İDEOLOCYA
ÖRGÜSÜ
I – ADIMIZ, DÂVAMIZ, MÂNAMIZ
BÜYÜK DOĞU
●
Koskocaman, top şeklinde bir yumak gibi iplik iplik sarılı, kangal kangal
bükülü, ilk ucundan sonucuna kadar üstüste devşirili; dışarıya doğru lif lif
dağınık ve içeriye doğru kol kol toplu, muhitte nâmutenahî çok ve merkezde
nâmutenahî tek; ve nihayet gelmiş ve gelecek zaman boyunca bütün eşya ve
hâdiseler zeminini avlamaya memur bir fikir ağı halinde düğüm düğüm çerçeveli
bir manzume... Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesi... İsmi de
BÜYÜK DOĞU...
● Büyük Doğu?.. Bildiğimiz doğuş
hâdisesine bağlı bir delâlet mi?.. Yoksa mâlum Şark dünyasına mı işaret?..
Birincisiyle beraber, yahut birincisinin içinde ikincisi!.. Bu isim, sadece
doğuş mânasına kabuğunu çatlatan tohumun kıvılcımlı nefesiyle pembeleşmiş bir
ufuk üzerinde, asıl Doğu âlemini, kubbe ve servi, saray ve künbed, kemer ve
harabe, bütün dış çizgileri ve iç nakışlarından kucaklamakta...
● Bir aradaki bu çiftte delâletten
sonra da, bütün insanlığa örnek olmak dâvasiyle, onların da üstünde ve güneş
gibi topyekûn yeryüzünü yalayıcı bir mâna...
● Doğuş olmaya doğuş... Doğu
olmaya Doğu... En doğrusu Doğunun doğuşu...
● En ulvî tecrid ve
mânalandırmalara, çok defa en süflî teşhis ve maksatlandırmalar musallattır.
Kendimi bunlardan korumak için, sadece yavan bir isim delâleti yüzünden
dâvaların en çıkmazı, en kabasiyle aramızda benzerlik arayacak vehimleri
şimdiden kovalım: BÜYÜK DOĞU’nun kucakladığı ve bütünleştirdiği Şark, vatan
sınırları dışında herhangi bir ırk ve coğrafya plânına bağlı değildir. Biz
BÜYÜK DOĞU’yu, öz vatanımızdan başlayarak güneşin doğduğu istikameti kurcalayan
bir madde ve kemmiyet zemininde aramıyoruz. Biz BÜYÜK DOĞU’yu, vatanımızın
bugünkü ve yarınki sınırlariyle çevrili bir ruh ve keyfiyet plânında arıyoruz.
O, kendini mekân çerçevesinde değil, zaman çerçevesinde gerçekleştirmeye
talip...
● Maddi ve manevî sınır dışı ırk
gayreti, kavim hırsı ve toprak iştahı, sadece alâkasız olduğumuz bir iş
sanılmasın!.. Büyük ve gerçek kurtuluş adına, yüzdeyüz düşmanı sıfatiyle
alâkalı olduğumuz ve karşısında cephe tuttuğumuz zıt ve bâtıl hedeflerden bir
tanesi!..
● Kendimizi kendi içimizde; fert
ve cemiyetimizi içinden ve dışından kucaklayarak kendi içimizde tamamlığa
erdirmeden dışarda gözü olmak, bu iç oluşa ihanettir. Ötesi, olduktan sonra
düşünülecek iş...
● Öyleyse BÜYÜK DOĞU, çizmeli
ayaklarla dışımızdaki iklimlere doğru kaba ve nefsanî bir yürüyüş olmaktan
ziyade, rüzgârdan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ince ve ruhanî
bir sefer...
● Doğudan fışkırmış, Doğunun
gerçek ruhuna ermiş, onu örnekleştirmiş, nefsinde halkalamış, Batıya doğru
yürütmüş handiyse Batıyı devirecek hale gelmiş; sonra kabuk üstü donup kalmış,
yeni zaman yemişlerine can verecek kök feyzini emmekten uzak yaşamış, doğurucu
ve yaşatıcı aşk ve çile dairesinden kayıp çıkmış, hikmetini kaçırdığı şekillere
incisiz istiridye kabukları gibi tutunmaya çalışmış; ve sonra doğan ve gelişen
Batının karşı saldırışları önünde topyekûn Doğuyla beraber gerilemiş,
geriledikçe gerilemiş, bir uçurumdan öbür uçuruma sürüklenmiş, fakat sukûtun
dibini boylamış, gizli bir bünye sırı yüzünden hastalığa dayanmış, apışmış ve
donmuş, devir devir sahte ve gülünç kurtuluş hareketlerine şahit olmuş, nihayet
büsbütün tasfiye vaziyetine düşmüş, bir şahlanışta kendisini yalnız mekân
çerçevesinde kurtarabilmiş, derken işin satıh ve maddede en dizginsiz Garp
taklitçiliğine ve öz kök alâkasızlığına döküldüğünü görmüş, zaman
çerçevesindeyse bir türlü kurtarıcısını bulamamış bir millet olmak şuuruna
sımsıkı bağlıyız.
● Kavramak lâzımdır ki, bir
zamanlar Doğunun teknesinde yuğurulan, kendi teknesinde de Doğuyu yuğuran
şahsiyet hamurumuz, Doğunun zaafında biz, bizim zaafımızda ise Doğu mecalden
düşerken kurtlanmaya yüz tuttu; ve o gün bu gün, kendi öz cevherleriyle yabancı
cevherler arasındaki anlayışsız, bilgisiz, ölçüsüz ve hikmetsiz katışmalar
yüzünden çürüye çürüye şimdiki müzmin haline geldi. Bu halin ismi, müzmin
şahsiyetsizlik ve asliyetsizlik hastalığı...
● Zira, Viyana bozgunundan
“Nizam-ı Cedid”e ve Tanzimattan Cumhuriyete kadar içimizle dışımız ve
köklerimizle dallarımız arasındaki mahsup sırrına erecek, içi muhasebe,
murakebe ve çile dolu, dünya çapında tek bir kafa bile yetiştiremedik ve hep
onbaşı kültürlü basit aksiyon adamlarının itiş kakışlarına uyduk ve onları
kahramanlaştırdık.
● Tanzimattan beri devam eden
sahte inkılâplar ve bu inkılâpların türettiği sahte kahramanlar, dâvamızın,
müşahhas plânda baş meselesidir.
● Kendi içimizde ve kendi
cebimizde kaybettiğimiz, sonra körler gibi el yordamıyla eşya ve hâdiseleri
sığayarak hep dışımızda ve yabancı ceplerde aradığımız, aradıkça kaybettiğimiz,
kaybettikçe bulduk sandığımız, bulduk sandıkça kaybımızı derinleştirdiğimiz
anahtarın kum üzerindeki yuvası... BÜYÜK DOĞU budur. O, hem bir mâna, hem bir
madde, hem bir zaman, hem bir mekân ismi; ve belli başlı bir ruhun, kendisiyle
beraber bütün insanlığa örnek halinde donatacağı Doğu âlemine remz...
● Bu ruh, sistem ve ismin, bağlı
olduğu iman mihrakına göre hiçbir istiklâli yoktur; ve bu ruh, sistem ve isim,
ancak başbuğ imanın her iradesini yeni insan ve yeni dünya üzerinde zerre zerre
nakşedici köle bir emir subayından ibarettir.
● Büyük Doğu, İslâmiyetin emir
subaylığı... Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir
içtihat kapısı... Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği
mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete
yol açma geçidi; ve çoktanberi kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti
Yirmibirinci Asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi... Galiba işlerin
de en değerli ve pahalısı…
ORKESTRA, SENFONYA VE BİZ
● Bir orkestra, âhengindeki
terkibî ifade bütünü ve onu parça parça gerçekleştiren merkezî nizam makamiyle
bir devlettir. Hasretinin devletini kuramayan, gitsin onu nağmelere tercüme
ettirerek bir orkestraya şeflik etsin...
● Büyük Doğu, alem olduğu mefkûre
çerçevesinde, (senfonik) bir orkestra...
● Doğunun ruh kökü üzerinde, öz
gövdesi ve dallariyle içiçe, Batının madde ağacını yetiştiren, böylece Doğu
âlemi içinde bir Büyük Doğu’nun fışkırmasını hedef tutan bir mefkûre senfonyası
çalınıyor!.. her işi bırakıp bunu dinleyiniz!
● Doğu, bu senfonyada kurtuluşunun
bestesini dinlesin; o ki, ruhuna, sırtını döndürdüğü madde hakikatları yıkıldı;
ve bu yüzden asırlar boyu esir ve mukallit yaşadı ve yaşamakta... Ve Batı, yine
bu senfonyada en aziz dâvasına kulak versin; o ki, maddesine, ihmal ettiği
ruhun zaruretleri çöktü ve devirler boyu ihtilâc içinde kıvrandı ve
kıvranmakta...
● Doğunun, mücerret tekevvün plânı
içinde, biricik müşahhas zemin olarak, dünü, bugünü ve yarınıyla mukaddes iman
vatanını kucaklarken; aynı mukaddes vatanın yalçın ve bakımsız mekân kalıbına
en ileri zaman ruhunu nefhetmek ve o ruhtan yola çıkıp mekânı lif lif ve nokta
nokta tarh ve tanzim etmek cehdinin senfonyası çalınıyor!
● Bayram yerlerinde çocukların
kağıt ve kursaktan düdüklerle cızırdattığı cümbüş derekesindeki bir buçuk
asırlık fikir hayatımızı, kemanından davuluna kadar en haysiyetli ses
manzumesinin âletlerine ve terkip vahdetine kavuşturmak dâvasındayız. Eğer bu dâvayı
bütünleştirebiliyorsak, bizi ayakta ve saygıyla dinleyiniz; iddiamıza rağmen
maskaralaştırıyorsak, maskaraların âkibetine mahkûm ediniz!
● Mâdemki bir orkestra,
âhengindeki ifade bütünü ve nizamiyle bütün bir devlettir; şimdi onun telli,
nefesli ve tokmaklı sazlarından her birini notasında düğümleyici büyük
senfonyaya başlamak zamanı gelmiştir.
● Bu senfonya, BÜYÜK DOĞU’nun
dünya görüşünden; ve bu dünya görüşü, sadece sâf ve gerçek İslâm ruhunun, dünü,
bugünü ve yarını, hakları, hakikatleri ve tecrübeleriyle bütün Doğu ve Batı
dünyasını kucaklamış olan dâvasından ibarettir.
● Bu bakımdan, yine tekrarlayalım:
Büyük Doğu, kendi başına, kendisiyle vardığı bir sebep ve netice hükmü halinde
hiçbir hürriyet, istiklâl ve benlik haletine malik değildir. Mutlak istiklâl,
mutlak hakikat sahibinindir; İslâm ona teslim olup selâmeti bulmaktan
ibarettir; hürriyet ve istiklâlin hakikati de işte bu hakikate teslimiyet ve
esaret... Kendini Allaha esir ver ki, hürriyeti bulasın ve hayvan hürriyetinden
kurtulasın!..
● Şu halde BÜYÜK DOĞU, gûya hür ve
istiklâlli fikir çıkışlarının bugüne dek örgüleştirdiği sistem manzumeleri
arasında, onlara düşen şeref payını güneş ışığı yanında bir kibrit alevinden
aşağı bilici ve insan cehdlerinin en büyüğünü de bu güneşe pencere açmaktan
ibaret tanıyıcı bir ölçüyle, kendi isim ve cisminin sadece, Ahmed, Mehmed,
Hasan, Hüseyin gibi iman ve İslâma muhatap, iman ve İslâm şualarını süzmeye
memur bir prizmadan, bir anlayış mihrakından başka bir şey olmadığını tekrar
tekrar dile getirmek borcundadır. Tâ ki, bu vesileyle, iman ve İslâmın ne demek
olduğu bir zevk sezişi halinde anlaşılsın...
● Biz aklımızı peşin olarak
(sahibine) teslim ettik ve ondan sonra bize geri verilen akılla düşünmeye
başladık. İşte esasta hür, istiklâlli, kudretli; ve eseriyle, tesiriyle, her
şeyiyle her şeyin üstünde olan akıl budur!
● Zahirde 14 asır evvelinden
başlamış olsan da, bütün zaman ve mekânı ezele ve ebede doğru kuşatan
bayatlamaz yeni, solmaz renk, eğrilmez çizgi, geçmez ân, pörsümez güzel,
değişmez doğru, örselenmez iyi ve anlaşılmaz ileri!.. Gayemiz sensin!..
DOĞU - BATI
● Biz baştan başa yeryüzünü
kaplayan ve hattâ yıldızlarda insan ve arada temas vasıtası bulunsa, oralara ve
her tarafa kadar bütün mesafe, istikâmet, hacim ve hareket âlemi üzerinde tam
bir gerçeklik ve uygunluk iddia eden küllî ve beşerî bir dâvanın işçileri
olarak, kendimizi Doğu – Batı diye mevhum ve müteassıp bir ayırt edişe
bağlayamaz, böyle bir darlığa sığdıramayız. Şekillerin en kemallisi olan bir
yuvarlağın hudutladığı Dünyamız, tıpkı bir yuvarlaktaki başlangıç ve bitiş
meçhulüne eş, kendi etrafından hiçbir noktayı öbürlerinden çözüp ayıramaz,
güneşi hiçbir noktada demirleyip durduramaz bir bütün temsil ederken; herkesin
kendi arkasında veya önünde bölgeleştireceği hakikat, nihayet son arkayı en
öndekinin önüne, yahut son önü en arkadakinin arkasına bağlayıcı fasid daire
şivesiyle mekâna yerleştirilebilir mi?
● Hakikat, eğer hakikatse mutlaka
her yeri kaplayacak ve ilerisi göründükçe esasta onu da kapladığı meydana
çıkacaktır. Bizim hakikatimizse her türlü mekân ve mıntıka hasisliğinden
mücerred ve münezzeh...
● Böyleyken biz, Doğu – Batı
bölümünde, sadece büyük ve şûmullü hakikatimize yol veren müşahhas âlet ve
manivelâdaki amelî istinat noktası bakımından, vasıtacı gerçeklerin en faydalısını
buluyoruz.
● Bu bakımdan Doğu – Batı ayırımı
keskin bir vâkıadır. Mücerred mânada nâmütenahi bir intişar hakkı tüttüren
dâvamız, müşahhas mânada, hele bazı tarihî ayırma zaruretlerine çakılı hudut
kazıkları önünde, Doğu ve Batı isimli bir bölünüşe ve iki yarı dünyaya kuvvetle
inanmak ve sarılmak zorunda kalıyor. Elverir ki, Doğu ve Batı bölünüşünün parça
hendeseleri arasındaki tefrikî hüviyyet, bütüne erdirici bir kıyas vasıtası
olmaktan ileriye götürülmesin...
● Zaten kendi içinde binbir tezada
gömülü, ve bu tezatlar önünde nisbeten tezatsız Batıya karşı belki parça parça
duygu ve seciye birliklerine sahip bir Doğunun, san’at adına san’at yaparcasına
gayesiz ve fantazyacı meddahı olmak, üstün fikre yakışmaz.
● Biz, Doğuya galip rengini
üfleyen, onu bütün dünyaya karşı taarruza ve (aksiyon)a kaldırmış olan, böylece
kendi intişar dalgaları önünde Batıyı maddî ve mânevî (barikad)lara girmeye ve
aradaki bölümü çizmeye zorlamış bulunan ezelî ve ebedî ruhun, hak yolunda ve iç
ve dış istikametlerde sistemli dâvacılarıyız. Doğu da bizim için, olsa olsa,
ancak bu ruh etrafında mücerret bir istidat ve ruhî bünye tarlası olarak
haritalaşabilir. Yoksa, kaba mekân ölçüsüyle gözümüzde Doğu diye de bir şey
yoktur.
● İşte bu üstün ve münezzeh
mânanın sadece madde mihrakı sıfatiyle Doğu, bir zamanlar dünyayı altın
varaklarla zarflamak isterken, Batı, yalnız kendisini ve lâyık gördüğü kadar
bir insanlık sahasını duman renginde bir madenle kapladı; ve bu iki madde ve
mânanın tokuştuğu hudut boylarınca, güneşin doğduğu ve battığı istikametlere
doğru, ister istemez iki âlem peydahlandı: Doğu ve Batı...
● Ne yapalım; bir zamanlar
sonsuzluk ve hudutsuzluk bayrağı altında kendilerini zorlamış olan biz olsak
da, hududu çizen, bölümü yükselten ve zorla gözlere sokan onlardır! Ve şimdi
biz ifade ve muhasebemizi Doğu – Batı bölümleri dışında hiçbir kalıpda
canlandıramıyorsak, kendi öz dâvamızın sonsuzluğuna ve hudutsuzluğuna karşı
mazur, düşmanlarımıza ve zıtlarımıza karşı da, kendi ayırımlarını kabul eden
bir gerçekçi sayılmalıyız!
● Hangi cephesiyle inanmayıp hangi
tarafiyle inandığımızı gösterdiğimiz Doğu – Batı bölümüne bir kere yerleştikten
sonra, Doğu bizce, öteden beri kendi içinde beslediği binbir tezat yüzünden,
yine kendi esas rengine, hâkim vasfına, kâinat çapındaki (aksiyon)cu ruhuna
karşı mes’ul bir ters varış ve bâtıl anlayışın zemini oluyor; Batı da topyekûn
Doğuyu yıldırmış, apıştırmış ve sindirmiş olmak noktasından Doğu hüviyetinin
som ve yekpâre (aksi dâva)sı ve zindan bekçisi halinde ufukları kelepçelemiş
bulunuyor.
● Evet; Doğu – Batı ayırımını
ortaya koyar koymaz, ilk bakışta ortaya şu manzara çıkıyor: İçeride, Hint
Denizine doğru, bütün vecd ve hakikatini kaybetmiş, her türlü savunma
kudretinden mahrum, sadece yılgınlar, ezginler ve kravatlı maymunlardan ibaret,
ölü bir insanlık... Dışarıda da, Atlas Okyanusuna doğru, yalnız saldırıcı, dize
getirici ve kendisini Doğuya örnek gösterdikçe büsbütün zehirleyici bir âlem...
İçli ve dışlı bu iki zıt dünya arasında da, dış tezahür aynalarının bütün
aldatıcı gösterişlerinden ve yalancı teyitlerinden müberrâ ve müstağni fakat
galip gelmek için mutlaka içli ve dışlı binbir cephede savaş vermeye memur ve
mecbur ezelî ve ebedî hakikat dâvası...
● Böylece Doğu, Batı ve Büyük Doğu
anlamları şimdiden hecelenmeye başlanmış olmuyor mu?