ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

İKTİBAS
Yazıları Paylaş
“Neo-Kemalist” AKP
Eklenme: 2011-11-17 | Okunma: 669

“Neo-Kemalist” AKP

Ali Emireri

 

www.dergimiz.net

 

 

 

MISIR’DAN DÜNYA’YA YAYILAN “NEO-KEMALİST” SES:

“HAK HIRİSTİYANLIKTADIR”


Dış politikanın etkili olabilmesi için şunların olması şart:

1-Kendi kendine yetebilen güçlü bir ekonomi,

2- Bu ekonominin finanse ettiği güçlü ve savaşkan bir ordu,

3- Ülke içinde sosyal ve siyasi birliğin sağlanması.

Son günlerde estirilen havaya bakılırsa, gören, duyanda zanneder ki Türkiye yukarıda saydığımız üç hususta da bir gecede inanılmaz bir gelişme kaydetti ve bir anda “süper devlet” oluverdi.

Meydanda kendi sesine meftun bir başbakan ve mikrofon tutuldukça onu taklit etmeye çalışan avanesinden başka kayda değer hiçbir şey yok.

“Ama adam önüne gelen herkese posta koyuyor, bir Allah’ın kulu dahi gıkını çıkaramıyor”, şeklinde avami bir yaklaşım sergilenebilir. Ki, bizce şu an “kadınlı-erkekli” ideolojik kimliği ne olursa olsun medyadaki koronun, birkaç kişiyi saymazsak yaklaşımı budur.

Kendi sesine meftun başbakan “bağırtısı” Müslümanlara, ama muhtevası kafir ve münafıklara hitabeden konuşmalarındaki “İstiklâl” tavrı, bazı hakikatler atlanarak izah edilemez. Bu hakikatler bilindikten sonradır ki, bu “İstiklâl” tavrının gerçek mânâsıyla kim ve ne adına ve kime karşı olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Sovyetlerin yıkılmasından sonra, güçsüzleşen tarafın sadece Doğu Bloku olmadığı, Batı Blok’unun da gerileme dönemine girdiği, “güç toplamak” için başlattığı Irak Savaşı’yla açığa çıkmıştı. Fakat Amerika’nın başını çektiği Batı Dünyasının “güç toplama” gayesiyle başlattığı bu savaştan istenilen fayda –Batı namıma- devşirilememiş, 20. y.y. sonuna “gerileme dönemi”yle girilmiştir. (Bu konuyla ilgili arzu edenler İBDA Mimarın’nın “Adımlar” isimli eserine başvurabilirler.)

21.y.y.’a gelindiğinde 90 yılından itibaren Irak’a atılan bombaların ve uygulanan vahşi ambargonun gölgesinde büyüyen bir grup “İslâm Fedaisi” 11 Eylülde kendilerini feda ederek, Amerikan İmparatorluğu’nun “Çöküş Süreci”ne girdiğini bütün dünyaya ilan etti.

Irak’ın –Şehid Saddam Hüseyin’in- Amerika’nın “caka”sını bozarak, açtığı Amerika’ya “direniş” yolu, bütün dünyada halka halka yayılarak, her tarafta, “iç hainler” eliyle yürütülen “yeni sömürgeciliğin” bitiş anının geldiğini haber verirken, Batı otoritesinin İslâm Coğrafyası’nda ve üçüncü dünya ülkelerinde kaybolma sürecinin başlamasına da sebebiyet vermiştir.

11 Eylül’den sonra, Amerika İmparatorluğun çöküşünü durdurabilmek gayesiyle ilk önce Afganistan’a daha sonra ise, başına gelen bütün “musibetlerin” sorumlusu olarak gördüğü Irak’a saldırdı. Fakat bu güne kadar durum, hiç de hesap ettiği gibi olmadı. Irak direnişi başta olmak üzere bu iki savaşın neticesi olarak bütün dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz baş gösterdi. Amerika merkezli bu ekonomik krizin özellikle Avrupa’daki etkisinin ne kadar büyük olduğu, daha önce batan ülkelerle birlikte bugün, Yunanistan’da yaşananlarla görülüyor… Gelinen noktada Amerika, çöküşüne sebep bu iki savaş meydanından (Irak ve Afganistan) elde avuçta ne varsa, kurtarabildikleriyle kaçmanın derdinde. “Onurlu” bir mağlubiyete dünden razı ama, gel gör ki, Irak ve Afganistan’ın yiğit silahlı kuvvetleri “geldiğin kadar kolay gitmek yok!” diyerek, yakasını bırakmamaktadır…

(Burada bir anekdotu aktarmak istiyorum;

Dağıstanlı bir geç tanıdığım… Adı Nizam. Nizam Rusya’da çalışırken bir grup arkadaşıyla, Amerika’ya karşı savaşmak için Afganistan’a gitmeye karar vermiş. Bu gayeyle Tacikistan’a gelmişler… Sınırı geçip Afganistan’a ulaşamadan muhtemelen bir hainin ihbarı neticesinde Tacik İstihbaratı tarafından yakalanıp 17 yıl hüküm giymişler… Tacik İstihbaratının cezaevinde kalırken, daha önce Guantanamo’da yatıp, Amerika tarafından Tacikistan’a iade edilen bir mücahidin liderliğinde cezaevinden kaçmaya karar vermişler… 25’e yakın mücahid 5 asker ve 3 gardiyanı öldürerek cezaevinden kaçmışlar. Bu olay Rus ve bütün Türkistan medyasında çok geniş bir yer bulmuş ve hakkında bir sürü komplo teorileri üretilmişti. Nizam neredeyse tamıtamına bir yıl dağlardan sezgileriyle yol bularak, inanılmaz maceralar neticesinde Kırgızistan’a ulaşmış… Kırgızistan’a geldikten bir müddet sonra muhtemelen yine bir ihbar neticesinde bu sefer de Kırgız İstihbarat birimleri yakalayarak cezaevine getirdiler… Diyebilirim ki, hayatımda bu güne kadar Nizam gibi gözükara çok az insan tanıdım… Onun bu gözü karalığı her halinden rahatça görülebiliyordu. Evli ve bir çocuk babası, Dağıstanlı gözükara genç Mücahid Nizam’a soruyorum;

“Amerika çekip gittikten sonra Afganlı Müslümanlar ne yapacaklar? Savaşın sebebi olarak İslâm adına ortaya ne koyabilecekler?”

Nizam bildiklerine duyduklarını da ekleyerek şöyle cevap verdi;

“Bu sorduğunuz soruda kasdettiğiniz şeyi Molla Ömer liderliğindeki şura, hem Sovyetlerin çekilmesinden sonra hem de “Taliban” tecrübesiyle yaşananlara binaen konuşup, tartışıp bir karara bağlamışlar. Onlar “nasıl bir devlet olacağı ve devletin nasıl idare edileceği bizi ilgilendirmez, bu bizim işimiz değil. Bu “Mehdi”nin işi… Biz “Mehdi”nin askerleriyiz. Bizim vazifemiz O çıkana kadar nerede olursa olsun kâfirlerle savaşmak ve onları güçsüzleştirmek…” diyorlar… Zaten ben de bundan dolayı Afganistan’a gitmek istedim. Irak yakın olsa oraya giderdim.”

Büyük ihtimalle hala cezaevinde (SİZO) olan Mücahid Nizam’ı ve onun alev saçan şahin bakışlı gözlerini hiç unutmayacağım.)

İster Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi, isterse buna bağlı “Eşbaşkanlık” olsun, Batı Dünyası’nın içine girdiği bu “Çöküş Süreci”yle beraber değerlendirilmeli. Aksi taktirde bölünme kabul etmeyen “iktidar”ın, “Eşbaşkanlık” namı altında Batı tarafından İslâm Coğrafyası’nda kendisinin haricinde bir unsurla “paylaşılması” başka türlü izah edilemez. Batı açısından buna tam “paylaşma” denilemez, ancak “kontrollü, paylaşıyormuş gibi gözükme” daha uygun bir tabir. Bunu belirleyen de, “Eşbaşkan”lığın Batı hedefleri doğrultusunda yol alıp, almadığıdır.

Son günlerdeki, Başbakan’ın şahsında görülen “İstiklâl” tavrı, Batı’nın girdiği bu “çöküş süreci”nden ayrı tutularak değerlendirilirse, yanlış neticeler elde edileceği kesin.

Ayrıca, İslâm Coğrafyası’nda Türkiye’ye biçilen role Batı’nın verdiği önem, yine Batı’nın girdiği “çöküş süreci”ni göstermesi açısından da önemli…

Türkiye’nin Tayyip Erdoğan şahsında üstlendiği “model” olma rolü ile beraber son, Mısır, Libya ve Tunus arzı endamında iş daha ileriye götürülerek, bölge ülkelerinin “iç dengelerini” kurma rolüne de talip olduğu bölge insanına açıkça söylenmiştir. Aynı anda İsrail ile başlayan “gerginlik”, AKP iktidarının üstlendiği bu rolden ayrı düşünülemez. Reel hiçbir karşılığı olmayan bu “gerginliğin” sadece “ekran başı seyircisi” için tezgahlandığı ve bu “rol”ün oynanabilmesi için zaruri unsur olduğu aşikar… AKP iktidarının şahsında Türkiye’ye bu “model” rolü biçenler, “rol”ün hatırı için Türkiye’yle İsrail arasında yaşanan bu gerginlikte açık olarak İsrail’in yanında Türkiye’ye tavır almadılar. Tabii şimdilik…

Şu an için Türkiye’nin İsrail’e karşı yürüttüğü “gerginlik” politikası, yıllarca tek kurşun atmadan İran’ın ortaya koyduğu “sahte İsrail karşıtlığı”ndan pek de farklı değil. Uzun bir müddet Batı “radikal İslâm” olarak İran’ı hedef göstermiş, İran da İsrail’i… Oynanan bu tiyatrodan güdülen gaye, Müslümanları İran’a bağlayıp Batı karşıtı Ehli Sünnet direnişi boğarak, diğer taraftan da Irak, Libya, Afganistan gibi Sünni iktidarı ortadan kaldırmaktı. Bu gün İran, Türkiye İsrail gerginliğini değerlendirirken bizim kendisi için sarfettiğimiz cümlelerin hemen hemen aynısıyla Türkiye’yi ve AKP’yi konumlandırmakta.

Tayyip Erdoğan’ın Mısır’da, kendisini ve Türkiye’yi misal göstererek Müslümanlara “Laik Devlet Modeli”ni “tavsiye” etmesi, İsrail ile yürütülen “gerginliğin” iç yüzünü de göstermektedir. Başbakan’ın bu “tavsiyesi”nin ne mânâya geldiğini sonra izah edeceğiz ama, şunu kesin bir dille söyleyebiliriz ki,

Mısır’da “Laik Devlet Modeli”ni tavsiye edebilmek için İsrail’le “gerginlik” politikası yürütüldü; ve şuan bu “tavsiye”nin etkisini İslâm Coğrafyası’nda artırmak için de bu “gerginlik” politikasına hala devam edilmektedir.

İsrail’in Mısır başta olmak üzere, bölge ülkeleriyle girip, kazandığı iki büyük savaşa ve sahip olduğu silah gücüne rağmen, bölgeyi Batı düzeni ekseninde “dizayn” edemeyeceği, düzenin sahipleri tarafından epey zaman önce anlaşıldığı bir gerçek. Bununla beraber Müslümanlar nezdinde “Tabiî Düşman” konumunda ki İsrail’in, yaptıklarından ötürü Batı karşıtı İslâmcı Mücadele’nin kuvvetlenmesine ve bundan dolayı Amerika başta olmak üzere Batı’nın ciddi zararlar görmesi, İsrail’den Türkiye’ye geçişte (Batı açısından) en önemli amil olmuştur.

Bölgenin en önemli dinamiği olan Müslümanların “Arap Baharı” denilen –Batı için kış mı, yaz mı, bahar mı göreceğiz- hadiseleri başlatması, özellikle Mısır’da hadiselere yön veren duygunun “İsrail ve Batı karşıtlığı” olması, Türkiye’ye biçilen “misyon” ile beraber Başbakan’ın gönüllü olarak üstlendiği “Eşbaşkanlık” rolünün muhtevasını biraz daha anlatmamıza yardımcı olacaktır.

“Model ülke” olarak AKP iktidarının Batı adına üstlendiği bu rolün Türkiye açısından değerlendirmesini mevzuun akışına bırakırsak geriye İslâm Dünyası ve Batı kalır.

“Çöküş Süresi” başlığında yukarıda ifade ettiklerimiz ışığında Amerika’nın başını çektiği Batı için İsrail’i de içine dahil ederek şunları söyleyebiliriz;

Gelinen son noktada, içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi krizin etkisiyle gücünü yitiren Batı, İslâm Coğrafyası’ndaki gelişmeler karşısında nasıl mücadele edeceğini, ne yapacağını bilmiyor. Siz bakmayın “Arap Baharı” filan dediklerine. Bölgede kendilerini paramparça edecek boran, hortumla karışık bir fırtınanın çıkma korkusundan hop oturup, hop kalkıyorlar… Bundan dolayı, başından beri Türkiye’ye bu “model ülke” misyonunu uygun gördüler, AKP iktidarını da bunun için desteklemekteler. AKP’nin, özellikle “Amerikan Karşıtlığıyla” temayüz etmiş kişi ve kurumlara karşı ülke içinde yürüttüğü operasyonları da, yine bu “misyon”un kuvvetlendirilmesi amacına yönelik olarak değerlendirmek gerekir. Bu operasyonlarla halkın “algı”larıyla oynanarak kitle desteği sağlandı. Aksi taktirde ülke içinde kitle desteği olamamış bir iktidarla “model ülke” rolü icra edilemezdi.

Hadiselerin nereye varacağını hesap edemeyen Batı’nın en büyük korkusu, yönetimlerin Batı karşıtı İslâmcıların eline geçmesidir. Her şeyi “kontrol” eden lider pozlarında “Eşbaşkan”ın Mısır’da yaptığı “Laiklik” vurgusu, Batı adına bölge insanına yapıldığı gibi ayrıca Başbakan’ın “Eşbaşkanlık” görevini layıkıyla yaptığını gösteren Batı’ya verilmiş bir mesajdır. “Süpürülme” korkusu hala mevcut… Başbakan Batı’ya “korkmayın iktidarlar İslâmcıların elline geçmeyecek, bunun garantisi benim” demek istedi.

Şu an, özellikle Ortadoğu’da bir “iktidar” boşluğunun doğduğu ve yakın gelecekte bu boşluğun sebep olacağı  büyük çaplı “kırılma”nın söz konusu olduğu kesin. Bu kırılmanın hangi yöne doğru seyredeceğine dair ise, kimse kesin bir bilgiye sahip değil. Çünkü şu an için muhtemel kırılma, “ortada” gözükmekte; İslâmcıların tarafına doğru da olabilir, Batıcıların tarafına doğru da… Derinliğine ve genişliğine hadiselerin ne tarafa akabileceğinin anlayamayan Batı, bu boşluğun sebep olduğu stres, tedirginlik ve ÜRKÜNTÜ içinde “Türkiye Modeli”nden medet ummaktadır. Batının yaşadığı bu ruh halini değerlendirirken, içinde bulunduğu “çöküş sürecini” hep hatırda tutalım.

Batının kendi içinde yaşadığı “kriz” ve bölgede doğan “iktidar” boşluğu Amerika’yı, Türkiye’ye ve Tayyip Erdoğan’a “mahkum” ederken, İsrail ile ilişkileri nasıl yürüteceği noktasında da şuan için çaresiz bırakmakta.

İsrail’in “Mavi Marmara” hadisesinden dolayı “özür” dilememesi ve tazminat ödemeyi reddetmesi, baştan beri anlamaya çalıştığımız Türkiye’nin “model ülke” rolü etrafındaki tiyatroyu oynamaya pek yanaşmadığını göstermekte. İsrail bu tavrını devam ettirirse “oyun bozan” olarak karşımıza çıkabilir.

Aslına bakılırsa İslâm Dünyası nazarında “Tabiî Düşman” konumunda bulunduğunu ve hakikatin hiç değişmeyeceğini bilen İsrail, bu “isteksiz” tavrında hiç de haksız sayılmaz. Çünkü bu “oyun”un sonunda “oyuna-şakaya” gelmez tavrıyla bugüne kadar ayakta kalabilmiş İsrail “yenilmezlik imajı” yitip gidebileceği gibi, oyun oynamayı kabul ederse fiziki olarak da zarar görebilir. İsrail’in bu tavrından dolayı, sorulması ve cevabına göre yön tayin edilmesi gereken soru şu;

Dünyanın en savaşkan ordularında birine sahip İsrail, Amerika ve Avrupa’daki Yahudiler bu “isteksizlikten” dolayı Amerika’yı zorlarsa, o zaman Amerika ve Avrupa Türkiye’ye karşı nasıl tavır alacak? Bizim buradaki “goygoycular”ın zannettikleri gibi, Batı İsrail’e “şımarık çocuk” muamelesi yapıp “kes sesin” diyerek “model ülke Türkiye” isimli oyunun sahnelenmesine destek vermeye devam mı edecek, yoksa olması gerektiği gibi “oyun”dan vaz geçip İsrail’in yanında mı yeralacak? Bu gün böyle bir soruyu gündeme getirebiliyorsak, bu “Batı gücü”nün eski konumunda olmadığının bu şekilde de gösterilmesidir.

Batı’nın “oyunu” bırakıp, İsrail yanında Türkiye’ye tavıralması diplomasi yoluyla yürütülen siyasetin bittiği, yerine siyasetin aracı olan savaşın meydan yerini alacağı anlamına gelir. Burada da sorulması gereken soru şudur;

“Bu süreçte Amerika ve Avrupa’nın böyle bir tavır alacak cesareti ve gücü var mı?”

Bunu hep beraber göreceğiz, fakat kesin olan şu ki, İsrail bu ortamda yaşadığı “güvensizlik” hissinden dolayı her an bir “panik atak” krizine tutulabilir.

Bundan dolayı da Türkiye’de dahil olmak üzere bölgeyi, ilk başlarda “kimin kime vurduğu belirsiz” savaş ortamına getirecek bir “ön-alma” operasyonu yapabilir. Yani İsrail kurulan sofrayı yıkabilir…

Amerika’nın Irak ve Afganistan savaşlarından ve bunların neticesi olan ekonomik krizden dolayı, şuan ki yaşadığımız durumu “çöküş süreci” olarak nitelemiş, bundan dolayı da Türkiye’ye “mahkum” olduğunu söylemiştik. İşte tam bu noktada palavradan bolca kullanılan “Stratejik Müttefiklik” veya “ortaklık” deyimine açıklık getirebiliriz.

Amerikalılar tarafından içi boş ve yıkama-yağlama niyetiyle kullanılan bu tabirin görünen o ki, bugün geçmişe nazaran içi biraz daha dolu. Amerika’nın perişan halini gösteren “Stratejik Müttefiklik”  Türkiye’den değil, başından beri izah etmeye çalıştığımız üzere onun, bugün yaşadığı “çöküş süreci”nden kaynaklanmaktadır. Meseleye bu açıdan bakıldığında da AKP iktidarı ve Tayyip Erdoğan’ın, gücünü “çok aşan” bir role soyunduğu hemen anlaşılır. Çünkü büyük ortağın, güçsüzleştiği için girdiği böyle bir “müttefikliğe” küçük ortak, durumunda hiçbir ilerleme ve gelişme olmaksızın girmiştir. Ülke içinde 30 yıldır adı konulmamış bir savaşta bir milim ilerlemezken, “Eşbaşkan” sıfatıyla hangi askeri ve ekonomik güçle bölge ülkeleri Batı adına dizayn edilecek, merak konusu.

 Ayrıca “Stratejik Müttefiklik”ten dolayı diyelim ki, PKK ile ilgili bir takım talepler karşılandı. Peki Amerika’dan ümidi kesen İsrail bağımsız hareket etmeye başladığında, Türkiye’nin bir hamlesine karşın elli hamle yapabilecek şartlara malik. Böyle bir İsrail’e hangi gücünle engel olmayı düşünüyorsun?

Batı, Türkiye’yi “model ülke” misyonundan dolayı tavır almaz ve desteklerse, Batı’nın “stratejik ortağı” Türkiye onlar açısından İsrail gibi mi olacak? Hala Amerikan karşıtlığının en yüksek olduğu ülkeler sıralamasında üst sıralarda yer alan Türkiye, oynanan oyuna rağmen, tam olarak, bu durumundan dolayı “güvenilir” bir müttefik olmadığından, Batı kara kara bu soruların cevabını düşünmekte. Çünkü, Batı “Eşbaşkan” gibi bir “ahmak avcısı” adıma sahip olduğu halde hala, Türkiye’nin “radikal İslâm” açısından hala tehdit olarak algılamaya devam etmekte…

“Model Ülke” rolü etrafında kurulmaya çalışılan denklemler ve ortaya çıkan sorular ışığında rahatlıkla şu neticeye varabiliriz:

Batı paradigması –ki, İslâm’a nisbetle Batı araz hükmündedir- bitişin eşiğine gelmiş ve iktidarı elinde tutanlar gücün ellerinden kayıp, gitmekte olduğunu kuvvetli bir şekilde hisseder olmuşlardır. Son çare olarak yapıştıkları Tayyip Erdoğan, Batı adına üstlendiği görevde başarı sağlayamazsa, savaştan başka bir seçenek kalmıyor. Bunun için de Batı, hiçbir zaman İsrail’i harcamaz, harcayamaz. Çünkü İsrail’in taraf olmadığı bir savaşı kazanamayacağını Batı çok iyi biliyor.

Tayyip Erdoğan ve AKP’nin Batı açısından diplomasi yoluyla siyaseti yürüten misyonu olduğu gibi, siyasetin aracı olan savaştan önce bölgeyi “stabilize” etme görevi de vardır. Tayyip Erdoğan ve AKP’yi ayrı ayrı zikretmemizden Başbakan AKP’nin kurumsal kimliğinden daha üstte tuttuğumuz ve ona “belli bir misyon” yüklediğimiz anlaşılıyor herhalde. Tayyip Erdoğan’ın başarısı, meydanı boş bulması ve dış desteği saymazsak, zekasından ziyade satıhtan öğrendiği veya bildiği fakat içine nüfuz edemediği meseleleri gerektiğinde avamı etkilemek için kullanabilmelerinde. Bu da zaten zekasının derecesiyle birlikte, nasıl kullandığının da göstergesi. Bu mânâda ancak, demokratik usuller içinde iktidara gelebilecek güce sahip AKP, Tayyip Erdoğan demek. Bu haliyle ANAP’a benzeyen AKP’nin siyaset sahnesinde kalabilmesi Tayyip Erdoğan’ın varlığıyla mümkün… Batı açısından da hadisenin değerlendirilmesi böyle… Bundan dolayı Türkiye’nin “model ülke” olarak bölgeye pazarlanması, Tayyip Erdoğan gibi Müslümanları içinden çıkıp, Batı Nizamı adına üstlendiği rolü içselleştiren biriyle mümkün olabilirdi. Zaten olan da bu.

Eğer “Eşbaşkan” Tayyip Erdoğan, Batı adına üstlendiği bu “rol”de başarısız olursa, o zaman Batı Dünyası ya topyekun bir savaşı gözealmak, yahut işgal ettiği bütün kara parçalarından çekilmek zorunda kalacak… Tayyip Erdoğan siyaset sahnesine çıkmasaydı Türkiye’yi de kaybedecek olan -99 yılını hatırlayın- Batı’yı bekleyen akıbet bu iki ihtimalden biriydi.

AKP’nin iktidar sürecinin başladığı günden bu güne yaşananlara bakıldığında, Türkiye’nin hangi operasyonlar neticesinde “model ülke” haline getirildiği daha iyi anlaşılır.

İdeolojik kimlikleri ne olursa olsun Batı karşıtı kim varsa ya tehdit ve şantajla susturuldu, yahut cezaevine atıldı. Irak’ın işgalini öngören tezkerenin reddine müteakip, dönemin Amerikan Savunma Bakanı Volfovist Ordu’yu suçlayarak “Türk Ordusu liderlik görevini yapmadı” demiş, arkasında da meşhur “not ettik” tabirini kullanmıştı. O zaman “not edilenlerin” hemen hemen hepsi şu an cezaevinde…

Avrupa Birliği kurtuluş kapısı gibi lanse edildi ve algılatıldı; daha önce % 90’nı AB’ye karşı olan İslâmcı Kitle, şimdi % 90 AB’ci olarak AB kapısına bağlandı.

Bu gün gerginlik politikası yürütülen İsrail ile her türlü ilişki en üst seviyede geliştirildi ve yürütüldü, halen de yürütülmekte…

 % 90’lara varan Amerikan düşmanlığı yavaş yavaş azaltıldı, bunun neticesinde de Amerika’nın yaptığı hiçbir katliama İslâmcı Kitle tepki vermez oldu.

Bahsettiğimiz bu operasyonlarla Batı’nın güttüğü tek bir gaye vardı; “Hıristiyan ahlâk-Roma Nizamı ve Yunan aklı” sacayakları üzerine bina edilen Batı fikir ve yaşayışı içinde İslâm’ı ve Müslümanları “ehlileştirmek” ve “eritmek”; İBDA Mimarı’nın “düzen uydurmak” ve “boyun eğdirmek” dediği husus…

Son operasyon da İsrail vesilesiyle yapılıyor…

Değiştirilmesi mümkün olmayan, Müslümanların “İsrail-Yahudi Nefreti”, Cihadi İslâm’ı zayıflatmak için, “model ülke” Türkiye eliyle ifade ettiriliyor. İsrail’e kurşun atmak bir tarafa, perde arkasında bilinen ve bilinmeyen antlaşmalarla Yahudi güçlendirilirken,diğer taraftan, yürütülen “gerginlik” politikasıyla sanki Müslümanların İsrail için kalplerinde yaşattığı “nefret” hislerine tercüman olma cingözcülüğü…

Batı, AKP iktidarına yüklediği Türkiye’yi “temizleme-imansızlaştırma” misyonunun, tam emin olmasa da büyük ölçüde gerçekleştiğine kani olduktan sonra, İsrail “gerginlik” politikasına izin vermiştir.

Batı açısından, Türkiye-İsrail gerginliğine şuan sessiz kalmak, bir nevi kumarda epey bir parasını kaybettikten sonra, kaybettiklerini geri alabilmek umuduyla en değerli mal varlıklarından birini masaya koyarak riske atan kumarbazın durumu gibi…,

İktidar olduğu günden beri İsrail’in Irak, Afganistan, Libya ve hatta İran gibi gerçek düşmanlarına, Batı adına suikastler veya Batı’nın suikastlerine erketelik yapan AKP’nin bugün yürüttüğü “gerginlik” politikasının reel olduğunu kim iddia edbilir? Eğer, söyleme mutabık bir siyaset güdülmüş olsa yukarıda saydığımız ülkelerle Türkiye’nin “Stratejik Müttefik” olması gerekmez mi? Ömürleri İsrail karşıtlığıyla geçmiş ve bunu iktidarlarının her evresinde göstermiş Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi gibi gerçek halk lidelerine suikastler düzenleyereksaf dışı etmek; sonra da bunların yerini İsrail aşığı tiplerin alabilmesi için her türlü desteği vermek…. Arkasında da Filistin davsının hamisi pozlarında İsrail’le gerginlik oyununa girmek… Belki de tarihin hiçbir döneminde insan zekâsına bu çapta bir saldırı olmamıştı.

Bu “gerginlik” oyununun baştan beri yapmaya çalıştığımız izahlar çerçevesinde her an, tarafların iradesi dışında “ciddiye” (savaşa) dönüşme ihtimalini unutmadan, “Eşbaşkan” Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Mısırda yaptığı “Laik Devlet” çağrısının mânâsı ile beraber İslâm Coğrafyası’nın Türkiye’nin “model” rolüne bakışına geçebiliriz. Bununla birlikte de bölgedeki gelişmelere…

 

“STRATEJİK DERİNLİK”İN DİBİ: NEO–KEMALİZM


İnsanın hadiseler karşısında aldığı tavır, gösterdiği siyasi refleks ideolojik ve dini anlayışını da ele verir.

Başbakan’ın Mısır konuşmasında içinde bulunduğu ruh haliyle beraber din anlayışının ne olduğu da mevcut.

Konuşmanın konuyla ilgili kısmında Başbakan şunları söylüyor:

“Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslüman’ım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma yada olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.”

Mısır halkının “laikliğe” bakışı bundan sonra nasıl olur ve Tayyip Erdoğan’a ne cevap verirler bilmiyoruz, ama, bu açıklamalarından sonra bizim kendisine bakış açımız hiç değişmedi. Bu açıklama İBDACILAR’ın AKP’ye karşı İslâm Devrim’i adına tuttukları mevziin ne kadar doğru olduğunu bir kere daha göstermiştir.

Benzer bir açıklamayı CHP Genel Başkanı Kılıçtaroğlu yapmış olsaydı, herhalde tekme-tokat Mısır’dan kovulur, “İslâmcı” medya tarafından da ülkeye sokulmazdı. Zaten iktidarı süresince AKP’nin yapmış olduğu tahribatı, Erdoğan’ın Mısır’da Batı adına yaptığı “Laiklik” çağrısına karşı gösterilen tepkisizlikten seyredebilirsiniz.

Laikliğin kabulünden itibaren gelmiş bütün iktidarlar ve Batıcı liderler Tayyip Erdoğan’ın sarfettiği bu sözlerin hemen hemen aynısıyla milletin ensesinde boza pişirmişlerdir. AKP’ye kadar bu tür ifadeler olması gerektiği gibi, “dinsizlik” ve “İslâm Düşmanlığı” olarak algılandığından ve bu ifadelerin kaynağı olarak da görüldüğünden hem ifade sahiplerine, hem de Batıya tepki gösterilmiştir. AKP, bu ifade sahiplerinin yani, Batıcı laik-dinsizliklerin motive ettiği kitlenin tepkisiyle iktidara taşınmıştır.

Hafif ateşte haşlanan kurbağanın en son suyun içinden zıplayarak kendisini kurtaracak kuvvetinin kalmaması misalinde olduğu gibi, on yıldır AKP kazanında kısık ateşte pişen kitlenin de  “Eşbaşkan”ın bu ifadelerine tepki verecek dermanı kalmadı. İşte, Tayyip Erdoğan’ın başarısı budur. İnsanları hareket edemez hale getirdi.

Batı fikir ve yaşayışı içinde Laiklik Hıristiyanlığın tabi bir gereğidir. Bunu biliyoruz. “Hıristiyan ahlâkı, Roma nizamı ve Yunan aklı” üzerinde macerasını yaşayan Batı için laiklik din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması… Bunu da biliyoruz…

Bizim bildiklerimizi Başbakan Tayyip Erdoğan da biliyor. Ayrıca O, Türkiye’deki Laikliğin İslâm Düşmanlığı olduğunu, bu düşmanlığa tepki olarak Müslümanların kendisini iktidara getirdiğini de biliyor.

Tarihte Tayyip Erdoğan çapında “iyi”den “kötü”ye giden ikinci bir misal daha aklımıza gelmiyor.

İslâm’ın “devlet” çatısı altında yaşanabileceği, bugün “İslâm Devleti” olmadığına göre, devleti tesis etmek gayesiyle “Cihat” etmenin “İslâm’ı yaşamak” demek olduğu bedahat.

Peki, kendi ifadesiyle “Müslüman” –ki, biz şahit değiliz- biri olarak T.C. Başbakan’ı sıfatıyla Müslümanlara “laik-dinsiz rejim”de “yer göstermesi” ne mânâya gelmekte!

Aslında Tayyip Erdoğan’ın Mısır konuşmasında her şey net ve “acaba” hissine yer bırakmayacak kadar aşikâr.

İslâm Devleti’ni gereksiz olduğunu söyleyerek CİHAD Farzını inkâr ediyor…

Laik Devleti “idealize” etmek, İslâm’ın “rejim, devlet, sistem” gibi insan ve toplum meselelerinde çözüm olarak hiç bir şey diyemediğini, bu meseleleri bütün insanlığa şamil olarak “Batı Dünyası” çözdüğünden “Hakikat de Hıristiyanlıktadır” demekle eştir.

Türkiye’nin AKP iktidarıyla İslâm Coğrafyasında Batı adına oynadığı “model ülke” rolü budur. Tayyip Erdoğan’ın “istikbal-bağımsız” tavrı da Batı’ya “Ben sizin işinize sizden daha iyi yaparım, işime karışmayın”dan başka bir şey değil… O, evi –İslâm Coğrafyası’nı batılı dostlarından daha iyi biliyor. Bağırması, çağırması hep bunun için… Birleşmiş Milletlerdeki konuşmasında da aynı “istikbal” tavrı devam etti. Yaptığı “yanlışlardan” dolayı “Domuzlar Diktadoryası” na fırça atıyor ve demek istiyor ki, “siz hep evin çatısından girip, gürültü yapıyorsunuz ve ev sahibini uyandırıyorsunuz. İstediklerimi yapın ve gerekli olan desteği sağlayın ben kapıdan girip, evi soyacağım ve kimsenin ruhu duymayacak. İnanmıyorsanız Türkiye’ye bakın.”

Batılı 1920’li yıllarda “Türkiye’de bize gayesi “din”miş gibi gözüken bir hükümet lazım” demişti. Fakat o günden bu güne, Müslüman kitlenin hissiyatını çok iyi bilen ve “laikliği” hiç fark ettirmeden yedirebilecek bir lidere sahip olmamışlardı.

Başbakan’ın konuşmasına herhalde en çok D. Perinçek’in tabiriyle “meyhane laikçileri” şaşırmıştır ve şöyle düşünmekten kendilerini alamamışlardır:

“Meğerse Tayyip Erdoğan bize değil de, İslâmcılara takiyye yapıyormuş.”

Köşkteki işinin ehli bir aşçının, misafirlere yemek hazırlarken ev sahibinin mutfağa gelerek aşçıya, “şunu şöyle yap, bunu böyle yap, tuzu şu kadar koy, biberi bu kadar…” gibi işten anlamadığını gösteren müdahalelerine kızan “işin ehli” aşçının “sen işime karışma, ben ne yapacağımı biliyorum” diyerek Onu mutfaktan kovması ne kadar “istikbal” tavrı ise, AKP iktidarının Batı’ya karşı “istiklâl” tavrı da o kadar… Köşkün sahibine nisbetle, köşkün “mutfak bölgesi”ndeki “bölgesel güç”de aşçı oluyor…

“Laik rejimi kabul edin” demek, “Hıristiyan-Yahudi Batı Emperyalizmi” ne direnmeyi bırakıp (cihadı terk etmek), Batı hayat tarzını, Onun hâkimiyetini kabul edin” demenin “diplomatik” şeklidir.

Sadece “Laik-antilaik” kutuplaşması üzerinden siyaset yürütenler, bakalım bundan sonra AKP’ye nasıl tavır alacaklar! Tayyip Erdoğan kimsenin tepki göster(e)meyeceğinden emin olduğu için, çok rahat konuşuyor.

Bizce Mısır konuşması Türkiye ve AKP ile birlikte Başbakan’ın şahsi hayatında da tarihi dönüm noktasıdır. Mısır’da tavan yapan Erdoğan bu konuşmasıyla dönüşü mümkün olmayan bir yolda yürüdüğünü bütün dünyaya ilan ederek, aynı Batı gibi, partisini çöküş sürecine sokmuştur.

Bu “Laiklik” çıkışından sonra bölgede Batı karşıtı yönetimlerin –Suriye, İran gibi- Türkiye’ye karşı tutumları netleşeceği gibi, kendini Erdoğan gibi “Müslüman” olarak niteleyip, fakat kalbinde “hazcı” hayat tarzını muhafaza eden ve bunu isteyen kitleleri de rahatlatacaktır. Bunlar açısından “kâfir”liğe açık Batı desteğiyle “Amerikancı” yaftası yiyerek hareket etmektense, “Müslüman” Tayyip Erdoğan desteğiyle hareket edip “Türkiyeci” damgası yemek daha iyidir.

“Sömürge Valiliği”nin tarihteki örneklerine bakarak AKP ve Tayyip Erdoğan’ı tekrar değerlendirmek gerekir. Bu değerlendirme neticesinde “Eşbaşkan” ifadesinin mânâsı daha da belirginleşecektir.

Tayyip Erdoğan’ın Batı adına üstlendiği bu “misyon”un ifşaıyla beraber son tahlilde temel çelişkinin Batı ve Batı karşıtlığında olduğu be hadiseleri de bu “temel çelişki”ye nisbetle değerlendirmek gerektiği iyice anlaşılmıştır.

Bizce bu “temel çelişki” çerçevesinde alınacak tavırlar, kurulacak açık ve zımni ittifaklar netice verebilir. Amerika (BATI) ve AKP siyasal oyununu bu “temel çelişki”ye binaen oynayarak Mısır “neticesini” elde ettiler. Türkiye’yle başlayan bu süreç Irak, Afganistan, Somali, Libya, Bahreyn, Yemen, Mısır, İran ve Suriye’yle devam etmekte…

Filistin’de öldürülen ve açlığa mahkûm edilenler Müslüman veya insan da yanıbaşımızdaki Irak’ta ve Afganistan’da katledilenler Müslüman ve insan değil mi? Eğer insanların katliama uğramasına AKP iktidarı samimi olarak karşıysa, Tayyip Erdoğan hemen şimdi Bağdat’ın Firdevs ve Kabil’in Şehit Usame bin Ladin meydanlarında gitsin konuşsun. O meydanlarda toplanacak kalabalığın kendisini “nasıl” karşılayacağını hiç düşünmeden, kurulacak kürsüden Amerika’yı ve yaptığı katliamları lanetlesin. Aslında oralara hiç gitmesine gerek yok, samimiyse bu işi Ankara’dan da yapabilir. O zaman herkes “İsrail gerginliği”nin bir tiyatro olmadığını düşünebilir.

Batı adına AKP’nin üstlendiği bu aktif “görev” Rusya’da dâhil olmak üzere bölge ülkelerinin dış siyasetlerini yeniden gözden geçirerek ciddi politik tavır alışlara zorlayacaktır. İsrail’le “gerginlik” oyunu oynanırken aynı anda İsrail’in düşman gördüklerine karşı takınılan düşmanca tavırlar, Türkiye’de yenilir, yutulur “lokma” haline getirilmiş olsa da, bölge insanının “algıları” daha Türkiye seviyesine getirilemedi.

90 yılından beri Batı tarafından bölgeye gerçekleştirilen saldırılarda, İsrail için tehdit oluşturan bütün ülkelerin yerle bir edilmesi dönem dönem oynanan “İsrail’le gerginlik” oyunuyla perdelenerek gerçekleştirilmiştir. Daha da ötesi İsrail, ülke içinde sahnelenen “gerginlik” oyunlarıyla güçlendirilmiş ve bugünkü azman haline getirilmiştir. Tek bir “Yahudi”nin dahi yaşamadığı Irak’ın Devlet Başkanı Saddam Hüseyin kahpece bir suikastle şehit eden “yasadışı çete”ye mensup bir iktidarın İsrail’le yürüttüğü “gerginlik” oyununa inananların sayısı kadar inanmayanların da olduğunu bilmek gerekir. Bu oyuna hem Türkiye’de hem de bölgede inanmayanların Mısır konuşmasından sonra süratli bir şekilde güç ikmaline başladıkları gizli değil.

AKP iktidarının Amerika (Batı) adına bölge ülkelerinin iç dengelerini kurma ve böylece Türkiye’den başlayarak İslâm Coğrafyasını idare girişimine karşı –ki Büyük Ortadoğu Projesi budur- muhatap ülkelerin ne tür tavırlar olacağına kısaca bakalım:

Amerika ve Avrupa’nın içinde bulunduğu siyasi ve iktisadi krizi yakından takip eden Rusya Türkiye’nin Batı adına üstlendiği bu role sessiz kalmayıp, özellikle İran ve Suriye’yle varolan ilişkilerini daha da geliştirerek bölgede fiili olarak da gücünü gösterecektir. 2012 başkanlığı seçimlerinde tekrar Rusya Başkanı olmayı planlayan Putin, Ortaasya ülkelerini bir “birlik” çatısı altında tekrar Rusya’nın önderliğinde örgütlemeye çalışırken, Rusya’nın enerji ve silah sanayi çıkarları açısından Ortadoğu’yu da “çöküş sürecini” yaşayan Amerika ve Avrupa’nın inisiyatifine bırakmayı düşünmeyecektir. Bahsi geçen Batı karşıtı ülkelerle yapılan ve yapılacak özellikle “savunma” içerikli anlaşmalar bu ülkeleri daha da cesaretlendirerek etraflarındaki coğrafyalarda etkinliklerinin artmasına sebebiyet verecektir.

Rusya’nın ihtiyaç duyduğu narenciye ürünlerinin % 65’ini Türkiye’den ithal ettiğini düşünürsek, geçmişte olduğu gibi tekrar Türkiye’yi bu noktadan zarara sokabileceğini anlayabiliriz. Tekstil gibi, diğer alanlardaki ticari ilişkileri saymıyoruz…

İran’ın desteklediği Alevi Suriye yönetiminin Irak direnişini destekleyeceği ve Amerika’nın “AKP kartı”na, “Sunni Irak Direnişi” kartıyla cevap verebileceği sürpriz değil. Bu konularda oldukça “tecrübeye” malik Suriye Yönetimi’nin PKK ile ilişkileri istediği zaman Türkiye aleyhine kullanabileceği de bilinenlerin arasında. Libya’da olduğu gibi Suriye’de de muhalefet Türkiye üzerinden Batı’ya entegre yoluna girmiş bulunmakta… Başka bir ifadeyle AKP, Suriye muhalefetinin de “İslâm Devleti” hedefini törpüleyerek “demokrasi” zinciriyle Batı’ya bağlama gayreti içinde… İslâmi kaygıyla hareket etseler de, “demokrasi” ve “laiklik” hedefi kaydıyla Türkiye’nin ve Batı’nın desteğini alabilecekler. Batı’nın Türkiye eliyle şantaj ve tehdit –demokrasi ve laiklik- uygulayarak kitleleri satın alma gayreti bölgedeki hadiselerin başından beri görülmekte…

Hadiselerdeki “paradoks” durum kendiliğinden gözüküyor. İslâm temelli Amerikan karşıtı “Sunni Irak Direnişi”ni destekleyen Batı karşıtı “Alevi” Suriye yönetimi aynı anda Batı’nın desteklediği Sunni Suriye Muhalefeti’ni bastırmak zorunda…

Aslına bakılırsa bölgede “zenci saçına” dönen siyasi durumun artık diplomasiyle çözülemeyeceği neredeyse kesin gibi… Adeta “savaş” çözüme dair, ihtiyaç olarak kendini dayatmakta. Suriye muhalefetinde görüldüğü üzere, kitlelerin Batı desteğine mahkûm gibi gözükmesini de Allah’ın takdiri olarak değerlendirmek gerekiyor. Fakat ne olursa olsun, hadiseler nasıl gelişirse son tahlilde savaşın Emperyalist Batı ile O’na karşı duranlar arasında geçtiği gerçeği değişmiyor…

Irak, Afganistan, Somali, hatta Libya’da tam olarak başarı elde edememiş ve istediği siyasi neticelere ulaşamamış Batı, bazılarının zannettiği gibi, imaj-hayal ürünü “Eşbaşkan”ın bütün makyajlanma çabalarına rağmen bu mücadelede açık ara önde değil…

Bölgedeki aktörlerin Mısır çıkışıyla birlikte Türkiye (AKP)’ye bakışları netleştikten sonra dengelerin de eskisi gibi olmayacağı kesin. AKP’nin hükümet ettiği Türkiye’nin “tarihi misyonu” gereği Batı karşısında İslâm Dünyası’nın tekrar liderliğini yapabileceğini düşünenler Mısır’dan sonra bunun düşündükleri gibi olmadığını anladılar. Aynı şekilde, AKP’yi sessiz sedasız “şeriat”ı getirecek diye gören çerçevelerde yanıldıklarını fark ettiler… Haliyle Mısır’dan önceki siyasi dengelerle, “Mısır’dan sonra”ki dengeler bir olmayacak. (M.Ö. ve M.S.)

Mısır konuşmasının muhakkak ki, ülke içindeki farklı kitleler üzerinde de etkisi oldu. Özellikle AKP’ye ram olmuş İslâmcı kitle üzerindeki etkisini unutturmak ve silmek için “gerginlik oyunu”na genişleterek devam edilmesi ihtimal dahilinde…

Muhtemel gelişmeler ne olursa olsun hep beraber yaşayarak göreceğiz. Ama netice olarak şunu söylememiz gerek;

Mısır’dan yeryüzüne yayılan ses kesinlikle “semavi” ve “rahmani” değildi. Batı adına yapılmış ve Müslümanların onun değerlerine uymalarını isteyen bir çağrıydı. Bu çağrıda Müslümanlardan İslâm Devleti idealinden vazgeçerek “CİHAD” farizasının terki isteniyordu. Bundan da güdülen gaye İslâm’ı Batı kültürü içinde “eritmek” ve böylece “yok olma” sürecini başlatmak. İslâm’ı ve Müslümanlardaki “direniş ruhu”nu dışarıdan yaptığı saldırılarla yok edemeyen Batı, bugüne kadar belki de bu çapta “Dini İçten Yıkma” operasyonuna yeltenmemişti.

Bundan sonra siyaset “Mısır’dan Önce” ve “Mısır’dan sonra” diye değerlendirilse yeridir.

“Stratejik Derinlik”in dibi Neo-Kemalizm. Siz bu Hıristiyan-Yahudi Batı Hayat Tarzı’nı dayatan düzene istediğiniz ismi verebilirsiniz. Fakat “Neo-Osmanlıcılık” mevcut bu düzeni gizleyen perdeden başka bir şey değil. Delili Mısır.

 

KAYNAK: www.dergimiz.net


Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 3 - II.Dönem Yaz 2012



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir