağı halinde açılan hak din, kendi öz devletini
kurmadan sadece mânalar halinde Batıya sirayet etmiş ve hemencecik putperest
Roma’nın elinde çığırından çıkarılmış olmak yüzünden, Doğudan Batıya doğru ayrı
bir bakış temsil etmez; aksine Roma Katolisizması gözlüğünden bir nevi
Avrupalının nihaî sır anlayışındaki sapıklığı ve onun bu gözlükle Şarka
bakışını gösterir. Gerçek İsa Dini Batıyı yıkarken, Yunan ve Roma kalıntısı
Garp, onu kendisine uydurarak, yine aslî vâhidini korumuş ve Doğulu büyük
tevhid mizacına girememiştir. Böyle olunca, Gerçek İsa Dini yönünden o zamanki
Batıya karşı Doğulu bir bakış bulamıyoruz. Ama bizzat İsa Dinini Batı
putçuluğunun suratında bir tokat kabul edebiliriz.
İslâmiyetten sonra İslâmiyet içi
Şark, artık her istikamette yeryüzünün umumî vâhidini getirici ve her şeyi
toplayıcı büyük şuurun sahibidir. İslâmiyet her türlü kemmiyet darlığından,
zaman ve mekândan münezzeh olunca mıntıka ve istikamet hasisliğinden müberrâ,
insanlığı tek ve mutlak vâhide dâvet şeklinde ve onun bütün ölçüleriyle geldi.
Bu nazar karşısında Garp Eski Yunan ve Roma’nın yıkılışıyla beraber Orta Çağ
karanlığına daldığı ve silindiği için Şarkî Roma İmparatorluğundan başka bir
hüviyet gösteremedi, hiçbir üstünlük ifadesi bulunamadı ve Doğunun gözüne
inkıraz halinde bir bâtıl temsilcisinden başka türlü görünemedi. Bu vaziyet ve
Doğu’dan Batı’ya doğru bu bakış da, 7 – 8 asır boyunca, (Rönesans)a kadar aynı
tarzda devam etti. İslâmiyetin zuhurundan (Rönesans)a kadar aslî rengiyle Doğunun
Batıya nazarı, her sahada üstün adamın sapık ve düşkün insana bakışiyle
denktir.
İslâmiyetten sonra, İslâmiyet için
Şarkın, her istikametle beraber Garba bakışı, İslâm dairesinin dışında ne
varsa, binbir çeşidiyle küfür ve dalâletten başka bir şey olmadığı ölçüsüne
bağlıdır. Bu mutlak ve tam (totaliter) görüştür; ve hak sahibinin tam hakkını
mikyaslandırmaktır. İslâmiyetçe: “Küfür nerede ve ne türlü olursa olsun tek bir
millettir.” İslâmiyet, insanoğlunun topyekûn vazife, memuriyet ve haklarını
getirmiş, ruhta ve maddede bütün kemal ölçülerini sımsıkı bir ideolocya örgüsü
şeklinde tamamlamış ezelî ve ebedî nizam... Bu nizam, kendisinden olmayan her
şeye bâtıl göziyle bakmaya hak sahibidir.
Şarkın Garba en hazin ve en mahkûm
bakışı, bugünkü Garbın tam teşekkül, teessüs ve kıvamlaşma hengâmesi olan
(Rönesans)dan sonradır. Bu da, İslâm kadrosunun zaafa düşmesindeki sebepleri
çerçeveleyen ve o sebeplerin peşisıra gelen bedbaht bakış...
İşte, başta müspet İslâm kadrosu,
Şarkın menfî kutupları olarak (Budist)ini de, (Brehmen)ini de, (Mecusî)sini de
içine alan bu bakıştır ki, iki dünya arasında, son derece girift ve başka başka
vâhidleri birbiri içinde kaybettiren ve birbirine karıştıran son derece sert,
ezici ve zalim bir fark ve bir manzara habercisi oldu: Batının su götürmez
madde hâkimiyeti; Doğunun da, bu ezici hâkimiyet altında bütün zıt vâhidleriyle
tek ve kaba bir Şarklı bütünü içine sıkışıp apaçık bir mahkûmiyet belirtisi; ve
İslâm Ruhunu, içindeyken kaybedişi...
Ve yine Doğunun Batıya, en üstün
taarruz ve temsil devleti olan Osmanlı İmparatorluğundan başlayarak, dört – beş
asırdır; Arabiyle, Acemiyle, Hindlisiyle, Çinlisiyle, Türkmeniyle, doğru ve
eğri her örneğiyle, bütün derisini, maddesini esir düşüren, ruhunu da adam
akıllı bulandıran ve hiçbir nefs muhasebesine yanaştırmayan bir apışma ve şapa
oturma gözüyle bakmaya başlaması...
İşte ve işte bu son bakıştır ki,
dört – beş asırdır, harem ağası, uzviyeti gibi gittikçe bünyeleşti; ve bütün
Doğu âleminde, bir taraftan dünyasını kaybetmiş bir köleler ve (Medyum)lar
sürüsüne, öbür taraftan da tesellisini ana şahsiyetini ezmekte arayan beyinsiz
mukallitler ve fâni tedbirciler zümresine yataklık etti.
Doğunun olanca derdi bu son
bakışın içindedir.
DOĞUNUN KENDİSİNE BAKIŞI
Şark, izafî kıt’a bölümüyle,
İslâm, Brehmen, Budist, Mecusî vâhidlerine ayrıldığına, bir bütün halinde
Garbın din ve irfan vahdetine sahip olmadığına, kendisini kıt’a manzarası
bakımından topyekûn irca edebileceği teklik esaslarından mahrum bulunduğuna
göre, aynı kıt’a topluluğu noktasında öz nefsi üzerinde hususî bir nazar sahibi
değildir.
Bütün başka ve ayrı kutuplariyle
Şarkın, İslâm kadrosundaki zaaftan sonra Garba bakışındaki beraberlik, öz
nefsini bilmek, anlamak ve ölçülendirmekten gelen aslî bir görüş vâhdetinden
değil; tek ve yekpare bir düşman karşısında düşülen yılgınlık ne mahkûmluk
duygusu birliğinden doğmakta... Ormanı, beklenmedik bir hayvan basmış ve
arslanından köstebeğine kadar her cins, kendisini kaybeder gibi olmuştur. Bu
vaziyette arslanla köstebeğe nefsleri hakkında ne düşündükleri sorulamaz.
Fakat arslan, keyfiyette bütün
Doğuyu ve onunla beraber cihanı ve kâinatı nizamlandırıcı İslâm, tek ferdin
içine ve topyekûn insanlığın dışına doğru muazzam fetih aksiyoniyle, iki
istikamette de nefs murakabesi nazarının kâmil zaviyesine malik bulunmak
durumunda...
İslâmın, kıt’a ifadesiyle
kendisini görüşü, kâinat görüşüne eş, kıt’a, ırk ve kavim çerçeveleri
hasisliğinin üstünde, bütün insanlığı bire irca edici ana kıymet olarak tek
gaye etrafında halkalananlara “millet” ismini veren ölçüdür. Evet, dillerde
süründürüle süründürüle gitgide öz delâlet çerçevesinden çıkarılıp kavim
mânasına kullanulan “millet” mefhumu, gerçekte, İslâm Bayrağının altında
toplananlara mahsus isim... Nitekim bütün dünyada, İslâm görüşünce iki millet
vardır: Müslümanlarla, Müslüman olmayanlar. “Küfür tek bir millettir” düsturu,
İslâm milletinin kendi zıtlarına da topyekûn ve tek millet göziyle bakışındaki
esası, aslında kendi nefsine bakış olarak billûrlaştırır. “Ümmet” Allah
Resulünün tâbirleri, “millet” ise tâbiler topluluğunun mücerret kitle ismi
olduğuna göre, İslâmın bu mefhum zaviyesinden kendisini görüşü, Hazret-i İsa’ya
atfedilen bir sözün hikmeti içinde belirtilebilir: “Bizden olmayanlar bize
zıttır; bizimle cemetmeyenler dağıtır!” Bu ölçüyle İslâm zaviyesinden Doğunun,
Doğuyu görüşü de, onun, 15 inci Asra kadar sürmüş yekpare bir aksiyon çizgisi
halinde, fezanın dibine ve Arş’ın üstüne kadar her meselenin hesabını verici
mutlak kemal hamlesine beşik saha olmasıdır. Yine bu ölçüyle İslâm, Doğuya,
kendi zıtlariyle beraber tam olarak dünyayı irca etmekle mükellef olduğu
sonsuzluk vâhidinin, mânası madde üstü, ilk mekânı diye bakar. Bu bakışta,
ortaçağ boyunca yaban domuzu hayatı yaşayan Garplının sefaletine karşı, dünya
ve âhiret hayatının bütün madde ve mâna şartları ve ayrıca Garbın Eski Yunan ve
Roma tecrübelerindeki kaybedilmiş hikmetler, aklın sınırları ve ruhun hakkı,
bir ışık demeti halinde kümelenmiştir.
Bu bakış, Araplarda Dört Büyük
Halife, sonra Emevî ve Abbasî büyükleri ve daha sonra Türklerde Kanunî Sultan
Süleyman’a kadar, bütün madde ve ruh ölçüleriyle, hâkim ve rakipsiz bir nefs
emniyetini tablolaştırır ve Doğuya aslî ve galip rengini verir. İslâmdan
evvelki Doğu medeniyetlerini, daima iç nakışlara bağlı, girift ve karanlık
kıt’a ruhunun fışkırışları diye görsek de, bunları insanlık çapında zuhurlar
kabul edemeyiz ve kendilerinde bu çapa denk birer nefs murakabesi bulamayız.
Dalgaya düşmüş 1 milyar esrarkeş,
içtimaî enerji bakımından 1 kişi bile etmeyeceğine göre, Doğunun hele
İslâmiyetten sonraki Brehmen, Budist ve Mecusî kalabalığını keyfiyette nazara
almaksızın, sadece bellibaşlı bir ruh yapısı olarak göz önünde bulundurmak; ve
onun içine ve dışına doğru, hayret ve tevahhuştan başka hiçbir bakış sahibi
olamayacağını kestirmek gerekir.
Böylece kâinat boyu bir aksiyona
yataklık etmek bakımından Doğunun aslî ve galip rengi, Âdem Peygamberden beri
gelen Allah Resulleri ve nihayet bütün zaman ve mekânın sâhibiyle İslâmiyette
gerçekleşince, İslâmiyetin temsil kadrosunda zaafa uğramasını ve nefsinden
şüpheye düşmesini de, son zamanlarda Doğunun kendisine en nazik bakışı olarak
ele almak borcunda oluruz. Şöyle ki: (Rönesans)a kadar, halısından, kağıdından,
ipekli kumaşından, bütün dilleri birleştiren kütüphanesinden, kubbesine,
kalyonuna, silâhına, minyatürüne kadar yeryüzüne ve buram buram ebedî tecrit
helezonlariyle ötelere hâkim nefs görüşü birdenbire tersine dönmüş ve nazarlara
şu mânayı nakşetmiştir: (Rönesans)tan bu yana, şu veya bu ruhî ve içtimaî
müessirler yüzünden Garbın akıl hârikası önünde hezimetinin sebebini bir türlü
kestiremeyen, eşya ve hâdiselere yeniden hâkim olma cehdine tırmanamayan ve
bazı fertlerini bu yüzden öte tarafa kaptırdığı halde, mahzun ve mütevekkil,
şuursuz ve bilgisiz bir sâdıklar topluluğunu, her ne pahasına olursa olsun,
devam ettiren muztarip ve mütevahhiş nefs bakışı...
Bu ikinci bakışın karşı tarafa
kaptırdığı, tarihî bir asırlık köksüzler kadrosu da, Doğuya, yani kendisine, öz
evine, annesine ve babasına; çamaşırcı Hatçe hanımın oğlu olup da derken
vezirliğe yükselen bir türedinin utanç ve hakaret nazariyle bakar.
Bu son sınıfın türemesinde birinci
âmil, ham yobaz ve kaba softa sınıfı da, körü körüne müdafaa ettiği kışır
değerlerinin bütün hikmetinden gâfil, önüne hangi yenilik çıkarsa, din adına
küfür yaftasını vurur ve peygamberinin “Hikmet mü’minin malıdır; nerede bulsa
alır!” emrine yüzde yüz aykırı, kaybolmaya başlamış vecd ve aşkı sopa
kuvvetiyle iadeye çalışmaktan başka bir şey yapamaz. Nitekim adamakıllı
belirmeye yüz tutan ricat ve bozgun çığırı da, ruhları kaybedilmiş hikmet
yaftalariyle önlenemez. Bunlardan, burnu halkalı Batı esiri yenilik maymunu,
Doğuya örümcek kafalıların yatağı, geri adam tarlası diye bakarken, sözde
dindar da “ben bunlardan hiç biri değilim!” gibi bir protesto tavrı içinde,
fakat ne olduğundan gâfil, sadece ölgün ve yılgın, içte hırçın ve yalçın, baskı
altında gizli bir nefs şüphesini ihtar etmekten kaçınamaz.
Bir tarafta ham yobaz ve kaba
softa, öbür tarafta ondan daha ham inkâr yobazı ve daha kaba taklit softası;
ikisi arasında da boynu bükük, dilsiz ve iktidarsız halk kitleleri, maddî ve
manevî Garp toslayışlarına karşı Doğunun düştüğü küçüklük ukdesini ve mahkûm
nefs görüşünü temsil ederler ve bu hal birkaç asırdır derinleşe derinleşe,
hemen bütün İslâm Âlemini kaplayıcı bir ruh halinde günümüze kadar gelir. Bir
küçüklük ve yetersizlik ukdesi ki, Batı heyûlası karşısında, öz nefsindeki
gerçeklik ve üstünlüğü bir daha tam bir madde ve ruh imtihanına tâbi
tutulmaktan alıkoymakta, bir daha kendi kendisini kışır ezberciliği üstünde
tefsire davranmayı imkânsız kılmaktadır. İşte, Doğunun Doğuya bakışındaki
zaviyelerin en öldürücüsü!..
Şu anda Doğu, İslâmdan başka bütün
topluluklarıyle, kendisini radyo ve frijider kullanan sirk hayvanları yerinde
göreceğine, bu görüşü de temsilden âciz ve sadece (refleks) halinde bir
mahkûmluk şuuru belirtirken, İslâm kadrosu içinde de, ruhuna tıkaç sokulmuş bir
ihtibâsın bakışını yaşatmaktadır. Batının Haçlı Seferlerinden nâmütenahi defa
öldürücü olan ve onun usta parmaklarıyla ruhumuza kakılmış bulunan bu sefil
küçüklük ukdesi yüzünden birkaç asırdır, hususiyle yüzyıldır, Şarkta, bütün
İslâm âleminde peydahlanan satıh inkılâpçıları, züppe ve papağan, dış yüz
canbazları; Şarkın kendi kendisine, Garbın Şarka bakışından da daha hakaretli
gözlerle bakışını temsil eder; ve bu hal her an biraz daha azgın, devam ede ede
nihayet bugünkü zirve noktasına varır.
DOĞUYA İNANALIM!
Hiçbir coğrafya taassubuna
düşmeden ve dâvamızın bütün yeryüzünü ebedî hayat madeniyle kaplayıcı mânasını
mekâna esir etmeden, onun ilk mekânı olan Doğuya, sırf (antitez)imize karşı
tutulacak bir mevzu kıymeti olarak inanalım!
Herşey Doğudan geldi; herşey
herşey, yani ruhumuz...
Doğu, insanın yağmur suyu kadar
saf ve aydınlık olduğu çağlarda, yürekleri ve kafaları dört köşe madde
hendesesi körletmezden evvel, ruhumuzun ilk ve büyük marifetlerine sahne olan
vatan... Asıl vatandan yere düşünce onu bulduk.
İlahî beyana göre, insan tohumu
Âdem Peygamber, Doğu plânında bir yere ayağını bastı. Bütün nevilerin
kurtarıcısı Nuh Peygamber, gemisini, orada bir noktaya oturttu. Resûller atası
Hazret-i İbrahim, Doğunun maddî ve manevî çerçevesi üzerinde ateşi gül
bahçesine çevirdi. Büyücüleri büyüleyen Musa Resul, ümmetine vâdedilen toprağı
orada aradı. Meleklerden merhâmeti Hazret-i İsa, ölüleri dirilten nefesini,
Batı istikametinde Doğudan üfledi. Ve... Ve nihayet Allah’ın Sevgilisi ve
âlemlerin yaratılış hikmeti baş Resûl, Doğunun bir kenarında, bir nefhada kum
tanelerinin içine mermer kubbeler yerleştirdi.
Dâvanın, inananlar için bütün
bunlara inanmayı, inanmayanlar için de inanmamayı isteyecek noktasına henüz
uzağız. Dâvanın şimdi o noktasındayız ki, nasıl Allaha inanmayan bir insan, hiç
olmazsa Allaha inanan başka insanlar bulunduğuna inanmaya mecbursa, ruhun bütün
binasını da, o binayı ister sağlam, ister çürük bilsin, yalnız Doğunun
temelleri üstünde görmek ve tanımak borcundadır. Evet evet, herşey, herşey,
yani ruhumuz, bu şeyi kıymetli bilen içinde, bilmeyen için de, Doğudan geldi.
Kudüs orada, Mekke orada, Kâbe
orada... Ne kadar insan yüzü varsa hepsinin birden yöneleceği istikamet sırrı
orada...
Yeryüzü ve bütün insanlık tek bir
vâhid olduğuna göre, Doğuyla Batı arasında hiçbir sınır yobazlığına
düşmeyeceğimizi, baştan beri tekrarlamaktayız. Doğuyu, Batıya nisbetle, sadece
bellibaşlı ruh ve kafa şartlarına ilişik bir vâkıa kabul ettikten ve onun hâkim
ve hakiki rengini de İslâmlığa bağladıktan sonra, hemen belirtelim ki,
insanoğlunda maddenin ötesini kurcalama ve ötelerin rüyasını yaşama cehdi,
mucizeler bahçesinin renk ve ışık yüklü ufkunu yalnız Doğuda buldu.
Ruh, mucize, masal, büyü, şiir; ve
ötelerin, giriftlerin, sarmaş – dolaşların, bilmecelerin, varılmazların ilmi ve
ruhu, mizacı ve şahsiyeti bütün hak ve bâtıl kutuplariyle Doğudadır.
Yine belirtelim ki, ilk ve derin
insan örneğine hayat veren ihtişam ve azamet kaynağı Doğunun, ihtişam ve
azametine eş, bir zaafı oldu. Bu zaaf onda, (Aşil)in topuğundaki nokta gibi,
ölüm okunu kendi üzerine cezbedici bir hususîlik yaşattı. Ve okun ucu işte bu
topuğa gömülüp Doğuyu boylu boyunca yere serdi. Doğunun kaatili olan ok,
maddeye seyislik eden basit akıldan ve onun emrettiği miskin icaplardan
ibaretti. Doğunun farketmediği bir sır olarak, öyle bir cüceydi ki, akıl,
kendisine devi yere yıkmak imkânı da verilmişti. İlâhi cilve, boyuna sırtı yere
gelecek olan akla, hisarsız ve silahsız ruhun sırtını yere getirmek imtiyazını
vermiştir. Öyle bir nüktedir ki bu, Kâinatın Efendisinden birkaç asır sonra
farkedilmez olmuştur.
DOĞU VE BATI BİRARADA
Derinliğine doğru insanın ve bütün
iklimlerinin kaynağı olan Doğu, hiçbir zaman ve mekânda, kuru aklın maddeyi
avlama hakkını ruhuna sindiremedi. Sebep: Madde görüşünü körleştirecek ve
aradaki muvazeneyi bozacak kadar, dinî ve ruhî usûl dışı, sapık tarafından iç
âleme mıhlanma bünyesi...
Sığlığına doğru insanın ve bütün
madde bilgilerinin menbaı olan Batı da, hiçbir zaman ve mekânda, ruhun maddeye
ve ötesine hâkimiyet şartını akılla denkleştiremedi. Sebep: Ruh âlemini
gölgeleyecek ve aradaki muvazeneyi örseleyecek kadar, maddenin hendese ve dış
kalıbına kapanıp kalma mizacı...
Doğu, ruha, batı da maddeye,
dürbünün doğru tarafiyle bakmış; Doğu maddeye, Batı da ruha, aynı dürbünün
tersini çevirmiştir.
Doğunun gidiş ve usulü, bütün hak
ve bâtıl kollariyle, bu dünyanın ötesini; Batının gidiş ve usulü de, bütün
şubeleriyle bu dünyayı fethetmek oldu. Böylece, biri yumruğunu çözüp bu dünyayı
elden düşürürken, öbürü yumruğunu sıkıp bu dünyayı avucunun içine aldı.
Bu dünya çerçevesinde Batının
kazancı besbelliyse de, ebedîlik âlemindeki zararı, bu dünya göziyle belli
değildir. Dâvaların dâvası da, işte bu belli olmayandadır. Öyle ki, besbelli
bir dış kazanç, derinin yalnız üstünü gören gözlere, belirsiz bir iç zararı
feda edebilir bir şey gibi gösterdi.
Ne olduysa oldu; iki ayrı hedef,
iki ayrı usûl, iki seciye halinde, bütün tarih ve coğrafya hususîlikleriyle,
sadece mücerret “cins ismi” plânında iki ayrı âlem yaşadı: Madde fetihlerinin
çocuk oyuncağı tesellilerine yapışanlarla; büyük teselliye ait iman kutbu
ellerinde olduğu halde bu çocuk oyuncaklarına mahkûm, sürünenler... İşte biri
ve işte öbürü!..
Doğuda müsbet ve menfî örneklerine
ve kendi iç ve dış dost ve düşmanına doğru herhangi bir idrâk, teftiş ve
murakabe mizacı mayalandırılamadı. Batı sahası ise, erdiği küçük marifetlerin
gururu içinde mahkûmunun hâkim tarafını görebilecek ve o yüzden kendi eksiğin
dikkat edebilecek bir nefs muhasebesine, tâ makine saltanatının kendi kendisine
müthiş bir kifayetsizlik arzedeceği ve büyük hafakanlar doğuracağı Yirminci
Asra kadar yanaşamadı.
Zaman, istediği kadar mekân
kıymetinin dışında ve ondan müstakil bir hâdise olsun; onu mekân değişiklikleri
ve nisbetleri dışında elde edemeyeceğimize göre, mekâna hâkim görünmenin
açıkgöz imtiyazına erdi. Bu yüzden de, başlangıçta zaman âleminin sanatkârı
Doğu, sonunda mekân dünyasının zanaatçisi Batıya esir düştü.
Dâva, hesap ve kitabını bilmeyen
ve bir madde kaygısına malik olmayan konak sahibinin, eşya tasarrufunda açıkgöz
uşağına nihayet esir düşmesi tarzındaki masallara uygundur.
Doğu, bütün peygamberleri,
velileri ve sanatkârlariyle, maddeye tahakküm oyununun miskin manivelâsına
kurban, muazzam bir tiyatro dekoru gibi sahnenin altına inerken; Batı
Eflâtun’da ses verip (Bergson)da fısıltısını bulan mağlûp ruhçuluğu bir tarafa,
(Aristo) da gürleyip şoförlere kadar nakaratı yayılan müsbet ve riyazî kafanın
muhteşem kadro perdesi halinde, sahne üstüne çıkmanın kolayını buldu ve bir
daha indirilemez oldu.
Doğuyla Batı arasında, siyaset,
askerlik, felsefe, ilim, fen, san’at, iktisat, her plânda olup bitenler,
Doğunun kaydettiğimiz gibi eşya ve hâdiseleri derinliğine doğru, Batının da
sığlığına doğru tefsir etmesinden doğan hazin bir usûl ve bünye farkından başka
hiçbir müessire dayanamaz. Biri, Doğu, derinliğine iner ve sığlıkta
kaybolurken, sığlığa serpili bütün dünyayı ihmal etmek gibi hayatî ve esasî bir
yanlışa sürüklendi; ve öbürü, Batı, sığlığına yayıla yayıla derinlikler
içindeki köksüzlük ve temelsizliğinin birdenbire patlak vereceği yirminci
asırdaki felâketine, bir zafer geçidi edasiyle adım adım yaklaştı. Ve böylece,
birinin hakkı öbüründe, öbürününki diğerinde kaldı ve ulvî âhenk hiçbir tarafça
büyük murakabe ve tefahhusa vardırılamadı. Fakat Batı, kuru akıl ve mağrur ilim
şirretliğini daima muhafaza etti.
Netice şudur ki, bugün Batı
dünyası, haksızlığını, hak diye gösteren hünerli bir gözbağcı, Doğu âlemi de bu
gözbağcıya mahkûm ve ana hazinesinin anahtarını, ceketinin astarında kaybetmiş
bir sarsaktan başka bir şey değil...
BATIYI ANLAMAK
Mesele, Batıyı anlamak... Dâvanın
en nazik istikameti, bütün mazi ve tarih hükümlerinin özü halinde bugün Doğunun
Batıya karşı nasıl bir anlayış tavrı takınacağında...
Hasis mesafe ve istikamet
izafiliklerinin sun’î ve hudutlu, nefsânî ve enfüsî (subjektif) gözlüğünden
değil, bir başka yıldızdan dünyaya bakar gibi, tam bir hakikat kaygısının
göziyle inceleyerek...
Batıyı Doğuyla beraberce, lif lif,
en mahrem köklerine kadar muhasebe etmiş bir idrâkin varacağı hüküm, Batının,
geniş madde plâniyle baştan başa ve sıkı sıkıya temas halinde bir kuru akıl
hârikasından ibaret olduğudur. Batı, bir kuru akıldır ve Allah kuru akla ne
kadar hak ve imtiyaz vermişse Batı hepsine malik; ve kuru aklı nelerden mahrum
etmişse hepsinden yoksundur.
Batıya, sığlığına geniş, fakat
uçsuz bucaksız madde plânının her unsuru arasındaki münasebeti düstürlaştırıcı
muazzam bir logaritma cetveli diyebiliriz. Kemmiyetlerin ayrıca keyfiyet ifade
edici hesap ustalığı, tek kelimeyle madde fenni Batıdadır.
Batı, malik olduğu kuru akıl
cevherinin ruhunu da, ekseriyetle (plâstik) dış görünüş, eşyanın dış
belirtisini aşmayan bir duygu ve düşünce kıymetinde buldu. Evet; -tâbire
dikkat!- ekseriyetle (plâstik) idrâk çerçevesini, eşya ve hâdiselerin zâhirî
hacim ve kabartmalarını, mekân ölçü ve cümbüşlerini aşmayan bir ruh... Batının
olanca şevketi bu ruhta olduğu gibi, olanca buhranı ve iç zaafı da yine bu
ruhta, bu ruhun hudutluluğunda...
Batının, sadece (plâstik) kadroda
bir kuru akıl hârikası ve onun (estetik) zevkinden ibaret olduğuna şahit, onun
şehirleri, meydanları, sokakları, fabrikaları, tavır ve kılıkları, eda ve
şekillendirişleri, ölçü ve âletleri ve daima bir hafakan ve kâbus sınırına
takılıp kalan fikir ve sanat örnekleridir. Kitaplık mikyasta mucip sebeplere
istinat ettirilebilecek olan hüküm, Batının, madde idrakine bağlı bir şuurla,
bu şuurun çerçevelediği bir his mihrakının etrafında, sadece fâni dünyaya, fâni
dünya imparatorluğuna mahsus bir nizam ve marifet temsil ettiği ve ferdin
(metafizik – madde ötesi) vicdanını besleyemediğidir.
İnsan öldüğüne, saray yıkıldığına,
âbide çatladığına ve fikir pörsüdüğüne göre, eğer bu âkibetlerden hiçbiri
olmasaydı Batı dünyasının da eksiği olmazdı. Fâniliğin üstündeki, vecd ve
teselliyi ve bu vecd ile eşya ve hâdiselere tahakküm kudretini getiremeyen bir
dünya, dışının mamurluğu nispetinde haraptır.
Batı, insanoğlunun, binbir iş ve
fayda mevzuunda maddeyi yontarak ve fâni hayatı buut buut genişleterek, sadece
kalıp dehâsına verebildiği nihai akıl yetkinliğinin büyük zemini oldu. Bunun
kabulü zarurî...
Bu idrâk bünyesini Batı dünyasına,
daima (plâstik) kadroda muhteşem bir vezin ve âhenk, hendese ve nisbet, ölçü ve
muvazene, aydınlık ve açıklık kaynağı olan Eski Yunan ve (Lâtin) dehası
aşıladı. Roma imparatorluk nizamı bu aşıyı perçinledi. Aynı aşı, Doğudan
batıya, İsa Peygamberin üflediği derin nefeste, binbir tahrif ve putlaştırmaya
rağmen hassasiyet ve ahlâk mayasını buldu. Fakat Batı adamı, maddenin daima
sığlığına geniş zeminini kurcalama seciyesine sadık kalarak, Ortaçağ dehlizini
geçti; ve (Rönesans- Yeniden Doğuş) ismi altında ve bir fışkırışta Yeni Çağı
açarak bünyesinin en üstün verimine kavuştu: Müsbet Bilgiler... Bunun da idraki
mecburî...
Amma ki... Maddeyi, aklî ve ruhî
her bakımdan ihata ihtirası ve bu ihtirasın büyük eseri olan müsbet bilgiler
manzumesi, terakki ede ede bir taraftan batının dünya fâtihliğini sağlarken,
öbür taraftan da kendi kendisine hâkimiyetini, ruhî hegemonyasını altüst etti;
ve onu, çırpınan, ruhuna dayanak arayan, dışı ziynetli ve içi harap, bir dev
haline getirdi.
Batıyı anlamak, onun, madde
plânına hâkim ve ruh plânına mahkûm tezadını en haysiyetli çapta görmekle olur.
KENDİ İÇİNDE BATI
Batı, bütün Garp milletlerince
taksim ve kendi kadrolarında ayrı ayrı temsil edilmiş tek ve yekpâre bir oluş
belirtir. Doğu, başka başka tecelli çerçevelerinde, fakat umumî ve esasî seciye
bakımından çok defa aynı duygu ve düşünce mizacına bağlı olsa da dağınık bir
manzara arzederken, Batı zâhirde tezatsız bir oluş merkeziliği içindedir.
Bu oluşun, bütün sebepleri ve
neticeleriyle, sabit ve muayyen birkaç dönüm noktası var. Batı, kendi oluşunun
sathî dönemeçlerini tesbit ve tâyinde, yine satıh hendesesi hesabiyle yanılmış
değildir: Eski Yunan, Roma ve Hıristiyanlık basamakları; derken Ortaçağ dehlizi,
pek kısa (Rönesans) saadeti ve 19 uncu asırdan öteye buhran devresi...
Eski Yunan: Batı adamının gözünde,
tepeden inme, insan ve cemiyet mucizesi... Roma: Eski yunandan aldığı ışığa,
Lâtin ruhunda yeni pırıltılarla geçit veren ve onu devlet, teşkilât ve
hâkimiyet iklimine zıplatan köprü... Hıristiyanlık: Batının karşısında
birdenbire apışıp teslim olduğu, bütün eski muvazenelerini kaybettiği, yenisini
de asırlar boyunca elde edemediği ruh ve hassasiyet kaynağı...
Ortaçağ: Batının, dünkü gelirinden
mahrum, yarınki mirasına namzet, fakat her şeyden habersiz; hem Eski Yunan’ın
dünya muvazenesini, hem de İsa dininin ruh ve gayesini elden çıkarmış, için
için kıvrandığı ve çile doldurduğu zulmet tüneli... Bu zulmet tünelinde bir
devre ilerideki Batıya, kendi kendisini bulmak için en keskin aksülâmel
hedefini kuran, İsa Peygamberin tahrifçisi kilise ve bu kilisenin dünya
manivelâsı (Feodalite – derebeylik) idaresi...
(Rönesans –yeniden doğuş): Bir
fışkırışta aklın maddeye tahakküm ihtiyaciyle beraber, baskı altındaki ruhun,
Eski Yunanda bulduğu şafak aydınlığına doğru kanat çırpma ve kendisini yeni bir
terkipte özleştirme hamlesinden ibaret oldu. Garbın, kurtarıcı tanıdığı “aklın
zaferi” diye isimlendirdiği bu hamleden sonra hemen meydana gelen ve Lâtin
kazanını taşıran fâni âhenk; oradan kepçe kepçe milletlerin tabaklarına döküldü
ve bir iki devre sonra bütün eşya ve hâdiseleri çepçevre ve sımsık sarmaya
davranıcı akıl kuşağı, müsbet bilgiler manzumesine ulaştı.
(Rönesans)tan sonra, kendisini,
Eski Yunan, Roma ve Hıristiyanlık vâhidleri arasında (mayonez)leştiren Batının,
cehl ve taassup yatağı kilisesine karşı aksülâmeli, onun temsil ettiği iman
kökünü gitgide yalnız ferdî ahlâk ve hassasiyet plânına indirmekle tesellisini
buldu. Aklın maddeyi kurcalama ve her şeyi bu kurcalayıştan bekleme ihtiyacı,
gitgide ön plâna geçti. Bu plân 19 uncu asırdan sonra, basit akıl buluşlarının
yonttuğu âletlerin putlariyle donandı; ve (Rönesans)tan bir iki asır ileriye
kadar barıştırılmış gibi görünen ruh ve akıl, 20 nci Asra doğru, her yönden
hesap yanlışını haykırırcasına en korkunç şekilde patlağını verdi. Bu da, ruhî,
siyasî, idarî, içtimaî, iktisadî sahada, Garbın bugün, en hâd ve müzmin
felâketini yaşadığı buhran devresi oldu. Ruhunu arayan Batı...
Garbın, başlangıçtan beri oluş
hâdisesini, ırklar ve milletler kadrosuna çekince, büyük sermayedarlık
hissesini Eski Yunana, bu sermayeyi yeni ilâvelerle işletme ve devletleştirme
hakkını Roma’ya ve ondan sonra billûrlaşmaya başlayan millet zümreleri
kalıbında, Lâtin, Cermen ve Anglo – Sakson gruplarına vermeliyiz.
Batının oluşunda, Lâtinler,
garplının sâf duygu ve düşünce sarmaş – dolaşları içinde mizacındaki giriftlik
ve inceliği; Cermen ve Anglo – Saksonlar, halis bir ruh ve kafa muvazenesi
içinde dış âleme tahakküm ve müsbet fayda ölçüsünü; İslâvlar da, aslî batı
kadrosunda, ona sonradan ermeye çalışma ve arkadan gelme hususiyetini
canlandırır.
Batının, kendi içinden taşırdığı
kısımlarla, daha Batıya doğru ve (Yeni Dünya) ismi altında meydana getirdiği
bulamaç, yani Amerika, Batıda kaybolmaya başlayan ruh ve âhengin doğurduğu
çileye yabancı, bütün hızını madde plânının cümbüşlerinden alan ve henüz
buhranını yaşayacak kadar ihtiyarlamamış bir cemiyet ve kemmiyet hârikasından
ibaret; ve Batının içinde değil, kenarında bir hâdise olarak kalıyor. O
sonradan erme, hazırlop tarafından olma, sıhhatini melezlikte bulma, ruh
plânında iğdişliğe sığınma ve madde oyuncaklariyle avunup sırt çevirme
tecrübesinin amelî dehâsı, muhteşem hiçlik...
KENDİ İÇİNDE DOĞU
Doğunun mayasını, ayrı zaman ve
mekânlarda, ayrı mânalarda ve baş örnekler halinde Çin, Hint, Fars, Arap ve
Türk kavimleri yuğurdu.
Japonlar, medeniyet bakımından
tâbi bir millet halinde Doğunun mayasına başlangıçta hiçbir şey katamayan,
sonunda da Batıyı sadece kerrat cetveli plânından ezberlemek açgözlülüğünden
ötürü yeni bir şey gösteremeyen ve haşin bir an’ane zindanında bütün iptidaî
putlariyle başbaşa yaşamakta devam eden bir millet olarak, Doğunun hüviyet
mizanında pay sahibi değil... Başlangıçta Çin’in ikinci sınıf tâbii, sonunda da
Garbın ucuz tatbikçisi ve hep aynı dar ve sert ruhun muhafızı... Fakat Batının
sadece kuru bir akıl harikası olduğunu kavrayıp bu aklı aparıvermek ve millî
ruhunu koruyabilmek noktasından Doğuda örneklik bir keşfin sahibi... Yani Batı
oyuncaklarının sırrını aparmakta ve Batı marifetini iflâs ettirmekte biricik
Doğu örneği... Ama o kadar...
Çin, doğuyu, çağların en
eskisinde, yalnız müstesna bir ruh inceliği ve madde nakışı kadrosunda temsil
etti. Hint, bu ruhu, en dolambaçlı iç dehlizlere ulaştırdı. Fars, başlangıçta
ve sonda derinlikleri genişletti: hususiyle başlangıçta şahsiyetini işe ve
maddeye aksettirdi ve Batıya karşı Doğu İmparatorluğunu kurdu. Arap ezelle ebed
arası bir zeminde, kendisinden evvelki ve sonraki Doğunun sistemleşmesine,
gerçekleşmesine, mihraklaşmasına sahne oldu. Türk de, evvelâ, bozkırların dış
yüzüne benzeyen kapanık ruhuyla, hiçbir kap içinde şeklini bulamıyan kızgın ve
hırçın bir mâyi gibi, Doğunun akıcılığını ve hareket hakkını heykelleştirdi;
sonra da aynı hareket hakkını, gerçek Doğunun gerçek ruhuna bağlamak nasibine
erdi.
Doğuya aslî renk ve hakikatini
getirmiş olan Büyük Tecellinin altın çerçevesinde buluşmuş baş hissedarlar,
bütünleriyle Arap, Fars, Türk ve parçalariyle Hint ve Çin’dir.
Doğu nihâî erişini, Resuller Atası
İbrahim Peygamber, hattâ Âdem Babadan başlayıp, bayrak yarışında olduğu gibi
elden ele hakiki sahibine kadar getirilen Müslümanlıkta buldu.
Böylece Doğu, netice olarak
Batıya, fakat sebep olarak Doğuya bağlı öbür dinlerle beraber, vahdâniyet
yolunun son basamağında, kendisinden evvelki bütün basamakları düzleştirmiş ve
ilerisinde basamak bırakmamış olarak, topyekûn mâzi ve istikbalini
kadrolaştırdı; ve böylece Batının ve bütün dünyanın karşısına çıktı.
Doğunun bu son tekevvünü, iptidaî
çağlardaki bütün (Totem)leri, putları, ilâhlaştırmaları, şiirleri, büyüleri ve
iksirleriyle temsil ettiği maddenin ötesini feth ve zaptetme hamlesi adına,
kürenin sathı ve merkezi, göklerin de muhiti ve dibi arasında nihaî ve hakikî
köprüyü çekmiş oldu. Allahın tamamladığı İslâm, Doğu’yu tamamladı.
Tarihi Âdem Babadan başlayan ve
basamak basamak atlayıp nihayet ezelî ve ebedî tahtına yerleşen Müslümanlıkta
Doğu, dalâlet çağlarının harikalariyle hidayet çığırının mucizelerini tek vahid
içinde toplamak ve bütün Doğuyu bütün yeryüzü mikyasında özleştirmek dâvasına
memurdur. Yapamadıysa suç nefsinin...
Ve nihayet, Doğunun, bütün
insanlığı nefsine irca hamlesine kadar ulaşmış üç büyük mümessili, zamanın hak
kutbuna ulaşmadığı devirde Fars, Saadet Çığırından sonra da Arap ve Türk milletinden
ibaret kalıyor ki, Türk gitgide bütün mecalini kaybeden Doğuyu, Araptan sonra,
İslâmın bayrağı altında Batının merkezine kadar ulaştırmak cehdi ve hâlâ
Doğunun en canlı milleti olmak haysiyetiyle, onun baş örnekliğini elinde
bulunduruyor. Bu memuriyet, ne şunun 80, ne de bunun 100 milyon nüfusuna bağlı
olmayan, kemmiyet üstü tarihi bir keyfiyet hakkından doğuyor ve Türk’ü,
Doğu’ya, iflâsı veya ihyasiyle önder olmak nasibine bağlıyor.
BATININ BUHRANI
Batının buhranı, Ondokuzuncu asrın
ikinci yarısında deri üstüne sızmaya başladı; Yirminci asrın başlarında da,
içinden ve dışından bütün bir bünye yangını halinde patlak verdi.
19 uncu Asır Fransız edebiyatının,
(Bodler) ve (Rembo) gibi büyük sar’a ve ihtilâç şairleri, bu içtimaî hâilenin,
fert çerçevesinde habercileridir.
Bu buhranı, nihaî hadlere
ulaştırılmış müsbet bilgiler manzumesinin binbir âletiyle çepçevre kuşatılmaya
başlanan madde zemini üzerinde, insan ruhunun teker teker bütün dayanaklarını
kaybetmesi diye tesbit edebiliriz.
Batı adamı, 19 uncu Asrın son
yarısında ve 20 nci Asrın başlarında maddeye o türlü tahakküm istidadına geçti
ki, bu tahakkümü ona denk bir ruh köküne bağlıyamaması, üstelik eski ruh
köklerinde de yavaş yavaş çözülme başlaması yüzünden maddenin tahakkümü altına
girdi ve böylece onun ruhu, belirsiz bir yırtıktan döküle döküle, tükenmeye yüz
tuttu.
Ve Batı dünyası, aşağı kısmı
dolarken yukarı kısmı boşalan bir kum saati gibi, madde ilimlerinin
terakkisiyle makûsen mütenasip olarak, ibdâ edici âhengin kaynağı olan ruhî
muvazenesinin elden gitmekte olduğunu hafakanlar içinde sezmeye başladı.
Ruhî ve aslî düğümünü belirtmeye
çalıştığımız bu buhranın, içtimaî, iktisadî, idarî ve siyasî cephelerindeki
ihtilâtlarını, Batı sahnesine başınızı bir çevirişte görürsünüz.
19 uncu Asırdan başlıyarak Batının
encamındaki karanlığı felsefede yaşayan batı adamına yeni bir sulta ve
selâhiyet arıyan (melânkoli) hastası (Niçe)den, (Angsfilozofi - sıkıntı
felsefesi) kurucusu (Haydeger)e kadar Garp tefekkür zinciri, bir şüphe ve
ihtilâç halkası oldu; ve bu şüphe ve ihtilâç, sâf ilim ve san’attan, müsbet
bilgilere kadar, inkâr seciyesini sindirmediği yer bırakmadı.
Birinci Dünya Harbi, oluşundaki
sâikler bakımından, İkinci Dünya Harbine nisbetle âlet ve kemmiyette daha basit
bir madde hareketi olmakla beraber, götürdüğü ve getirdiği kıymetler bakımından
insanlık tarihinde ilk defa olarak müthiş bir vesile hâlinde, tıpkı fevkalâde
insan kalabalıklarının lekeli hummayı doğurması gibi, Batının yüz seneden beri
için için mayalaşan ruhî buhranını heykelleştiriverdi. Güzel sanatlardan
başlayarak her sahada bozulan muvazene ve nizam, Batı buhranının Birinci Dünya
Savaşiyle beraber peçesini düşürmesidir. İkincisi, onun her sahada
terakkisinden başka bir şey değildir ve tohum birincidedir.
Her ikisinde de dış sebepler
bahane; iç sebep ise, iç ve yeni bir nizama hasret...
Bir taraftan komünizma ihtilâli,
Batının içtimaî bünyesindeki binbir tezat ve çürüklüğü tesbit etmek bakımından
müsbet, fakat buna devam getirmek bakımından de menfilerin menfisi bir tecrübe
halinde, ruh ve nizam kargaşalığını, bütün ruhî kıymet ölçülerini yıkmak ve
nizamların en maddî ve sun’îsine başvurmak yolunda, kurtuluş adına Batı
münevverinin intiharını temsil ederken; öbür taraftan Faşizma ve Nazizma, yeni
bir iman ve mefkûre bayrağı altında (Greko –Lâtin) medeniyetinin sulta ve
salâhiyet hakkını yalnız mahdut topluluklara bağlayıcı bir nefsanîlik
psikolocyasiyle batı buhranına çare bulacağını vehmetti.
Böylece Batının buhranı, artık
devlet çapında dâhhameleşen (hipertrofi) tezatlar ve aykırılıklar yüzünden,
açık bir ideolocya harbi olan İkinci Dünya Harbini doğurmaya kadar terakki
edip, Batı adına ya tam ölüm veya tam şifa ile neticelenecek olan nihaî
safhasına ayak bastı.
Batını kurtuluşu adına yine
Batının iki menfî kutbu tarafından ayrı ayrı zaman ve mekânlarda tahrip ve
tasfiye edilmek istenen ve batı buhranının hem illet, hem de deva arama zemini
olan demokrasyalar, dünkü bünyelerindeki maddî ve manevî yatalaklıktan yarının
hakikî ruh ve madde ölçülerini ve insanlık nizamını yine kendi içlerinden
fışkırtmaya geçen bir hamleyle şahlanır şahlanmaz, Batı adamının en büyük nefs
muhasebesine, (Greko – Lâtin) medeniyetinin aslî vârisleri tarafından el
konulmuş oldu.
Fakat bu el koyuş hiçbir netice
vermedi. Hürriyet cephesinin harbi kazanması, kendi iç bünyelerinin dünya
çapında bir müşahede, muayene ve tedavisine yönelemedi. Batıyı bütün zaaf ve
illetlerinden temizlemek ve bir inanış sistemine bağlamak için kurulup devrilen
sultacı rejimlere karşılık, meydana biri vâdettiği şifada yalancı ve öbürü
belirttiği hastalıkta doğurucu (antikapitalist) ve (kapitalist) rejimler
topluluğu, her ân birbirini yemeye memur iki dev gibi karşı karşıya kaldı. Zira
Batı, makineyi ve âleti emrine vereceği ruhî nizam, ahlâk ve iman kutbundan
mahrumdur.
DOĞU’DA BUHRAN
Doğuda buhran, Doğunun İslâmlıkla
kazandığı toplayıcı ve bütünleştirici zemine bağlı hükümdar ve milletler
arasında, bu zemini dünya çapında ve yeni zaman ve mekânlar içinde koruyamamak,
dâvanın aşk ve vecdini kaybetmek, işi dedikodu ve mezhep tepişmelerine bırakmak
yüzünden patlak verdi. Evvelâ Araplar, sonra İranlılar, daha sonra Türklerde...
Bu üç milletten gayri Hintlisi,
Çinlisi, Moğolu vesair topluluklariyle Doğu, İslâmdan evvel bellibaşlı
medeniyetlerin her biri kendi infirad veya tesir bölgesinde ayrı ayrı doğup
gelişmesi ve çürüyüp batmasından başka bir hüviyet belirtmez. Galip ve
(aksiyon)cu rengiyle BÜYÜK DOĞU, İslâmdan sonra billûrlaştığı için aynı
büyüklüğün buhranı da İslâmdan sonradır.
Doğuda buhran devresi, biri
millet. Millet kendi uzuvları arasında ve kendi içinde, öbürü ve Batının
teşekkül ve tebellüründen sonra rakip dünya karşısındadır. Doğunun, daima
Muhteşem Şark göründüğü ve Mukaddes Emaneti bir kavimden öbürüne devrederek,
yalnız buhranlı kavmi tasfiye etmekte kaldığı mes’ut devir, 7 nci Asırdan 16
ncı Asır ortalarına kadar sürer. 16 ncı Asırdan sonra ise, Doğu, hükümdarlık
hakkı bakımından tasfiye edilmiş ve Türke intikal etmiş milletleriyle, Türkün
şahsında, topyekûn en büyük buhranı kaydeder.
18 inci ve 19 uncu asırdan sonra
Doğu, artık Batının gözünde, bütün cins ve mezheplerini birleştiren bir
miskinlik, dâvasızlık, mahkûmluk ve gerilik psikolocyası yatağıdır. Her türlü
akıl ve âlet, madde ve dünya şuurunu kaybetmiş olan bu kocaman yatak, o günden
beri Batının muazzam istismar arsası...
Doğunun Türkte, 16 ncı asırdan
sonra patlak veren, öbür Doğu milletlerini de daha evvel kavurmuş olan buhranı,
binbir harikulâde müsbeti içinde binbir harikulâde menfisiyle başta Fars ve
Bizans tesiri bulunmak üzere İslâm saffet ve hikmetinin bulandırılmasından
doğdu. Bulandırışlar ve bulanışlar, kendi kavimlerini yere sere sere bayrağı
genç ve saffetli kavimlere ciro ettire ettire sürdü. Fakat her şeye rağmen
doğu, İlâhi kubbeleri, fildişi yüklü kervanları ve Eski Yunana kadar her şeyi
ilk defa zaptetmiş kütüphaneleriyle, insanlık fezasına tek başına tahayyüz
hassasını muhafaza etti. En genç ve saffetli kavim olan Türkün eline geçtikten
sonra da, aynı bulandırış ve bulanışla, teşekkül ve tebellürünü tamamlayan
Batıya çatar çatmaz topyekûn ricat, hezimet ve iflâsa düştü.
Halbuki, Doğu, Batının 15 inci ve
16 ncı Asırda ayak bastığı akıl hakları sınırını 8 inci Asırda aştığı halde
kazancını sistemleştirmeden geriye dönmüş; Batının (Rönesans) günlerinde de
mânalardan habersiz kışır muhafızı yobazlar elinde, Peygamberin emrini
hatırlayamamıştır: “Hakikat, mü’minin kaybolmuş malıdır; nerede bulsa alır!”
Doğunun buhranı içeriye ve
dışarıya doğru, evvelâ kendisini kendi menfî dehâsiyle çürütmekten, sonra da
bizzat kendisinde mevcut silâhları rakibine kaçırtmaktan ve hakikat içinde
hakikati kaybetmenin ruh sar’ası altında şifası zor bir felce uğramış olmaktan
ibarettir.
BİZDE BUHRAN
Bizim buhranımızın iki büyük
devresi var: Tanzimattan evvel, Tanzimattan sonra... Bu devrelerden ilki,
Tanzimattan evvel 3 asır, ikincisi de Tanzimattan sonra 1 asır ve küsur sene
boyunda...
İki büyük devrelerden her birini
de kendi içinde üç hususî dilime ayırabiliriz: Kanunî Süleymandan Dördüncü
Mehmede, Dördüncü Mehmedden Üçüncü selime, Selimden Abdülmecide, 3 dilimli ilk
devre... Ve Tanzimattan Meşrutiyete, Meşrutiyetten Cumhuriyete ve Cumhuriyetten
bu güne, 3 dilimli ikinci devre...
İki devrelik bu dilimler asır
ölçüsüyle ifadelendirecek olursak, 16 ncı Asır ortalarından 20 nci Asır
ortalarına kadar 4 asır boyunca şöyleyiz: 16 ncı Asır sonlarında maraz,
derimizin altında ilk köprü başlarını tutar, 17 nci Asır sonlarında, deri
üstüne sızmaya başlar, 18 nci Asırda deri üstüne çıkar, 19 uncu Asırda tam
yerleşir, 20 nci Asırda da bu müzmin yerleşmenin uydurma devâ tesellileriyle bünyeleştiğini
gösterir.
Buhranımızın ilk büyük devresinde
baş illetimiz ham ve kaba softalık... İkinci büyük devresinde de körkütük
hayranlık, şaşkınlık ve şahsiyetsizlik...
Buhranımızın ilk devresinde, nasıl
İslâmiyetin vecd ve aşkı yerine, yanlış anladığımız kabuğuna ve dış şekillerine
esir isek; İkinci devresinde de, Batının, mahrem maktâlarını göremeden ve oluş
sırlarına eremeden yine kabuğuna ve dış şekillerine esiriz.
Her iki devrenin de kahramanı, ham
ve kaba softa olduğu halde, bu iki ham ve kaba softa, hakikatte birbirinin aynı
olduklarından habersiz, zâhirde birbirine zıt iki temayül vesilesiyle birbirine
düşmandır.
Biri dinin, öbürü küfrün yobazı,
ham ve kaba softası... Başımıza ne geldiyse bunlardan geldi.
Buhranımızın Tanzimattan
Meşrutiyete, Meşrutiyetten Cumhuriyete ve Cumhuriyetten İkinci Dünya Harbine
gelinceye kadar süren üç merhale, ufak tefek kemmiyet farklariyle, hesapsız ve
kitapsız batıya hayranlık, dünyayı ve nefsini müşahede altına alamamak
hastalığının yekpareleştirdiği bir bütündür.
İlk buhran devremizde, bağlı
olduğumuz iman manzumesinin vecd ve aşkını kaybettikten sonra anlamadan kabuğa
mıhlı kalmak yüzünden, Batı harikasını hemen müşahede altına alıp ciğerlerimize
sindirmek ve şahsiyetimizi kaybetmeksizin kanımızda eritmek imkânlarından nasıl
mahrum kaldıksa; ikinci buhran devremizde, ayrılmak bilmez bir hayret ve dehşet
psikolocyası altında, Batının kabuğunu bir türlü oyamadık ve meyvesine
eremedik...
Ve nihayet ilk buhran devremizden
evvelki nûrlu günlerimizin ruh kök muvassalasını zayıflatmak yüzünden, fikrî
buhran hengâmesini dâvet etmiş olduk.
Bu, Türk’ün ayrıca muhasebesine
girişmeden tertiplendirilmesi gereken ilk kabataslak hükümdür.
BATININ UCUZCULUĞU
Batının ucuzluğu ilk belirtisini
19 uncu asrın ikinci yarısında göstermeye başlar. Fakat, Batının ucuzluğu en
zıt ve en pahalı fikrî ve edebî oluşlarla atbaşı beraber giden bu tarafı,
(Dinamik) hayat ve ameliye plânına 20 nci asrın başlarında girer ve ortalarında
azamî haddine ulaşır.
Batıda ilk ucuzluğun habercisi
fikriyat, ne de olsa (metafizik) bir tecrit haysiyetinden gelen (Hegel)
materyalizmasını “Tarihî materyalizma” ismiyle son derece kaba ve köksüz bir
teşhis plânına döken Engels’e irca edilebilir.
(Engels)in fikirdaşı ve yoldaşı
(Karl Marks); arkadaşının dünya görüşünü iktisat sahasında, iş, kazanç, emek,
kâr, sermaye ve hak gibi en müşahhas, elle tutulur ve gözle görülür, kaskatı
dertlere tatbik ederek bu dertlerin zatî kıymeti ve içtimaî ehemmiyeti
sayesinde ucuzluktan uzak görünse de, meselenin dayandığı temel ucuz ve koftur.
Dinî, siyasî, ahlakî, tek
kelimeyle ruhî hâdiseleri ve topyekûn ruh hayatını, maddî ve iktisadî
(faktör)lerin birer tâbi ve tâli şubesi, vücutsuz in’ikâsları ve mevhum
gölgeleri farzeden bu iki fikir adamı, Batı münevverinin, bütün bir “girift”ler
âlemini, kolay anlaşılır dış satıh nisbetlerine fedâ edişine, yani idrâki
birdenbire ucuzlaştırışına en keskin misâldir.
Bu iki tip, amelî ve kolay
fikirler tezgâhında ördükleri kumaşa nihayet “Bütün mânevî kıymetler baskı
altında kabul ettirilen ve semerelendirilen birer vehimden ibarettir!” hükmünü
basmakla üzerinde çok çalışılmış ve çok şişirilmiş bir ucuzluk sisteminin, 20
nci asır başlarında yemiş verecek olan ağacını diktiler.
19 uncu asrın aklî ve akliyeci
felsefe temayülü, 20 nci asırda (Bergson) gibi bir filozofun pusuda beklemesine
rağmen, birtakım teftişsiz ve murakabesiz makine keşifleri içinde amelî
fütuhattan başkasına sırtını dönen, artık düşünmekten bezen ve (Metafizik)ten
tiksinmeye başlayan yeni garplı mizacını besledi ve idrâki sığlaştırmakta büyük
rol oynadı.
Hele 20 nci asrın tamamen
(Metafizik) düşmanı riyaziyeci felsefe mektebi, herşeyi “beş hasse” plânındaki
izahsız bedahetlerle ele almak, nihâî izaha külliyen arkasını dönmek ve eşyanın
künhünü aramak cehdine boş ve dipsiz bir gayret diye bakmakla, maddeci bünyeyi
felsefe yoliyle takviyelendirdi.
"Elektriğin ne olduğunu
düşünmeye ve bilmeye lüzum yoktur; gaye onu bir ampul içinde zapt ve istismar
etmektir!" hükmü, şüphesiz ki, büyük fikir çapında bir ucuzluğun nasıl
sistemleşmek yoluna girdiğini belirtir.
Öbür taraftan da âlemi en vahşî ve
kaba vâhidler içinde özleştiren ve çilekeş fikir medeniyetini topyekûn inkâr
eden komünizma tecrübesi Batının en iptidaî milletinde bir tatbik zemini
bulunca, yürek hoplatıcı ve iç gıdıklayıcı bir ameliye cereyanı içinde Garbın
büyük ucuzluk çığırı açılmış oldu.
Birinci Dünya Harbinden sonraki
müthiş kıymet yıkıcılığı, güzel sanatlardaki sar’a ve ihtilâç, sahte yenilik
hamleleri, günü birlik garabet tecrübeleri, hep ucuzluğun câzip ve kolaycı
tarafiyle, bir türlü mağlûp edilmeyen eski ukdeler, hikmetler, âhenk ve nizam
ölçüleri arasındaki muharebenin doğurduğu muvazene buhranı yüzündendi. O
yalınkat bir ucuzluk cümbüşünün, insan ruhu tarafından daima yalanlanan
sahteliği karşısındaki gizli emniyetsizlik duygusunu ihtar eder.
Nitekim bu korkunç gelişin 19 uncu
asırda ilk sar’alı habercileri (Bodler) ve (Rembo) gibi san’at adamları iken,
20 nci asırda da en halis aksülâmelcileri (Blondel), (Bergson), (Haydeger),
(Rozenberg) gibi filozoflar ve (Prust), (Valeri), (Morua), (Moryak) gibi
san’atkârlardır.
Nihayet komünizmanın kendi iç
âleminde (statik)leşmesi, Batı fikir lâboratuarında da çabucak yaftalanması
yüzünden nazarî maddecilik Batıyı yutacak bir felâket olmaktan çıkmış; fakat
asrımızın ilk rub’u ile ikinci ve üçüncü rub’u arasında, hem de nazarî
maddeciliğe düşman olmak şartiyle korkunç bir amelî maddecilik âlemi teşekkül
etmeye başlamış ve bu âlem şimdi bütün dünyayı yutacak hale gelmiştir. Bu, Yeni
Dünya dedikleri Amerika’dır.
Ne tezattır ki, maddecilik yatağı
Rusya, resmî fikirde maddeci, hususî hayatta (mistik), Amerikalı ise inanışta
(antimateryalist) yaşayışta maddecidir.
(Mussolini) ve (Hitler)
tecrübeleri, destekleri bombalanan Batı medeniyetine cebrî bir dayanak veya
eski dayanakları müeyyideleştirmek gayesini kollar ve komünizmanın aksülâmelini
belirtirken, şimdi bütün zıtlarını temizlemiş olan Amerika, henüz
temizliyemediği ana zıddı komünizmanın nazarî maddeciliği karşısında, dehhaş
bir amelî maddecilik tavriyle yer almış bulunuyor. Amerika, kurtardığı Garp
medeniyetini, onun en halis unsurlarını, yani öz mütefekkirini takatten tam
düşürmek suretiyle ezip daha azîm bir çıkmaza yol açmış ve elinde tuttuğu madde
vasıtaları ve manivelâları yüzünden itiraz ve mukavemeti imkânsız kılan bir
ucuzluk hegemonyası kurmuştur. Artık fikir mahkûm, âlet gâliptir.
Bugün hayatı, aslâ hesabı
sorulmaz, sadece hoş ve ızdırapsız geçirilmeye çalışılır bir ilcaîlik menşuru
içinden seyreden Amerikalı, maddeye nihaî derecede tasarrufu yüzü suyu
hürmetine ihtiyar Avrupanın olanca sesini ve iddiasını boğazına düğümlemiş ve
kemmiyette nâmütenahi girift bir ucuzluğu atom bombasiyle müdafaa edecek hale
gelmiştir.
Yine basitlik ve ucuzlukta en
büyük "girift"i ve en ileri "pahalı”yı temsil eden (Aynştayn),
asrımızın muazzam ucuzluğuna muazzam dehâsını maddenin nihaî istismarı yolunda
kullanmak suretiyle misâl teşkil etmektedir. Artık yeni bir ruh tepkisinin yeni
ve mânevî bir atom çekirdeğini infilâk ettirebilmesi, şimdiki Amerika’yı
Fransız ihtilâli başındaki haline ricat ettirmek kadar çetinleşmiştir.
Batının ucuzluğu, bugün Amerika
vâkıası ile müeyyidelidir; ve bunun Batı dünyası içinden değiştirilmesi ancak
Avrupanın gebe bulunduğu yeni bir davranışa bakmaktadır. Batı ölmeyecekse, bu
davranış gelecektir.
Şu muhakkaktır ki, Batının
ucuzluğu, Doğununkinden çok başka, girift ve hususî sebeplere bağlı... Ve Doğu
ucuzcularını mahcup edecek mâhiyette... Doğu, Batı yüzünden ucuzcularla dolmuş,
Batı ise kendi yüzünden ve kendi kendisine çürüğe çıkmıştır.
DOĞU’NUN UCUZCULUĞU
Doğuda mânevî ucuzluk, 16 ncı
asırda başlar, 17 nci asırda besbelli hale gelir.
Başlangıcın aşağı yukarı
(Rönesans)a raslaması en ince hususiyet...
Bu tarihten sonra Doğunun ricat
çığırı, evvelâ devlet ve ordu, her sahada açılmıştır.
Âmil, Batının “Yeniden Doğuş”u
değil, Doğunun kendi içinde rehavete düşmesi; ve bu uyanışla o uıykuya dalışın,
karşılıklı birbiriyle nisbet kurmasıdır.
Bir türlü sebebe bağlanamayan ve
durdurulamayan gerilemenin ruhlarda bıraktığı tesir, kendi öz dünyasına karşı
için için ve gitgide büyüyen bir itimadsızlık ukdesiyle beraber, hâdiseleri
müthiş bir sığlıkta, satıhta ve kışırda mütalâaya mahkûm olmak felâketidir.
Artık büyük fikri besleyen ve
onunla beslenen büyük aşk ve vecd elden gidince, bütün mârifet, kabuk ve kışır
hesaplarını ehliyetsizce muhafaza ve anlayışsızca müdafaa gayretinden ibaret
kaldı.
Sahnede büyük şahsiyet
ifadelerinden hiç kimse kalmadı. Süleyman Çelebi, Âşık Paşa, İbn-i Kemal,
Ebussuud Efendi, Mimar Sinan, Fuzulî, Bakî, “Şah-ı âlem” Kanunî Sultan
Süleyman, perdeden çekildiler.
İlk ucuzluk Doğu insanının
(Metafizik) plânını çizen din sahasında başladı.
Ham yobaz ve kaba softanın zuhuru
ve müessiseleşmesi ondan sonradır.
16 ncı asır sonlarının Hindistanda
pırıldayan ve her hikmeti getiren güneş şahsiyeti, İkinci Binin Yenileyicisi
(hâlâ onun devresindeyiz) İmam-ı Rabbâni Hazretleri, ne yazık ki, sosyal plânda
dengini bulamadı; ve bu işi geleceğe bırakmış oldu.
Kemal devrini çoktan yaşamış ve
tüketmiş bulunan Doğu âlemi, (Rönesans)tan sonra, Türk bütünlüğündeki devamının
tam bir ucuzluğa çarptığına ve bu yüzden Doğu milletleri arasındaki merkezî
düğümün pörsümeye ve gevşemeye başladığına şahittir.
Fakat ucuzluklarını dış
tesirlerden ziyade iç çöküntüden alan 16-18 inci asır örnekleri, biraz sonra
Doğuyu baştan başa kaplayan hâilevî ucuzluğun timsalleri olmaktan çok uzaktır.
Asıl ucuzcular birtakım sefil madrabazlardır ki, 19 uncu asırda sökün etmeye
başlamışlardır. Doğuyu kaybetmiş, Batıyı da bulamamış olan bu çeyrek
münevverler, bizde Tanzimat hareketini doğurmakla, Doğuya yeni bir istikamet
vermek istediler. Rusya Doğuyu, vıcık vıcık yapışkan balçık sıvalı bir satıh ve
kışır zemini üzerinde süründürmeye ve maddede müstemlekeleştirmeye kâfi geldi.
Ucuzcu, bir şeye ait kıymetsiz
hâlin ve posasının simsarı demek olduğuna ve mutlaka büyüğü küçülttüğüne, asîli
soysuzlaştırdığına göre, tarihimizde, bütün Doğuya şâmil olarak ilk ve hakikî
ucuzcular, işte Tanzimattan sonra sökün etmiş bu çeyrek münevverlerdir.
Mimar Sinan’ın arkasından içimize
girebilen ve kendisini Mecidiye kasrı halinde asîl Topkapı Sarayına bitiştiren,
sonra bazı câmi ve saraylarda boy gösteren (Barok) ve (Rokoko)nun yalnız mimarî
çerçevesinde belirttiği sefaleti, Tanzimatın bütün fikir, politika, iş ve
san’at kadrosunda aynen seyredebilirsiniz.
Nesil nesil kahraman diye
tanıtılan Mustafa Reşit Paşalar, Şinasîler, Namık Kemaller, Ziya Paşalar,
Hâmidler, Mithat Paşalar, daha kimler ve kimler palamudun karaya vurma
mevsiminde ortaya çıkan küçük idrakli, küçük esnaf tipleridir.
Bizde, bütün Doğuya menfî örnek
olarak Tanzimatla hız alan ve asıl çehresine kavuşan ucuzculuk, artık cevherine
ve hakikatine dönülmesi muhal kabul edilen İslâmiyete ahmak bir tahkir, ve
Hıristiyanlık dünyasına kör bir tâzim göziyle bakmış; ve taraflardan birine her
şeyi o yüzden kabul şleklinde muamele ederek ve asla içyüzlerini aramıyarak ve
aratmayarak bugünkü haline vâsıl olmuştur.
Edebiyat-ı Cedide, en mide
bulandırıcı ucuzculuk usurlarının bitpazarı...
İttihat ve Terakki Cemiyeti,
siyasî ucuzculuğun müzelik şaheser nümûnesi...
Birinci Dünya Harbi sonundaki
Türkçülük hareketi, dinin yerine konulmak istenen yeni bir heyecan ve bu
mevzuda kopya edilen garplı filozof (Dürkaym) olarak, daha ucuzunun imkânsız
olduğu bir iş...
Nihayet bunca ucuzcunun koruduğu
bu vatan, asırlardır birikmiş hesapların son tasfiye darbesine çarpıp, hiç de
ucuzcu olmayan çilelerle istiklâlini yerine getirince ucuzluğun topyekûn
bırakılması ve yerine müstesna bir asliyet ve şahsiyet devri açılması lâzım
gelen bir hengâmede, ucuzculuğun en cür’etlisine, en gözü karasına
düşürülmüştür.
Şahsiyeti, Fransızların (Lejyon
donör) nişaniyle mükâfatlandırılan Tanzimatın Mecellesine karşılık, boyacı küpü
tercüme kazanına sokulup çıkarılmış İsviçreli Türk Medenî Kanunu nedir?
Aynı kazana bir kerecik sokulup
çıkarmakla elde edilen Türk Ceza Kanunu?..
Kitaplık çap yerine bir cep
defterinin tek sahifeciğine yerleştirilen Altıokluk dünya görüşü?..
Tamtamlar diyarında bile gülünç
Parti vecizeleri?..
Broşürlük mikyasta bile esersiz
profesörler ve yabancı mütehassıslarla dolu üniversitemiz?..
Tarih tezleri, dil nazariyeleri?..
Mutlak bir nebatîlik ve ilcaîlik
içinde ağzına geleni merdivenvâri altalta yazmak hünerinden ibaret şiirimiz?..
Kusmuk hâline getirilen
musikimiz?..
Ucuz kalıplar içinde dondurulup
modelleştirilen ve ciğerci dükkânına kadar düşürülen (kübik) mimarimiz?..
Filmciliğimiz, gazeteciliğimiz,
tercümeciliğimiz, romancılığımız?..
Bütün bunlar "Çıktık açık
alınla on yılda her savaştan” mısraının belirttiği nâmütenahi ucuzculuk
ikliminin tezadsız eşya ve unsurlarıdır ve hüküm şudur: Bu ucuzculuktan
kurtulmadıkça kurtuluş olamaz!
Daha ziyade kendi bünyemizde ve
kalın çizgiler haline takip ettiğimiz Doğunun ucuzculuğu, sorumsuz halk
yığınları müstesna, Doğunun İslâm âleminin bütün (standard) çeyrek
münevverlerinde ve Batı oyuncağı liderlerinde aynı şeydir.
Şifası için Allaha yalvarmanın ilk
şartı illetin teşhisi ise, açıkça bilinmeli ve bildirilmelidir ki, bizde hele
Tanzimattan beri, belki de ırkî bir akâmeten ötürü hiçbir büyük tefekkür adamı
yetişmemiş, yetişenler büyük ve usta kopyacılık seviyesini aşamamış, bu yüzden
mukaddes din, birtakım hamlar ve kabalar elinde son derece ucuzlaştırılmış, bu
hal Tanzimata kadar sürmüş, ondan sonra da büyük ve usta yerine cücelerin
cücesi ve acemilerin acemisi kopyacılar elinde Avrupalılık ucuzluğu başlamış ve
işte bu hale gelinmiştir.