“Neo-Kemalist”
AKP
Ali
Emireri
www.dergimiz.net
MISIR’DAN
DÜNYA’YA YAYILAN “NEO-KEMALİST” SES:
“HAK
HIRİSTİYANLIKTADIR”
Dış politikanın etkili olabilmesi için
şunların olması şart:
1-Kendi kendine yetebilen güçlü bir
ekonomi,
2- Bu ekonominin finanse ettiği güçlü ve
savaşkan bir ordu,
3- Ülke içinde sosyal ve siyasi birliğin
sağlanması.
Son günlerde estirilen havaya bakılırsa,
gören, duyanda zanneder ki Türkiye yukarıda saydığımız üç hususta da bir gecede
inanılmaz bir gelişme kaydetti ve bir anda “süper devlet” oluverdi.
Meydanda kendi sesine meftun bir başbakan
ve mikrofon tutuldukça onu taklit etmeye çalışan avanesinden başka kayda değer
hiçbir şey yok.
“Ama adam önüne gelen herkese posta
koyuyor, bir Allah’ın kulu dahi gıkını çıkaramıyor”, şeklinde avami bir
yaklaşım sergilenebilir. Ki, bizce şu an “kadınlı-erkekli” ideolojik kimliği ne
olursa olsun medyadaki koronun, birkaç kişiyi saymazsak yaklaşımı budur.
Kendi sesine meftun başbakan “bağırtısı”
Müslümanlara, ama muhtevası kafir ve münafıklara hitabeden konuşmalarındaki
“İstiklâl” tavrı, bazı hakikatler atlanarak izah edilemez. Bu hakikatler
bilindikten sonradır ki, bu “İstiklâl” tavrının gerçek mânâsıyla kim ve ne
adına ve kime karşı olduğu daha iyi anlaşılabilir.
Sovyetlerin yıkılmasından sonra,
güçsüzleşen tarafın sadece Doğu Bloku olmadığı, Batı Blok’unun da gerileme
dönemine girdiği, “güç toplamak” için başlattığı Irak Savaşı’yla açığa
çıkmıştı. Fakat Amerika’nın başını çektiği Batı Dünyasının “güç toplama”
gayesiyle başlattığı bu savaştan istenilen fayda –Batı namıma- devşirilememiş,
20. y.y. sonuna “gerileme dönemi”yle girilmiştir. (Bu konuyla ilgili arzu
edenler İBDA Mimarın’nın “Adımlar” isimli eserine başvurabilirler.)
21.y.y.’a gelindiğinde 90 yılından
itibaren Irak’a atılan bombaların ve uygulanan vahşi ambargonun gölgesinde
büyüyen bir grup “İslâm Fedaisi” 11 Eylülde kendilerini feda ederek, Amerikan
İmparatorluğu’nun “Çöküş Süreci”ne girdiğini bütün dünyaya ilan etti.
Irak’ın –Şehid Saddam Hüseyin’in-
Amerika’nın “caka”sını bozarak, açtığı Amerika’ya “direniş” yolu, bütün dünyada
halka halka yayılarak, her tarafta, “iç hainler” eliyle yürütülen “yeni
sömürgeciliğin” bitiş anının geldiğini haber verirken, Batı otoritesinin İslâm
Coğrafyası’nda ve üçüncü dünya ülkelerinde kaybolma sürecinin başlamasına da
sebebiyet vermiştir.
11 Eylül’den sonra, Amerika
İmparatorluğun çöküşünü durdurabilmek gayesiyle ilk önce Afganistan’a daha
sonra ise, başına gelen bütün “musibetlerin” sorumlusu olarak gördüğü Irak’a
saldırdı. Fakat bu güne kadar durum, hiç de hesap ettiği gibi olmadı. Irak
direnişi başta olmak üzere bu iki savaşın neticesi olarak bütün dünyayı etkisi
altına alan ekonomik kriz baş gösterdi. Amerika merkezli bu ekonomik krizin
özellikle Avrupa’daki etkisinin ne kadar büyük olduğu, daha önce batan
ülkelerle birlikte bugün, Yunanistan’da yaşananlarla görülüyor… Gelinen noktada
Amerika, çöküşüne sebep bu iki savaş meydanından (Irak ve Afganistan) elde
avuçta ne varsa, kurtarabildikleriyle kaçmanın derdinde. “Onurlu” bir
mağlubiyete dünden razı ama, gel gör ki, Irak ve Afganistan’ın yiğit silahlı
kuvvetleri “geldiğin kadar kolay gitmek yok!” diyerek, yakasını
bırakmamaktadır…
(Burada bir anekdotu aktarmak istiyorum;
Dağıstanlı bir geç tanıdığım… Adı Nizam.
Nizam Rusya’da çalışırken bir grup arkadaşıyla, Amerika’ya karşı savaşmak için
Afganistan’a gitmeye karar vermiş. Bu gayeyle Tacikistan’a gelmişler… Sınırı
geçip Afganistan’a ulaşamadan muhtemelen bir hainin ihbarı neticesinde Tacik
İstihbaratı tarafından yakalanıp 17 yıl hüküm giymişler… Tacik İstihbaratının
cezaevinde kalırken, daha önce Guantanamo’da yatıp, Amerika tarafından
Tacikistan’a iade edilen bir mücahidin liderliğinde cezaevinden kaçmaya karar
vermişler… 25’e yakın mücahid 5 asker ve 3 gardiyanı öldürerek cezaevinden
kaçmışlar. Bu olay Rus ve bütün Türkistan medyasında çok geniş bir yer bulmuş
ve hakkında bir sürü komplo teorileri üretilmişti. Nizam neredeyse tamıtamına
bir yıl dağlardan sezgileriyle yol bularak, inanılmaz maceralar neticesinde Kırgızistan’a
ulaşmış… Kırgızistan’a geldikten bir müddet sonra muhtemelen yine bir ihbar
neticesinde bu sefer de Kırgız İstihbarat birimleri yakalayarak cezaevine
getirdiler… Diyebilirim ki, hayatımda bu güne kadar Nizam gibi gözükara çok az
insan tanıdım… Onun bu gözü karalığı her halinden rahatça görülebiliyordu. Evli
ve bir çocuk babası, Dağıstanlı gözükara genç Mücahid Nizam’a soruyorum;
“Amerika çekip gittikten sonra Afganlı
Müslümanlar ne yapacaklar? Savaşın sebebi olarak İslâm adına ortaya ne koyabilecekler?”
Nizam bildiklerine duyduklarını da
ekleyerek şöyle cevap verdi;
“Bu sorduğunuz soruda kasdettiğiniz şeyi
Molla Ömer liderliğindeki şura, hem Sovyetlerin çekilmesinden sonra hem de
“Taliban” tecrübesiyle yaşananlara binaen konuşup, tartışıp bir karara
bağlamışlar. Onlar “nasıl bir devlet olacağı ve devletin nasıl idare edileceği
bizi ilgilendirmez, bu bizim işimiz değil. Bu “Mehdi”nin işi… Biz “Mehdi”nin
askerleriyiz. Bizim vazifemiz O çıkana kadar nerede olursa olsun kâfirlerle
savaşmak ve onları güçsüzleştirmek…” diyorlar… Zaten ben de bundan dolayı
Afganistan’a gitmek istedim. Irak yakın olsa oraya giderdim.”
Büyük ihtimalle hala cezaevinde (SİZO)
olan Mücahid Nizam’ı ve onun alev saçan şahin bakışlı gözlerini hiç
unutmayacağım.)
İster Genişletilmiş Büyük Ortadoğu
Projesi, isterse buna bağlı “Eşbaşkanlık” olsun, Batı Dünyası’nın içine girdiği
bu “Çöküş Süreci”yle beraber değerlendirilmeli. Aksi taktirde bölünme kabul
etmeyen “iktidar”ın, “Eşbaşkanlık” namı altında Batı tarafından İslâm
Coğrafyası’nda kendisinin haricinde bir unsurla “paylaşılması” başka türlü izah
edilemez. Batı açısından buna tam “paylaşma” denilemez, ancak “kontrollü,
paylaşıyormuş gibi gözükme” daha uygun bir tabir. Bunu belirleyen de,
“Eşbaşkan”lığın Batı hedefleri doğrultusunda yol alıp, almadığıdır.
Son günlerdeki, Başbakan’ın şahsında
görülen “İstiklâl” tavrı, Batı’nın girdiği bu “çöküş süreci”nden ayrı tutularak
değerlendirilirse, yanlış neticeler elde edileceği kesin.
Ayrıca, İslâm Coğrafyası’nda Türkiye’ye
biçilen role Batı’nın verdiği önem, yine Batı’nın girdiği “çöküş süreci”ni
göstermesi açısından da önemli…
Türkiye’nin Tayyip Erdoğan şahsında
üstlendiği “model” olma rolü ile beraber son, Mısır, Libya ve Tunus arzı
endamında iş daha ileriye götürülerek, bölge ülkelerinin “iç dengelerini” kurma
rolüne de talip olduğu bölge insanına açıkça söylenmiştir. Aynı anda İsrail ile
başlayan “gerginlik”, AKP iktidarının üstlendiği bu rolden ayrı düşünülemez.
Reel hiçbir karşılığı olmayan bu “gerginliğin” sadece “ekran başı seyircisi”
için tezgahlandığı ve bu “rol”ün oynanabilmesi için zaruri unsur olduğu aşikar…
AKP iktidarının şahsında Türkiye’ye bu “model” rolü biçenler, “rol”ün hatırı
için Türkiye’yle İsrail arasında yaşanan bu gerginlikte açık olarak İsrail’in
yanında Türkiye’ye tavır almadılar. Tabii şimdilik…
Şu an için Türkiye’nin İsrail’e karşı
yürüttüğü “gerginlik” politikası, yıllarca tek kurşun atmadan İran’ın ortaya
koyduğu “sahte İsrail karşıtlığı”ndan pek de farklı değil. Uzun bir müddet Batı
“radikal İslâm” olarak İran’ı hedef göstermiş, İran da İsrail’i… Oynanan bu
tiyatrodan güdülen gaye, Müslümanları İran’a bağlayıp Batı karşıtı Ehli Sünnet
direnişi boğarak, diğer taraftan da Irak, Libya, Afganistan gibi Sünni iktidarı
ortadan kaldırmaktı. Bu gün İran, Türkiye İsrail gerginliğini değerlendirirken
bizim kendisi için sarfettiğimiz cümlelerin hemen hemen aynısıyla Türkiye’yi ve
AKP’yi konumlandırmakta.
Tayyip Erdoğan’ın Mısır’da, kendisini ve
Türkiye’yi misal göstererek Müslümanlara “Laik Devlet Modeli”ni “tavsiye”
etmesi, İsrail ile yürütülen “gerginliğin” iç yüzünü de göstermektedir.
Başbakan’ın bu “tavsiyesi”nin ne mânâya geldiğini sonra izah edeceğiz ama, şunu
kesin bir dille söyleyebiliriz ki,
Mısır’da “Laik Devlet Modeli”ni tavsiye
edebilmek için İsrail’le “gerginlik” politikası yürütüldü; ve şuan bu
“tavsiye”nin etkisini İslâm Coğrafyası’nda artırmak için de bu “gerginlik”
politikasına hala devam edilmektedir.
İsrail’in Mısır başta olmak üzere, bölge
ülkeleriyle girip, kazandığı iki büyük savaşa ve sahip olduğu silah gücüne
rağmen, bölgeyi Batı düzeni ekseninde “dizayn” edemeyeceği, düzenin sahipleri
tarafından epey zaman önce anlaşıldığı bir gerçek. Bununla beraber Müslümanlar
nezdinde “Tabiî Düşman” konumunda ki İsrail’in, yaptıklarından ötürü Batı
karşıtı İslâmcı Mücadele’nin kuvvetlenmesine ve bundan dolayı Amerika başta
olmak üzere Batı’nın ciddi zararlar görmesi, İsrail’den Türkiye’ye geçişte
(Batı açısından) en önemli amil olmuştur.
Bölgenin en önemli dinamiği olan
Müslümanların “Arap Baharı” denilen –Batı için kış mı, yaz mı, bahar mı
göreceğiz- hadiseleri başlatması, özellikle Mısır’da hadiselere yön veren
duygunun “İsrail ve Batı karşıtlığı” olması, Türkiye’ye biçilen “misyon” ile
beraber Başbakan’ın gönüllü olarak üstlendiği “Eşbaşkanlık” rolünün muhtevasını
biraz daha anlatmamıza yardımcı olacaktır.
“Model ülke” olarak AKP iktidarının Batı
adına üstlendiği bu rolün Türkiye açısından değerlendirmesini mevzuun akışına
bırakırsak geriye İslâm Dünyası ve Batı kalır.
“Çöküş Süresi” başlığında yukarıda ifade
ettiklerimiz ışığında Amerika’nın başını çektiği Batı için İsrail’i de içine
dahil ederek şunları söyleyebiliriz;
Gelinen son noktada, içinde bulunduğu
ekonomik ve siyasi krizin etkisiyle gücünü yitiren Batı, İslâm Coğrafyası’ndaki
gelişmeler karşısında nasıl mücadele edeceğini, ne yapacağını bilmiyor. Siz
bakmayın “Arap Baharı” filan dediklerine. Bölgede kendilerini paramparça edecek
boran, hortumla karışık bir fırtınanın çıkma korkusundan hop oturup, hop
kalkıyorlar… Bundan dolayı, başından beri Türkiye’ye bu “model ülke” misyonunu
uygun gördüler, AKP iktidarını da bunun için desteklemekteler. AKP’nin,
özellikle “Amerikan Karşıtlığıyla” temayüz etmiş kişi ve kurumlara karşı ülke
içinde yürüttüğü operasyonları da, yine bu “misyon”un kuvvetlendirilmesi
amacına yönelik olarak değerlendirmek gerekir. Bu operasyonlarla halkın
“algı”larıyla oynanarak kitle desteği sağlandı. Aksi taktirde ülke içinde kitle
desteği olamamış bir iktidarla “model ülke” rolü icra edilemezdi.
Hadiselerin nereye varacağını hesap
edemeyen Batı’nın en büyük korkusu, yönetimlerin Batı karşıtı İslâmcıların
eline geçmesidir. Her şeyi “kontrol” eden lider pozlarında “Eşbaşkan”ın
Mısır’da yaptığı “Laiklik” vurgusu, Batı adına bölge insanına yapıldığı gibi
ayrıca Başbakan’ın “Eşbaşkanlık” görevini layıkıyla yaptığını gösteren Batı’ya
verilmiş bir mesajdır. “Süpürülme” korkusu hala mevcut… Başbakan Batı’ya
“korkmayın iktidarlar İslâmcıların elline geçmeyecek, bunun garantisi benim”
demek istedi.
Şu an, özellikle Ortadoğu’da bir
“iktidar” boşluğunun doğduğu ve yakın gelecekte bu boşluğun sebep olacağı büyük çaplı “kırılma”nın söz konusu olduğu
kesin. Bu kırılmanın hangi yöne doğru seyredeceğine dair ise, kimse kesin bir
bilgiye sahip değil. Çünkü şu an için muhtemel kırılma, “ortada” gözükmekte;
İslâmcıların tarafına doğru da olabilir, Batıcıların tarafına doğru da…
Derinliğine ve genişliğine hadiselerin ne tarafa akabileceğinin anlayamayan
Batı, bu boşluğun sebep olduğu stres, tedirginlik ve ÜRKÜNTÜ içinde “Türkiye
Modeli”nden medet ummaktadır. Batının yaşadığı bu ruh halini değerlendirirken,
içinde bulunduğu “çöküş sürecini” hep hatırda tutalım.
Batının kendi içinde yaşadığı “kriz” ve
bölgede doğan “iktidar” boşluğu Amerika’yı, Türkiye’ye ve Tayyip Erdoğan’a
“mahkum” ederken, İsrail ile ilişkileri nasıl yürüteceği noktasında da şuan
için çaresiz bırakmakta.
İsrail’in “Mavi Marmara” hadisesinden
dolayı “özür” dilememesi ve tazminat ödemeyi reddetmesi, baştan beri anlamaya
çalıştığımız Türkiye’nin “model ülke” rolü etrafındaki tiyatroyu oynamaya pek
yanaşmadığını göstermekte. İsrail bu tavrını devam ettirirse “oyun bozan”
olarak karşımıza çıkabilir.
Aslına bakılırsa İslâm Dünyası nazarında
“Tabiî Düşman” konumunda bulunduğunu ve hakikatin hiç değişmeyeceğini bilen
İsrail, bu “isteksiz” tavrında hiç de haksız sayılmaz. Çünkü bu “oyun”un
sonunda “oyuna-şakaya” gelmez tavrıyla bugüne kadar ayakta kalabilmiş İsrail
“yenilmezlik imajı” yitip gidebileceği gibi, oyun oynamayı kabul ederse fiziki
olarak da zarar görebilir. İsrail’in bu tavrından dolayı, sorulması ve cevabına
göre yön tayin edilmesi gereken soru şu;
Dünyanın en savaşkan ordularında birine
sahip İsrail, Amerika ve Avrupa’daki Yahudiler bu “isteksizlikten” dolayı
Amerika’yı zorlarsa, o zaman Amerika ve Avrupa Türkiye’ye karşı nasıl tavır
alacak? Bizim buradaki “goygoycular”ın zannettikleri gibi, Batı İsrail’e
“şımarık çocuk” muamelesi yapıp “kes sesin” diyerek “model ülke Türkiye” isimli
oyunun sahnelenmesine destek vermeye devam mı edecek, yoksa olması gerektiği
gibi “oyun”dan vaz geçip İsrail’in yanında mı yeralacak? Bu gün böyle bir
soruyu gündeme getirebiliyorsak, bu “Batı gücü”nün eski konumunda olmadığının
bu şekilde de gösterilmesidir.
Batı’nın “oyunu” bırakıp, İsrail yanında
Türkiye’ye tavıralması diplomasi yoluyla yürütülen siyasetin bittiği, yerine
siyasetin aracı olan savaşın meydan yerini alacağı anlamına gelir. Burada da
sorulması gereken soru şudur;
“Bu süreçte Amerika ve Avrupa’nın böyle
bir tavır alacak cesareti ve gücü var mı?”
Bunu hep beraber göreceğiz, fakat kesin
olan şu ki, İsrail bu ortamda yaşadığı “güvensizlik” hissinden dolayı her an
bir “panik atak” krizine tutulabilir.
Bundan dolayı da Türkiye’de dahil olmak
üzere bölgeyi, ilk başlarda “kimin kime vurduğu belirsiz” savaş ortamına
getirecek bir “ön-alma” operasyonu yapabilir. Yani İsrail kurulan sofrayı
yıkabilir…
Amerika’nın Irak ve Afganistan
savaşlarından ve bunların neticesi olan ekonomik krizden dolayı, şuan ki
yaşadığımız durumu “çöküş süreci” olarak nitelemiş, bundan dolayı da Türkiye’ye
“mahkum” olduğunu söylemiştik. İşte tam bu noktada palavradan bolca kullanılan
“Stratejik Müttefiklik” veya “ortaklık” deyimine açıklık getirebiliriz.
Amerikalılar tarafından içi boş ve
yıkama-yağlama niyetiyle kullanılan bu tabirin görünen o ki, bugün geçmişe
nazaran içi biraz daha dolu. Amerika’nın perişan halini gösteren “Stratejik
Müttefiklik” Türkiye’den değil, başından
beri izah etmeye çalıştığımız üzere onun, bugün yaşadığı “çöküş süreci”nden
kaynaklanmaktadır. Meseleye bu açıdan bakıldığında da AKP iktidarı ve Tayyip
Erdoğan’ın, gücünü “çok aşan” bir role soyunduğu hemen anlaşılır. Çünkü büyük
ortağın, güçsüzleştiği için girdiği böyle bir “müttefikliğe” küçük ortak,
durumunda hiçbir ilerleme ve gelişme olmaksızın girmiştir. Ülke içinde 30
yıldır adı konulmamış bir savaşta bir milim ilerlemezken, “Eşbaşkan” sıfatıyla
hangi askeri ve ekonomik güçle bölge ülkeleri Batı adına dizayn edilecek, merak
konusu.
Ayrıca “Stratejik Müttefiklik”ten dolayı
diyelim ki, PKK ile ilgili bir takım talepler karşılandı. Peki Amerika’dan
ümidi kesen İsrail bağımsız hareket etmeye başladığında, Türkiye’nin bir
hamlesine karşın elli hamle yapabilecek şartlara malik. Böyle bir İsrail’e
hangi gücünle engel olmayı düşünüyorsun?
Batı, Türkiye’yi “model ülke” misyonundan
dolayı tavır almaz ve desteklerse, Batı’nın “stratejik ortağı” Türkiye onlar
açısından İsrail gibi mi olacak? Hala Amerikan karşıtlığının en yüksek olduğu
ülkeler sıralamasında üst sıralarda yer alan Türkiye, oynanan oyuna rağmen, tam
olarak, bu durumundan dolayı “güvenilir” bir müttefik olmadığından, Batı kara
kara bu soruların cevabını düşünmekte. Çünkü, Batı “Eşbaşkan” gibi bir “ahmak
avcısı” adıma sahip olduğu halde hala, Türkiye’nin “radikal İslâm” açısından
hala tehdit olarak algılamaya devam etmekte…
“Model Ülke” rolü etrafında kurulmaya çalışılan
denklemler ve ortaya çıkan sorular ışığında rahatlıkla şu neticeye varabiliriz:
Batı paradigması –ki, İslâm’a nisbetle
Batı araz hükmündedir- bitişin eşiğine gelmiş ve iktidarı elinde tutanlar gücün
ellerinden kayıp, gitmekte olduğunu kuvvetli bir şekilde hisseder olmuşlardır.
Son çare olarak yapıştıkları Tayyip Erdoğan, Batı adına üstlendiği görevde
başarı sağlayamazsa, savaştan başka bir seçenek kalmıyor. Bunun için de Batı,
hiçbir zaman İsrail’i harcamaz, harcayamaz. Çünkü İsrail’in taraf olmadığı bir
savaşı kazanamayacağını Batı çok iyi biliyor.
Tayyip Erdoğan ve AKP’nin Batı açısından
diplomasi yoluyla siyaseti yürüten misyonu olduğu gibi, siyasetin aracı olan
savaştan önce bölgeyi “stabilize” etme görevi de vardır. Tayyip Erdoğan ve
AKP’yi ayrı ayrı zikretmemizden Başbakan AKP’nin kurumsal kimliğinden daha
üstte tuttuğumuz ve ona “belli bir misyon” yüklediğimiz anlaşılıyor herhalde.
Tayyip Erdoğan’ın başarısı, meydanı boş bulması ve dış desteği saymazsak,
zekasından ziyade satıhtan öğrendiği veya bildiği fakat içine nüfuz edemediği
meseleleri gerektiğinde avamı etkilemek için kullanabilmelerinde. Bu da zaten
zekasının derecesiyle birlikte, nasıl kullandığının da göstergesi. Bu mânâda
ancak, demokratik usuller içinde iktidara gelebilecek güce sahip AKP, Tayyip
Erdoğan demek. Bu haliyle ANAP’a benzeyen AKP’nin siyaset sahnesinde
kalabilmesi Tayyip Erdoğan’ın varlığıyla mümkün… Batı açısından da hadisenin
değerlendirilmesi böyle… Bundan dolayı Türkiye’nin “model ülke” olarak bölgeye
pazarlanması, Tayyip Erdoğan gibi Müslümanları içinden çıkıp, Batı Nizamı adına
üstlendiği rolü içselleştiren biriyle mümkün olabilirdi. Zaten olan da bu.
Eğer “Eşbaşkan” Tayyip Erdoğan, Batı
adına üstlendiği bu “rol”de başarısız olursa, o zaman Batı Dünyası ya topyekun
bir savaşı gözealmak, yahut işgal ettiği bütün kara parçalarından çekilmek
zorunda kalacak… Tayyip Erdoğan siyaset sahnesine çıkmasaydı Türkiye’yi de
kaybedecek olan -99 yılını hatırlayın- Batı’yı bekleyen akıbet bu iki
ihtimalden biriydi.
AKP’nin iktidar sürecinin başladığı
günden bu güne yaşananlara bakıldığında, Türkiye’nin hangi operasyonlar
neticesinde “model ülke” haline getirildiği daha iyi anlaşılır.
İdeolojik kimlikleri ne olursa olsun Batı
karşıtı kim varsa ya tehdit ve şantajla susturuldu, yahut cezaevine atıldı.
Irak’ın işgalini öngören tezkerenin reddine müteakip, dönemin Amerikan Savunma
Bakanı Volfovist Ordu’yu suçlayarak “Türk Ordusu liderlik görevini yapmadı”
demiş, arkasında da meşhur “not ettik” tabirini kullanmıştı. O zaman “not
edilenlerin” hemen hemen hepsi şu an cezaevinde…
Avrupa Birliği kurtuluş kapısı gibi lanse
edildi ve algılatıldı; daha önce % 90’nı AB’ye karşı olan İslâmcı Kitle, şimdi
% 90 AB’ci olarak AB kapısına bağlandı.
Bu gün gerginlik politikası yürütülen İsrail
ile her türlü ilişki en üst seviyede geliştirildi ve yürütüldü, halen de
yürütülmekte…
%
90’lara varan Amerikan düşmanlığı yavaş yavaş azaltıldı, bunun neticesinde de
Amerika’nın yaptığı hiçbir katliama İslâmcı Kitle tepki vermez oldu.
Bahsettiğimiz bu operasyonlarla Batı’nın
güttüğü tek bir gaye vardı; “Hıristiyan ahlâk-Roma Nizamı ve Yunan aklı”
sacayakları üzerine bina edilen Batı fikir ve yaşayışı içinde İslâm’ı ve
Müslümanları “ehlileştirmek” ve “eritmek”; İBDA Mimarı’nın “düzen uydurmak” ve
“boyun eğdirmek” dediği husus…
Son operasyon da İsrail vesilesiyle
yapılıyor…
Değiştirilmesi mümkün olmayan,
Müslümanların “İsrail-Yahudi Nefreti”, Cihadi İslâm’ı zayıflatmak için, “model
ülke” Türkiye eliyle ifade ettiriliyor. İsrail’e kurşun atmak bir tarafa, perde
arkasında bilinen ve bilinmeyen antlaşmalarla Yahudi güçlendirilirken,diğer
taraftan, yürütülen “gerginlik” politikasıyla sanki Müslümanların İsrail için
kalplerinde yaşattığı “nefret” hislerine tercüman olma cingözcülüğü…
Batı, AKP iktidarına yüklediği Türkiye’yi
“temizleme-imansızlaştırma” misyonunun, tam emin olmasa da büyük ölçüde
gerçekleştiğine kani olduktan sonra, İsrail “gerginlik” politikasına izin
vermiştir.
Batı açısından, Türkiye-İsrail
gerginliğine şuan sessiz kalmak, bir nevi kumarda epey bir parasını
kaybettikten sonra, kaybettiklerini geri alabilmek umuduyla en değerli mal
varlıklarından birini masaya koyarak riske atan kumarbazın durumu gibi…,
İktidar olduğu günden beri İsrail’in
Irak, Afganistan, Libya ve hatta İran gibi gerçek düşmanlarına, Batı adına
suikastler veya Batı’nın suikastlerine erketelik yapan AKP’nin bugün yürüttüğü
“gerginlik” politikasının reel olduğunu kim iddia edbilir? Eğer, söyleme
mutabık bir siyaset güdülmüş olsa yukarıda saydığımız ülkelerle Türkiye’nin “Stratejik
Müttefik” olması gerekmez mi? Ömürleri İsrail karşıtlığıyla geçmiş ve bunu
iktidarlarının her evresinde göstermiş Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi gibi
gerçek halk lidelerine suikastler düzenleyereksaf dışı etmek; sonra da bunların
yerini İsrail aşığı tiplerin alabilmesi için her türlü desteği vermek….
Arkasında da Filistin davsının hamisi pozlarında İsrail’le gerginlik oyununa
girmek… Belki de tarihin hiçbir döneminde insan zekâsına bu çapta bir saldırı
olmamıştı.
Bu “gerginlik” oyununun baştan beri yapmaya
çalıştığımız izahlar çerçevesinde her an, tarafların iradesi dışında “ciddiye”
(savaşa) dönüşme ihtimalini unutmadan, “Eşbaşkan” Başbakan Tayyip Erdoğan’ın
Mısırda yaptığı “Laik Devlet” çağrısının mânâsı ile beraber İslâm
Coğrafyası’nın Türkiye’nin “model” rolüne bakışına geçebiliriz. Bununla
birlikte de bölgedeki gelişmelere…
“STRATEJİK
DERİNLİK”İN DİBİ: NEO–KEMALİZM
İnsanın hadiseler karşısında aldığı
tavır, gösterdiği siyasi refleks ideolojik ve dini anlayışını da ele verir.
Başbakan’ın Mısır konuşmasında içinde
bulunduğu ruh haliyle beraber din anlayışının ne olduğu da mevcut.
Konuşmanın konuyla ilgili kısmında
Başbakan şunları söylüyor:
“Türkiye’de anayasa laikliği, devletin
her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm
değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslüman’ım ama laik değilim. Fakat
laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma yada
olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını
tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın.
Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu
açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.”
Mısır halkının “laikliğe” bakışı bundan
sonra nasıl olur ve Tayyip Erdoğan’a ne cevap verirler bilmiyoruz, ama, bu
açıklamalarından sonra bizim kendisine bakış açımız hiç değişmedi. Bu açıklama
İBDACILAR’ın AKP’ye karşı İslâm Devrim’i adına tuttukları mevziin ne kadar
doğru olduğunu bir kere daha göstermiştir.
Benzer bir açıklamayı CHP Genel Başkanı
Kılıçtaroğlu yapmış olsaydı, herhalde tekme-tokat Mısır’dan kovulur, “İslâmcı”
medya tarafından da ülkeye sokulmazdı. Zaten iktidarı süresince AKP’nin yapmış
olduğu tahribatı, Erdoğan’ın Mısır’da Batı adına yaptığı “Laiklik” çağrısına
karşı gösterilen tepkisizlikten seyredebilirsiniz.
Laikliğin kabulünden itibaren gelmiş
bütün iktidarlar ve Batıcı liderler Tayyip Erdoğan’ın sarfettiği bu sözlerin
hemen hemen aynısıyla milletin ensesinde boza pişirmişlerdir. AKP’ye kadar bu
tür ifadeler olması gerektiği gibi, “dinsizlik” ve “İslâm Düşmanlığı” olarak
algılandığından ve bu ifadelerin kaynağı olarak da görüldüğünden hem ifade
sahiplerine, hem de Batıya tepki gösterilmiştir. AKP, bu ifade sahiplerinin
yani, Batıcı laik-dinsizliklerin motive ettiği kitlenin tepkisiyle iktidara
taşınmıştır.
Hafif ateşte haşlanan kurbağanın en son
suyun içinden zıplayarak kendisini kurtaracak kuvvetinin kalmaması misalinde
olduğu gibi, on yıldır AKP kazanında kısık ateşte pişen kitlenin de “Eşbaşkan”ın bu ifadelerine tepki verecek
dermanı kalmadı. İşte, Tayyip Erdoğan’ın başarısı budur. İnsanları hareket
edemez hale getirdi.
Batı fikir ve yaşayışı içinde Laiklik
Hıristiyanlığın tabi bir gereğidir. Bunu biliyoruz. “Hıristiyan ahlâkı, Roma
nizamı ve Yunan aklı” üzerinde macerasını yaşayan Batı için laiklik din ve
dünya işlerinin birbirinden ayrılması… Bunu da biliyoruz…
Bizim bildiklerimizi Başbakan Tayyip
Erdoğan da biliyor. Ayrıca O, Türkiye’deki Laikliğin İslâm Düşmanlığı olduğunu,
bu düşmanlığa tepki olarak Müslümanların kendisini iktidara getirdiğini de
biliyor.
Tarihte Tayyip Erdoğan çapında “iyi”den
“kötü”ye giden ikinci bir misal daha aklımıza gelmiyor.
İslâm’ın “devlet” çatısı altında
yaşanabileceği, bugün “İslâm Devleti” olmadığına göre, devleti tesis etmek
gayesiyle “Cihat” etmenin “İslâm’ı yaşamak” demek olduğu bedahat.
Peki, kendi ifadesiyle “Müslüman” –ki,
biz şahit değiliz- biri olarak T.C. Başbakan’ı sıfatıyla Müslümanlara
“laik-dinsiz rejim”de “yer göstermesi” ne mânâya gelmekte!
Aslında Tayyip Erdoğan’ın Mısır
konuşmasında her şey net ve “acaba” hissine yer bırakmayacak kadar aşikâr.
İslâm Devleti’ni gereksiz olduğunu
söyleyerek CİHAD Farzını inkâr ediyor…
Laik Devleti “idealize” etmek, İslâm’ın
“rejim, devlet, sistem” gibi insan ve toplum meselelerinde çözüm olarak hiç bir
şey diyemediğini, bu meseleleri bütün insanlığa şamil olarak “Batı Dünyası”
çözdüğünden “Hakikat de Hıristiyanlıktadır” demekle eştir.
Türkiye’nin AKP iktidarıyla İslâm
Coğrafyasında Batı adına oynadığı “model ülke” rolü budur. Tayyip Erdoğan’ın “istikbal-bağımsız”
tavrı da Batı’ya “Ben sizin işinize sizden daha iyi yaparım, işime
karışmayın”dan başka bir şey değil… O, evi –İslâm Coğrafyası’nı batılı
dostlarından daha iyi biliyor. Bağırması, çağırması hep bunun için… Birleşmiş
Milletlerdeki konuşmasında da aynı “istikbal” tavrı devam etti. Yaptığı
“yanlışlardan” dolayı “Domuzlar Diktadoryası” na fırça atıyor ve demek istiyor
ki, “siz hep evin çatısından girip, gürültü yapıyorsunuz ve ev sahibini
uyandırıyorsunuz. İstediklerimi yapın ve gerekli olan desteği sağlayın ben
kapıdan girip, evi soyacağım ve kimsenin ruhu duymayacak. İnanmıyorsanız
Türkiye’ye bakın.”
Batılı 1920’li yıllarda “Türkiye’de bize
gayesi “din”miş gibi gözüken bir hükümet lazım” demişti. Fakat o günden bu
güne, Müslüman kitlenin hissiyatını çok iyi bilen ve “laikliği” hiç fark
ettirmeden yedirebilecek bir lidere sahip olmamışlardı.
Başbakan’ın konuşmasına herhalde en çok
D. Perinçek’in tabiriyle “meyhane laikçileri” şaşırmıştır ve şöyle düşünmekten
kendilerini alamamışlardır:
“Meğerse Tayyip Erdoğan bize değil de,
İslâmcılara takiyye yapıyormuş.”
Köşkteki işinin ehli bir aşçının,
misafirlere yemek hazırlarken ev sahibinin mutfağa gelerek aşçıya, “şunu şöyle
yap, bunu böyle yap, tuzu şu kadar koy, biberi bu kadar…” gibi işten
anlamadığını gösteren müdahalelerine kızan “işin ehli” aşçının “sen işime
karışma, ben ne yapacağımı biliyorum” diyerek Onu mutfaktan kovması ne kadar
“istikbal” tavrı ise, AKP iktidarının Batı’ya karşı “istiklâl” tavrı da o
kadar… Köşkün sahibine nisbetle, köşkün “mutfak bölgesi”ndeki “bölgesel güç”de
aşçı oluyor…
“Laik rejimi kabul edin” demek,
“Hıristiyan-Yahudi Batı Emperyalizmi” ne direnmeyi bırakıp (cihadı terk etmek),
Batı hayat tarzını, Onun hâkimiyetini kabul edin” demenin “diplomatik”
şeklidir.
Sadece “Laik-antilaik” kutuplaşması
üzerinden siyaset yürütenler, bakalım bundan sonra AKP’ye nasıl tavır
alacaklar! Tayyip Erdoğan kimsenin tepki göster(e)meyeceğinden emin olduğu
için, çok rahat konuşuyor.
Bizce Mısır konuşması Türkiye ve AKP ile
birlikte Başbakan’ın şahsi hayatında da tarihi dönüm noktasıdır. Mısır’da tavan
yapan Erdoğan bu konuşmasıyla dönüşü mümkün olmayan bir yolda yürüdüğünü bütün
dünyaya ilan ederek, aynı Batı gibi, partisini çöküş sürecine sokmuştur.
Bu “Laiklik” çıkışından sonra bölgede
Batı karşıtı yönetimlerin –Suriye, İran gibi- Türkiye’ye karşı tutumları
netleşeceği gibi, kendini Erdoğan gibi “Müslüman” olarak niteleyip, fakat
kalbinde “hazcı” hayat tarzını muhafaza eden ve bunu isteyen kitleleri de
rahatlatacaktır. Bunlar açısından “kâfir”liğe açık Batı desteğiyle “Amerikancı”
yaftası yiyerek hareket etmektense, “Müslüman” Tayyip Erdoğan desteğiyle
hareket edip “Türkiyeci” damgası yemek daha iyidir.
“Sömürge Valiliği”nin tarihteki örneklerine
bakarak AKP ve Tayyip Erdoğan’ı tekrar değerlendirmek gerekir. Bu değerlendirme
neticesinde “Eşbaşkan” ifadesinin mânâsı daha da belirginleşecektir.
Tayyip Erdoğan’ın Batı adına üstlendiği
bu “misyon”un ifşaıyla beraber son tahlilde temel çelişkinin Batı ve Batı
karşıtlığında olduğu be hadiseleri de bu “temel çelişki”ye nisbetle
değerlendirmek gerektiği iyice anlaşılmıştır.
Bizce bu “temel çelişki” çerçevesinde
alınacak tavırlar, kurulacak açık ve zımni ittifaklar netice verebilir. Amerika
(BATI) ve AKP siyasal oyununu bu “temel çelişki”ye binaen oynayarak Mısır
“neticesini” elde ettiler. Türkiye’yle başlayan bu süreç Irak, Afganistan,
Somali, Libya, Bahreyn, Yemen, Mısır, İran ve Suriye’yle devam etmekte…
Filistin’de öldürülen ve açlığa mahkûm
edilenler Müslüman veya insan da yanıbaşımızdaki Irak’ta ve Afganistan’da
katledilenler Müslüman ve insan değil mi? Eğer insanların katliama uğramasına
AKP iktidarı samimi olarak karşıysa, Tayyip Erdoğan hemen şimdi Bağdat’ın
Firdevs ve Kabil’in Şehit Usame bin Ladin meydanlarında gitsin konuşsun. O
meydanlarda toplanacak kalabalığın kendisini “nasıl” karşılayacağını hiç
düşünmeden, kurulacak kürsüden Amerika’yı ve yaptığı katliamları lanetlesin.
Aslında oralara hiç gitmesine gerek yok, samimiyse bu işi Ankara’dan da yapabilir.
O zaman herkes “İsrail gerginliği”nin bir tiyatro olmadığını düşünebilir.
Batı adına AKP’nin üstlendiği bu aktif
“görev” Rusya’da dâhil olmak üzere bölge ülkelerinin dış siyasetlerini yeniden
gözden geçirerek ciddi politik tavır alışlara zorlayacaktır. İsrail’le
“gerginlik” oyunu oynanırken aynı anda İsrail’in düşman gördüklerine karşı
takınılan düşmanca tavırlar, Türkiye’de yenilir, yutulur “lokma” haline
getirilmiş olsa da, bölge insanının “algıları” daha Türkiye seviyesine
getirilemedi.
90 yılından beri Batı tarafından bölgeye
gerçekleştirilen saldırılarda, İsrail için tehdit oluşturan bütün ülkelerin
yerle bir edilmesi dönem dönem oynanan “İsrail’le gerginlik” oyunuyla perdelenerek
gerçekleştirilmiştir. Daha da ötesi İsrail, ülke içinde sahnelenen “gerginlik”
oyunlarıyla güçlendirilmiş ve bugünkü azman haline getirilmiştir. Tek bir
“Yahudi”nin dahi yaşamadığı Irak’ın Devlet Başkanı Saddam Hüseyin kahpece bir
suikastle şehit eden “yasadışı çete”ye mensup bir iktidarın İsrail’le yürüttüğü
“gerginlik” oyununa inananların sayısı kadar inanmayanların da olduğunu bilmek
gerekir. Bu oyuna hem Türkiye’de hem de bölgede inanmayanların Mısır
konuşmasından sonra süratli bir şekilde güç ikmaline başladıkları gizli değil.
AKP iktidarının Amerika (Batı) adına
bölge ülkelerinin iç dengelerini kurma ve böylece Türkiye’den başlayarak İslâm
Coğrafyasını idare girişimine karşı –ki Büyük Ortadoğu Projesi budur- muhatap
ülkelerin ne tür tavırlar olacağına kısaca bakalım:
Amerika ve Avrupa’nın içinde bulunduğu
siyasi ve iktisadi krizi yakından takip eden Rusya Türkiye’nin Batı adına
üstlendiği bu role sessiz kalmayıp, özellikle İran ve Suriye’yle varolan
ilişkilerini daha da geliştirerek bölgede fiili olarak da gücünü gösterecektir.
2012 başkanlığı seçimlerinde tekrar Rusya Başkanı olmayı planlayan Putin,
Ortaasya ülkelerini bir “birlik” çatısı altında tekrar Rusya’nın önderliğinde
örgütlemeye çalışırken, Rusya’nın enerji ve silah sanayi çıkarları açısından
Ortadoğu’yu da “çöküş sürecini” yaşayan Amerika ve Avrupa’nın inisiyatifine bırakmayı
düşünmeyecektir. Bahsi geçen Batı karşıtı ülkelerle yapılan ve yapılacak
özellikle “savunma” içerikli anlaşmalar bu ülkeleri daha da cesaretlendirerek
etraflarındaki coğrafyalarda etkinliklerinin artmasına sebebiyet verecektir.
Rusya’nın ihtiyaç duyduğu narenciye
ürünlerinin % 65’ini Türkiye’den ithal ettiğini düşünürsek, geçmişte olduğu
gibi tekrar Türkiye’yi bu noktadan zarara sokabileceğini anlayabiliriz. Tekstil
gibi, diğer alanlardaki ticari ilişkileri saymıyoruz…
İran’ın desteklediği Alevi Suriye
yönetiminin Irak direnişini destekleyeceği ve Amerika’nın “AKP kartı”na, “Sunni
Irak Direnişi” kartıyla cevap verebileceği sürpriz değil. Bu konularda oldukça
“tecrübeye” malik Suriye Yönetimi’nin PKK ile ilişkileri istediği zaman Türkiye
aleyhine kullanabileceği de bilinenlerin arasında. Libya’da olduğu gibi
Suriye’de de muhalefet Türkiye üzerinden Batı’ya entegre yoluna girmiş
bulunmakta… Başka bir ifadeyle AKP, Suriye muhalefetinin de “İslâm Devleti”
hedefini törpüleyerek “demokrasi” zinciriyle Batı’ya bağlama gayreti içinde…
İslâmi kaygıyla hareket etseler de, “demokrasi” ve “laiklik” hedefi kaydıyla
Türkiye’nin ve Batı’nın desteğini alabilecekler. Batı’nın Türkiye eliyle şantaj
ve tehdit –demokrasi ve laiklik- uygulayarak kitleleri satın alma gayreti
bölgedeki hadiselerin başından beri görülmekte…
Hadiselerdeki “paradoks” durum
kendiliğinden gözüküyor. İslâm temelli Amerikan karşıtı “Sunni Irak Direnişi”ni
destekleyen Batı karşıtı “Alevi” Suriye yönetimi aynı anda Batı’nın
desteklediği Sunni Suriye Muhalefeti’ni bastırmak zorunda…
Aslına bakılırsa bölgede “zenci saçına”
dönen siyasi durumun artık diplomasiyle çözülemeyeceği neredeyse kesin gibi…
Adeta “savaş” çözüme dair, ihtiyaç olarak kendini dayatmakta. Suriye
muhalefetinde görüldüğü üzere, kitlelerin Batı desteğine mahkûm gibi
gözükmesini de Allah’ın takdiri olarak değerlendirmek gerekiyor. Fakat ne
olursa olsun, hadiseler nasıl gelişirse son tahlilde savaşın Emperyalist Batı
ile O’na karşı duranlar arasında geçtiği gerçeği değişmiyor…
Irak, Afganistan, Somali, hatta Libya’da
tam olarak başarı elde edememiş ve istediği siyasi neticelere ulaşamamış Batı,
bazılarının zannettiği gibi, imaj-hayal ürünü “Eşbaşkan”ın bütün makyajlanma
çabalarına rağmen bu mücadelede açık ara önde değil…
Bölgedeki aktörlerin Mısır çıkışıyla
birlikte Türkiye (AKP)’ye bakışları netleştikten sonra dengelerin de eskisi
gibi olmayacağı kesin. AKP’nin hükümet ettiği Türkiye’nin “tarihi misyonu”
gereği Batı karşısında İslâm Dünyası’nın tekrar liderliğini yapabileceğini
düşünenler Mısır’dan sonra bunun düşündükleri gibi olmadığını anladılar. Aynı
şekilde, AKP’yi sessiz sedasız “şeriat”ı getirecek diye gören çerçevelerde
yanıldıklarını fark ettiler… Haliyle Mısır’dan önceki siyasi dengelerle,
“Mısır’dan sonra”ki dengeler bir olmayacak. (M.Ö. ve M.S.)
Mısır konuşmasının muhakkak ki, ülke
içindeki farklı kitleler üzerinde de etkisi oldu. Özellikle AKP’ye ram olmuş
İslâmcı kitle üzerindeki etkisini unutturmak ve silmek için “gerginlik oyunu”na
genişleterek devam edilmesi ihtimal dahilinde…
Muhtemel gelişmeler ne olursa olsun hep
beraber yaşayarak göreceğiz. Ama netice olarak şunu söylememiz gerek;
Mısır’dan yeryüzüne yayılan ses
kesinlikle “semavi” ve “rahmani” değildi. Batı adına yapılmış ve Müslümanların
onun değerlerine uymalarını isteyen bir çağrıydı. Bu çağrıda Müslümanlardan
İslâm Devleti idealinden vazgeçerek “CİHAD” farizasının terki isteniyordu. Bundan
da güdülen gaye İslâm’ı Batı kültürü içinde “eritmek” ve böylece “yok olma”
sürecini başlatmak. İslâm’ı ve Müslümanlardaki “direniş ruhu”nu dışarıdan
yaptığı saldırılarla yok edemeyen Batı, bugüne kadar belki de bu çapta “Dini
İçten Yıkma” operasyonuna yeltenmemişti.
Bundan sonra siyaset “Mısır’dan Önce” ve
“Mısır’dan sonra” diye değerlendirilse yeridir.
“Stratejik Derinlik”in dibi Neo-Kemalizm.
Siz bu Hıristiyan-Yahudi Batı Hayat Tarzı’nı dayatan düzene istediğiniz ismi
verebilirsiniz. Fakat “Neo-Osmanlıcılık” mevcut bu düzeni gizleyen perdeden
başka bir şey değil. Delili Mısır.
KAYNAK: www.dergimiz.net